Nimetlere ve Musibetlere Bakış Açısı / Dr. Adem Ergül

Dünya hayatına “Dâru’l-İmtihân” (imtihan yurdu) denilmiştir. Zira hayatın hemen her alanında çeşit çeşit ilâhî sınavlar söz konusudur. Bunlar, bir anlamda kulluk kalitesini ortaya çıkaran sınavlardır. Başarı ya da başarısızlık, kişinin ebedî hayatta saâdetine ya da felâketine sebep olacaktır. İş ciddidir ve kimsenin bu imtihanlardan muaf tutulması da söz konusu değildir. Herkesin imtihan sorusu da kişiye özeldir. İmkân ya da imkânsızlık adına kime ne verilmiş ise imtihan alanı da onunla sınırlıdır.

Varlıkla denenmek, zor sınavlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususla ilgili çok sayıda âyetten bahsetmek mümkündür. Ancak biz burada, Rabbimiz’in tablolar hâlinde bize sunduğu ibretlik bazı kıssaları ele alacak ve verilmek istenen temel mesajları anlamaya çalışacağız.

Kehf sûresinde şuurlu bir müminle, gâfil ve fakat varlıklı bir kimsenin kendi aralarındaki şu konuşmalara yer verilir: “Onlara şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağların çevresini hurmalarla donatmış, ikisinin arasına da bir ekinlik koymuştuk.

Her iki bağ da meyvelerini vermiş ve ürünlerinden hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Bu iki bağın arasından bir de nehir fışkırtmıştık. Derken onun büyük bir serveti oldu. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki:

-"Benim malım seninkinden daha çok. Adamlardan yana da senden daha üstünüm.” Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi:

-“Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Rabbim’e döndürülsem bile andolsun bundan daha iyi bir sonuç bulurum.”

Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki:

-“Seni önce topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan, daha sonra da sana (eksiksiz) bir insan şekli veren Allah’ı inkâr mı ediyorsun? Fakat O Allah, benim Rabbim’dir. Ben Rabbim’e hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğinde Maşaallah! (Allah ne dilerse o olur. O’nun iradesi olmadan hiçbir şey var olamaz) Güç ve kudret yalnız Allah’ındır deseydin ya! Eğer benim malımı ve çocuklarımı kendininkilerden daha az görüyorsan belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir. Seninkinin üzerine de gökten bir afet indirir de bağ kupkuru ve yalçın bir toprak hâline geliverir. Ya da suyu çekiliverir de (bırak bir daha bulmayı) artık onu arayamazsın bile.”

Derken bütün serveti helâk edildi. (Yıkılmış) çardakları üzerine çökmüş hâldeki bağına yaptığı harcamalar karşısında ellerini oğuşturuyor ve şöyle diyordu:

-“Keşke Rabbim’e hiçbir kimseyi ortak koşmasaydım.” Onun, Allah’tan başka kendisine yardım edebilecek kimseleri yoktu. Kendi kendini kurtaracak güçte de değildi. İşte bu durumda velayet (himaye ve koruyuculuk) yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.” (Kehf, 18/ 32-44) Bu tabloda verilmek istenen temel mesaj, insanın nimeti Hak’tan bilmemesi, gücü ve kudreti Allah’a değil de kendine nispet etmesi neticesinde hem imtihanı kaybetmesi hem de nankörlüğünün tabii bir sonucu olarak nimetlerden mahrum kalması gerçeğidir. Dikkat edilirse bu durum, en büyük günah olan “şirke düşmek” (Allah’a ortak koşmak) olarak ifade edilmiştir. Nitekim Kur’ân’da, kazandığı mülkü kendi ilmine bağlayan Kârun da aynı şekilde kınanmış ve sonuçta yerin dibine batırıldığı beyan edilmiştir. (Kasas, 28/76-83)

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bir başka tablo da varlığını kendine hasredip onu fakir-fukara ile paylaşmaktan kaçınan, cimri ve güya akıllı ve kurnaz geçinen kimselerle ilgilidir:

“Şüphesiz biz vaktiyle “bahçe sahipleri”ne bela verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkârcılara) da bela verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi. (Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. (İnşaallah demiyorlardı.)

Nihayet onlar uykuda iken Rabbin’den bir afet (ateş) bahçeyi sardı.

Böylece bahçe (anızı) yakılmış toprağa döndü. Derken, sabahleyin birbirlerine,

-“Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin.” diye seslendiler. Ve sonra da:

-“Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın.” diye fısıldaşarak yola koyuldular.

(Yoksullara yardım etmeye) güçleri yettiği hâlde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar. Fakat bahçeyi o hâlde gördüklerinde,

-“Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!” dediler. (Gerçeği anlayınca da)

-“Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!” dediler. Onların en akl-ı selim sahibi olanı,

-“Ben size ‘Rabbiniz’i tespih etseydiniz ya! (Nimeti O’nun verdiğinin farkında olarak O’na hamd, zikir ve şükür duyguları içinde bulunun) dememiş miydim?’ dedi.” Onlar,

-“Rabbimiz’i tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimselermişiz.” dediler. Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar. Şöyle dediler:

-“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz! Umulur ki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık bütün ümidimizi ancak Rabbimiz’e çeviriyoruz.”

İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Ah bir bilselerdi! (Kalem, 68/17-33)

Buradaki mesaj da çok açıktır: Para, mal ve mülk sadece verilene ait değildir. Onun içinde muhtaçların da hakkı vardır. İnfaktan kaçınmak, mala ve mülke bereket vermez; tam aksine onların zâyi olmasının önünü açar. Nimeti paylaşmak, varlık sahibinin Hakk’ı zikir ve tesbih etmesinin bir çeşididir. Böyle yapmadığı zaman, Kur’ân’ın ona yakıştırdığı vasıf zalimliktir. Allahu Teâlâ’nın, zulmün ve zalimin hasmı olduğunu da bilmek gerekir. Zalimler daha dünyada iken azap çekmeye başlayacaklardır. Ahiretteki azap ise elbette daha şiddetli olacaktır.

Para, mal, mülk ve nimetler tatlıdır. Alan değil, veren el olmak da methedilmiştir. Nitekim Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “Mal, salih bir kimse için ne güzel bir nimettir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 197, 202) ifadesi her şeyi açıklar mahiyettedir. Yani önemli olan, kişinin salih bir kul olabilmesidir. Kur’ân-ı Kerim’de Süleyman -aleyhisselâm- ile ilgili şu ayetler bu hakikati ne güzel beyan eder:

“Davud’a Süleyman’ı bağışladık. O ne güzel bir kuldu! Şüphesiz o, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.

Hani ona, akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

Süleyman (Peygamber o atlara bakarak): “Gerçekten ben malı, Rabbim’i anmamı sağladığından dolayı çok severim.” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman “Onları bana geri getirin.” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.” (Sâd, 38/30-33)

Bu tablonun verdiği mesajda da nimetler içinde “Hak katında güzel bir kul” olmanın yolu gösterilmektedir. O da şudur: Nimetler, kişiye Hakk’ı hatırlatmalı ve insan, lütfedilen o nimetlerle daima Allah’a yönelmenin imkân ve fırsatını arayıp bulabilmelidir. 

Çok kazanmak, arzulanan bir şeydir fakat Allah’ın çizdiği sınırlar içinde kalındığı sürece. Çok kazanma hırsı ile helal-haram gözetmeden girişimlerde bulunmak, neticede sahibinin felâketini hazırlar. Bununla ilgili de Kur’ân-ı Kerim’de çok çarpıcı bir tablo sunulur:

“(Ey Peygamber!) Onlara (İsrailoğullarına), deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu bir sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. (Musa -aleyhisselâm-a indirilen ilâhî hükümlerden birisi Cumartesi gününe saygılı olmak ve o günde dünya işlerine ara verip ahiret amelleriyle meşgul olmaktı. Ancak güya kurnaz bazı Yahudiler, o gün önlerine çokça çıkan balıkları avlamak için kendilerince farklı çözüm yolları bularak bu yasağı delmeye çalışmışlardı. Ayette bu kimselerin yaptıklarının yanlışlığına dikkat çekiliyor.) Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.

Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da “Rabbiniz’e bir mazeret beyan etmek için bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz).” demişlerdi.

Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık. Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca da onlara “aşağılık maymunlar olun!” dedik.” (A’râf, 7/163-166) Bu ayet-i kerimeden alınacak en önemli derslerden birisi, haram yollarla çok kazanma imkânlarının açılmasını fırsat görme körlüğüdür. Kazanç gibi görünen en büyük kayıp da budur. İnsanı insanlıktan çıkaran zenginlik türü, çoğunlukla bu çeşit zenginliklerdir.

İnsanın dünya yolculuğu, düz bir çizgi olarak devam edip gitmez. İnişler-çıkışlar, ovalar-vadiler, derin sular ve köprüler vardır. Hayat, neşeler ve hüzünler toplamıdır. Tıpkı mevsimlerin peş peşe gelmesi gibi, bolluk ve darlık içinde gel-gitler yaşar, bazen ağlar bazen de güleriz. Fakat bu sırlı hayat içinde hangi hâlin nasıl bir sonuç doğuracağı da çoğu zaman bilinemeyen bir muammadır. Nimet gibi görünen musibetler, bela ve musibet gibi görünen nimetler vardır.

Bu değişmeyen İlâhî terbiye sırrını yüce Rabbimiz şöyle haber verir:

“...Biz sizi hem hayırla hem de şerle imtihan ederiz...” (Enbiyâ, 21/35)

“...Allah hem genişlik verir hem de darlığa düçar eder ve siz de işte böyle bir şekilde yalnız O’na doğru bir dönüş yolculuğuna çıkarsınız.” (Bakara, 2/245)

“...Siz bir şeyden hoşlanmaz ve iyi görmezsiniz; fakat o şey, sizin hakkınızda tam bir hayırdır. Yine bir şeyi çok sever ve olmasını arzu edersiniz; lâkin o da sizin için tam bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

Rabbimiz’in kullarını terbiye yolları sırlarla doludur. İnsanın olgunlaşma süreçlerinde bela ve musibetlerin hiç şüphesiz çok önemli bir yeri vardır. İnsanlar içinden seçilen peygamberlerin, en büyük eziyet ve cefalara katlanma mecburiyetinde kalışlarına bakılırsa kişiliğin arınmasında ve olgunlaşmasında bela ve musibet görünümlü terbiye derslerinin önemi daha iyi anlaşılır.

Uhud savaşında Müslümanlar büyük bir yara almışlardı. Allah Rasülü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hem çok sevdiği amcasını kaybetmiş hem de kendilerine gece gündüz emek verdiği nice yiğitlerini toprağın bağrına emanet etmek durumunda kalmıştı. Zâhiren büyük bir musibetti. Fakat yüce Rabbimiz, bu musibet görünümlü terbiye dersinin sonuçlarının tam bir iç arınması olacağını şöyle haber veriyordu:

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız şüphesiz o topluluk da (müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz (bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne). Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar.” (Âl-i İmrân, 3/139-141) Halk arasında söylenegelen “Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözü, belaların kimi zaman büyük imkân ve fırsatların anahtarı olduğuna işaret eder.

Merhum vâlidemin kalp ameliyatı için yanında refakatçi olarak bulunduğum günlerden biriydi. Aynı hastanede yirmili yaşlarda bir delikanlıyla tanıştım. Kalp damarlarındaki genişleme sebebiyle o da ameliyat olmuştu. Birileri ile derdini paylaşmak istediği anlaşılıyordu. Kendisini dinlemeye başladım. Çok dertliydi. Anlatmaya başladı: “Abiciğim, benim için şu ameliyat büyük bir sürpriz oldu. Yirmili yaşlarda böyle bir hastalığa yakalanacağım hatırımdan bile geçmezdi. Öğrenince şoke oldum. İşlemediğim kötülük kalmadı desem yeridir. Hayatın bu kadar kısa ve sürprizlere gebe olduğunu düşünememiştim. Ameliyat için kan gerekti. Nice dost diye sevdiğim ve saydığım arkadaşlarımı aradım, fakat beni bu zor zamanımda yalnız bıraktıklarını gördüm. Fakat bu hastalık beni kendime getirdi. Artık hayata daha farklı bakıyorum. Kendime çeki düzen vereceğim. Bambaşka bir hayatım olacak. Bu duygular içimde oluşmaya başlayınca şöyle düşünmeye başladım: İyi ki böyle bir rahatsızlığım olmuş, yoksa kendimi boş oyun ve eğlenceler içinde belki de tüketip gidecektim.”

Elbette terbiye olunmak için Allah’tan bela istenmez. Ancak elimizde olmadan, birtakım musibetler başımıza gelecek olursa da onlara karşı düşünce ve duygu planında yaklaşım tarzımız, son derece önemli bir hâle gelir. İşte burada Allah’ın bize öğrettiği “bela ve musibetlere karşı şuur dinamiği”nin doğru anlaşılması, gelişim basamağında önemli bir kılavuz olur. Hatta bu şuur hâli, insaniyet kalitemizin oluşmasında muallim ve mürebbiye dönüşür.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyanları ve Allah Resûlü’nün kişiliğinde temsil edilen Müslüman şahsiyetin çerçevesinden anlaşılan sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, bela ve musibetlere bakış açımız şu şekilde oluşacaktır:

1.Allahu Teâlâ, kullarını mutlaka bir şekilde sınava tâbi tutacaktır. Bu sınav bazen korku, bazen açlık, bazen de cana ve mala gelen musibetler yoluyla olacaktır.

2.Bela ve musibetlerin başa gelmesi ya insanı uyarmak ya da olgunlaştırıp geliştirmekle ilgilidir. Şöyle ki:

a. İlâhî kanunların gereği yerine getirilmediği için bir ceza olarak musibetlerle karşılaşılmıştır. Yüce Rabbimiz her şeye bir ölçü/mizân yerleştirmiştir. Madde âleminin kanunları olduğu gibi, sosyal ve psikolojik dünyanın da konulmuş nizamları vardır. Bir kul, bunları öğrenmek ve gereğini kuşanmakla yükümlüdür. Bu alandaki cehalet ya da gaflet, cezasız kalmaz. Ancak bu ceza, kişide bir uyanma ve ibret alma sonucunu doğurursa bir terbiye vesilesi olmuş olur. Aksi halde ızdıraplar içinde azaba dönüşür.

b. Bela ve musibetler, yanlıştan dönmeye vesile olan işaretlerdir. Günahları arındırıcı, bozulanı tamir edici bir yönü vardır. İnsanı gafletten ve nisyandan uyandırır. Bu yönüyle onlar, âriflerin “celâl içre cemâl tecellisi” diye ifade ettikleri, zahmet görünümlü rahmet elçileridir.

c. Yine bela ve musibetler, insanın iç dünyasında hayata ve hâdiselere dair yeni yeni ufukların oluşmasına vesile olan, derin duygu ve düşünce semalarında kanat açmaya vasıta olan yükselme/miraç merdivenleridir.

3. Bela ve musibetlerin arındırıcı ve geliştirici bir terbiyeye vesile olması, ancak onların Allah’tan geldiğine inanmak suretiyle, sabır ve teslimiyete sarılmakla mümkün olabilecektir. Bu şuur ve tavrın oluşması ise “Biz her şeyimizle Allah’a aidiz ve nihâyette de yalnız O’na döneceğiz.” diyebilen bir yürekle sağlanabilecektir.

4. Allah’ın izni ve iradesi olmadan hiçbir şeyin olamayacağına inanan kimseler, duygu dünyalarında huzur ve sükûna kavuşabileceklerdir. Bu, dinî anlamda “kadere iman” demektir. “Kadere iman eden, kederden emin olur.” sözü bu anlamda bir hakikatin ifadesi sayılır.

Şu âlemde her şeyin kendi elinde olmadığını bilen her akıllı insan bilir ki, tedbir ne olursa olsun, daha büyük bir takdirin içinde küçük bir dairedir. Her şeyin kendi küçük dairesinde cerayan ettiğine ve kendisinin tasarrufu altında olduğuna inanan kimselerin, hemen her musibet karşısında azap çekeceğinde şüphe yoktur. Böyleleri için her bela, başa beladır. Fakat büyük iradenin farkında olanlar içinse her bela, içinde bir şefkat uyarısı ya da bir güzellik muştusu taşıyan Rabbânî bir terbiye mesajıdır.