Zekâtın Birleştirici Gücü ve Faizin Yıkıcı Etkileri / Dr. Erkan Kaya

Kur’an ve hadislerde zekât nasıl ele alınıyor? Zenginden alıp fakir ve muhtaç olanlara aktarılan zekâtın dağıtımında uygulamada baştan itibaren ne tür farklılıklar dikkati çekiyor?
Kelime anlamı itibariyle temizlemek, çoğalmak, büyümek, bereket, arınmak gibi anlamlara gelen zekât, terim olarak belli bir malın belli bir kısmını dinen zengin olan Müslümanların Yüce Allah’ın rızası için Tevbe Suresi 60. ayette belirtilen muhtaç kesime vermesi şeklinde ifade edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de zekât ibadetinin çokça önemsenmekte olduğu müşahede edilmektedir. Zekâtın sosyal bir ibadet olarak muhtaç kesime verilmesi hususunda Kur’ân’da 30 âyette zekât şeklinde, 2 âyette ise sadaka lafzıyla zikredildiği görülmektedir. Ayrıca zekât lafzı 27 âyette namazla birlikte zikredilmektedir. Kişi namazla dinini ikame ederken, zekât ile sosyal bir denge ve köprü kurabilmektedir. Bu durumda zekât, asayişi temin ederek sosyal çatışma ve kargaşaları engelleyebilecek etkiye sahip bir ibadet olarak da ifade edilebilir.
Din-i mübin-i İslam’da zekât, sadaka kapsamında farz olan bir ibadet olarak ele alınmaktadır. Kişinin Allah rızası için muhtaç kesime gönüllü olarak yaptığı maddi ve manevi her türlü iyilik, yardım ve harcama sadaka olarak tanımlanmaktadır. Sadaka maddi yardımları kapsadığı gibi manevi boyutu olan anlam yelpazesi ve ameli boyutu geniş bir ibadet olarak da değerlendirilebilir. Örneğin tebessüm etmek, faydalı bir bilgiyi paylaşmak gibi davranışlar da sadaka olarak ifade edilmektedir. Zekât ise farz (zorunlu) bir sadaka olarak Kur’ân ve hadislerde ele alınmaktadır. Zekâtın zorunlu bir infâk olduğu da söylenebilir. Zira infâk maddi harcamaları ifade ettiği için infâkın zekâtı kapsayan bir niteliğinin de olduğunu burada ifade etmek isteriz.
Kur’ân-ı Kerim’de “zekâtı hakkıyla verin” ifadesi onlarca defa hatırlatılmaktadır. Hicri 2. yılda (624) farz kılınmasına rağmen hicretten önce zekâta dair teşvik babında bir kısım âyetlerin indirildiği görülmektedir. Mekke döneminde zekâta hazırlık aşamasının olduğu, tedricî bir şekilde yardım, infâk, sadaka, itâ, itâm, hak, nasîb gibi kavramların kullanılarak ileride farz olup kurumsallaşacak olan zekâta Müslümanların hazır hâle getirildiği söylenebilir. El- Müzzemmil sûresinde zikredilen “…Namazı kılın, zekâtı verin…” (el-Müzzemmil, 73/20) âyetinin İslam’ın Mekke döneminde nâzil olduğu rivayet edilir. Bu âyette mealen geçen zekâtı verin ifadesi malın arınması, temizlenmesi anlamında olup nafile sadaka ve yardımlar şeklinde anlaşılabilir. Mekke döneminde inen ve mali konulara değinen âyet ve hadisler, sadece inananlara hitap etmekteydi. Medine döneminde bir müessese haline gelecek ve zorunlu bir mali yükümlülüğü ifade edecek olan zekâtın, Mekke döneminde temellerinin atıldığını belirtmek mümkündür. Bu Kur’ân’ın anlatım metodudur. Buna göre, herhangi bir konuda nihai hüküm veya son söz söylenmeden önce, muhatapların düşünce dünyasında o konu ile ilgili belirli bir altyapı oluşturulmakta, bazı ipuçları verilmekte, bu çerçevede örneklemeler, kıssalar kullanılmakta, ancak böyle bir altyapının oluşturulmasından sonra konuya son hali verilmektedir. Zekâtın farz kılınmasında bu anlatım metodunun takip edildiği görülmektedir.
İnfâk kapsamında olan zekâtla ilgili âyetlerde özellikle şu hususların gözetildiği anlaşılmaktadır:
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infâk edin…” (el-Bakara, 2/267).
Kişi zekâtını verirken malın iyi olanını vermeli, kötü ve sıkıntılı olanını muhtaç kesime vermemelidir.
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Âl-i İmran, 3/92).
Mal sevgisi insanın fıtratında var olan bir duygudur. Ancak bu duygu ebedi hazineler yurdu cenneti kazanmak için verilmiştir. İnsanın sevdiği bir şeyi başkasına karşılıksız vermesi zor bir durumdur. Mal canın yongasıdır, sözü darb-ı mesel olarak bu durumu ifade etmektedir. Ancak Yüce Allah, bizlere ey kullarım dünya ve ahirette iyiliğe erişmek istiyorsanız, sevdiğiniz şeylerden infâk edin ki ebedi iyiliğe kavuşun, buyurmaktadır. Dolayısıyla kişi zekâtını verirken beğendiği ve sevdiği mallardan vermelidir. Sonuç olarak bu o kişinin iyilik denilen ebedi Cenneti kazanmasına vesile olacaktır.
“Ey iman edenler, yardım ettiğiniz kimselere minnet etmek ve incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 2/264).
Âyette zekâtın, muhtaç kesime minnet ve eziyet ederek verilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır.
“ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infâk ederler, Allah’a ve ahiret gününe de inanmazlar…” (en-Nisâ, 4/38).
Gösteriş olsun diye zekât verilmemelidir. Nitekim bu davranış şekli Allah’a ve ahiret gününe inanmayanların özelliği olarak belirtilmektedir.
“Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır…” (el- Bakara, 2/271).
Zekâtın sadaka kapsamında zorunlu bir ibadet olduğu bilgisinden hareketle zekâtı verirken gizli vermenin ehemmiyeti bu âyette gözler önüne serilmektedir. “Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (el-Hac, 22/41).
Bu âyette ise hakiki Müslümanların otorite ve güç sahibi olduklarında dahi namaz ve zekâtı hakkıyla ifa ettikleri ve diğer erdemli davranışları yerine getirdikleri vurgulanmaktadır.
Kur’ân’ın ilk müfessiri olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’den (s.a.s) zekât hakkında birçok rivayet bulunmaktadır:
Muaz b. Cebel’in (r.a.) dediğine göre Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kim malının zekâtını sevap umarak verirse, ona zekâtının sevabı verilir.” (İbnu’d Deyba’, 2020, 3/212).
Diğer bir hadiste mallarının zekâtını vermeyen kimselerin zekât verilecek olan mallarının kendileri için kıyamet gününde azap sebebi olacağı belirtilir (en-Nevevi, 2013, 11/367-368).
Aynı zamanda zekât vermeyenlerin kıyamet günündeki acı ve hazin halleri de hadislerde belirtilmiştir (el-Hüseynî, 2013, 1/598-599).
“Malı tasadduk etmek, ondan bir şey eksiltmez.” (İmam Nevevi, 2013, 196).
Zekâtın zenginden alınıp muhtaç kesime dağıtılması hususunda Peygamberimiz (s.a.v.) son derece hassas davranırdı. İlk dört halife de Peygamberimizi (s.a.v.) bu konuda en iyi şekilde örnek aldı. Emeviler ve Abbasilerin birtakım idarecileri ile Selçuklu ve Osmanlı döneminin kimi yöneticilerinin de zekât hususunda hassas davrandıkları söylenebilir. Zekâtın farz kılındığı ilk yıllarda, zengin Müslümanlar zekâtlarını bizzat getirip Hz. Peygamber’e (s.a.s) teslim ediyorlardı. Ancak İslamiyet, Arap Yarımadası’nın çeşitli bölgelerine yayılınca, Hz. Peygamber (s.a.v.) zekâtları toplamak için memurlar tayin etmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) döneminde zekât memurları, zekâtı topladıkları bölgenin muhtaç kesimine dağıtırdı. Fazla kalan zekât miktarı ise hazineye aktarılırdı. Hz. Muhammed (s.a.s.) zekât memurlarını zenginlerin kalplerini kırmamaları, adaletli ve dürüst olmaları konusunda sürekli uyarır, zekât verilecek malların en iyi ve en gözde olanını seçmemelerini, orta halli olanını almalarını emrederdi. Hediye alıp almadıkları konusunda zekât memurlarını hesaba çekerdi.
İlk dört halife döneminde siyasi otoritenin zekâtla yakından ilgilendiği rivayet edilmektedir. Hz. Ebubekir (r.a.) döneminde zekât vermeyen asilerle savaşılmış, fakirin hakkı olan zekât her daim gözetilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) ise zekâtın dağıtımında ihtiyacı ön planda tutmuş, yeri geldiğinde birçok fakire fazlasıyla zekâttan pay ayırmıştır. Zekât memurlarını zorbalık yapmamaları hususunda sürekli tembihlemiştir. Hz. Osman (r.a.) ise, döneminin şartlarını göz önüne alarak, para, altın, gümüş ve ticaret mallarını içine alan özel malların diğer bir tabirle gizli malların zekâtını ödeme işini fertlerin inisiyatifine bırakmıştır. Açıkta olan malların zekâtını ise memurlar vasıtasıyla toplatmış ve dağıtmıştır. Ayrıca Hz. Osman (r.a.) sevapların yoğunlukta olduğu Ramazan ayını, zekât ayı olarak belirlemiştir. Hz. Ali (r.a.) ise önceki halifelerin kurduğu sistemi devam ettirmeye çalışmıştır.
Emeviler ve Abbasiler döneminde de zekât kimi idareciler tarafından önemsenmiş ve muhtaç kesime dağıtılmaya çalışılmıştır. Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz, sünnete uygun bir şekilde zekât memurlarını halka göndermiştir. Halifenin zekât hususunda son derece adaletli davrandığı aktarılmaktadır. Abbasiler döneminde ise ilk dört halife dönemi zekât uygulamaları dikkate alınarak devam ettirilmeye çalışılmıştır.
Selçuklu döneminde zekâtın hakkıyla ifa edilmeye çalışıldığı söylenebilir. Selçukluların Moğollar tarafından işgal edilmesiyle zenginler ve devlet adamları, mallarının zekâtını vakıflara aktarmışlar, hatta bizzat kendileri vakıflar kurmuşlardır. Devletin en parlak döneminde, Anadolu’da zekât verilecek kadar fakir kimsenin bulunmamasından dolayı o dönemin idarecileri vasıtasıyla Afrika’ya zekât gemileri gönderildiği rivayet edilmektedir. Osmanlı döneminde ise zekât adı altında öşür denilen vergi alınmaktaydı. Kimi âlim bu vergiyi zekât olarak tanımlarken, kimisi kişinin devlete olan borcu olarak nitelerdi. Devlet bu vergiyi zorla alırsa zekât olmaz; ancak kişi kendi tercihiyle verirse zekât olur diyen âlimler de vardı. Osmanlı Devleti’nin zekât adı altında bir tahsilâtta bulunmadığı söylenebilir. Bütçe kayıtlarında zekâtla ilgili gelir kalemi bulunmamıştır. Ancak devletin vergi adı altında topladığı malların zekât sayılabileceği fetvalardan anlaşılmaktadır. Osmanlı döneminde zekât ve vergi adı altında zenginlerden alınıp hak sahiplerine verilen gelirlerden dolayı 19. yüzyıla kadar ülkede dilencilik yapanların sayısının çok az olduğu da rivayet edilir.
Günümüzde ise zekât, bireylerin inisiyatifinde bir yardım olarak dağıtılmaktadır. Kimi zengin Müslüman zekâtını dernek ve vakıflar aracığıyla infâk ederken, kimisi ise kendince birtakım hesaplamalarla bizzat muhtaç kesime dağıtmaktadır.
Faiz konusu, infâk sadaka ve zekâtın aksine yasaklanmış ve çokça kötülenmiştir. Sadaka ve zekâtın bir bereket unsuru olduğu vurgulanırken faizin ise malı artırmadığı, aksine azaltıp yok ettiği âyet ve hadislerde çokça vurgulanıyor. Kısacası faizin yaygın olduğu bir toplumda nelerin olmasını bekleriz?
Tarihi olaylara nazar-ı ibretle bakıldığı takdirde birçok ders ve öğüt çıkartılabilir. Dünya tarihinde meydana gelen kavga ve çatışmaların temelinde, üst düzey bir zenginin veya aristokratın, alt tabakada bulunan bir işçinin, emekçinin hakkını ve emeğini gasp etmesi bulunmaktadır. Devletler ve milletler mücadelesinde de bu durum görülebilir. Örneğin sömürgecilik veya demokrasi ve barış götüreceğiz gibi aldatmaların altındaki yıkımlar gibi. Tarihte sermayedar ile işçiler arasındaki çatışmalar, fakir ile zengin arasındaki uçurumun gittikçe artması, birtakım fikir akımlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Liberalizm, sosyalizm ve kapitalizmi bu akımlara misal olarak verebiliriz. İşçi ve emekçinin hakkını savunmak için çıkan bu akımlar sosyal adaleti gerçekleştirmekten pek uzak kalmışlardır. Zira bu akımlar sadece belli bir kesimi düşünerek ortaya çıkmışlar ve yok olup gitmişlerdir.
Faizin yaygın olduğu bir toplumda gayr-ı ahlaki bir düzen hâkim olur. Maddi ve manevi anlamda birçok problem baş gösterir. Üretim olmaz, tüketim olur. Aşırı talep ve tüketim de günümüzün ekonomik bir sancısı olan enflasyonun türemesine sebep olur. Emekçi daha çok çalışır az kazanır, zengin daha az çalışır çok kazanır. Finansal ve toplumsal uçurum daha da açılır. Ekonomik denge bozulur. Zengin daha da zenginleşir, fakir daha çok fakirleşir. Zekât ve sadakanın bina ettiği köprü yıkılır. Muhtaç kesimde kin nefret ve kıskançlık gibi olumsuz duygular ortaya çıkar; kaos, kavga meydana gelir. Mal ve para sadece belli bir kesimin elinde toplanır. Ticaret söner, zira paranın piyasadan çekilip faize yatırılması ticareti atalete uğratır. Bu da hayat pahalılığının gittikçe artmasına sebep olur. Faiz yayıldıkça banka ve tefecilerin zulüm ve sömürü sistemi de gittikçe yayılır. Faiz, sermayedarda bencillik ve kibir gibi duyguları ortaya çıkarır. Faiz, bir kısım insanları kötü yollara veya intihara sürükleyebilir. Faiz işsizliği daha da arttırmakta ve ticari hayatı akamete uğratabilmektedir. Faizle ekonomik düzeni sadece belli bir kesim belirler. Ekonominin sadece belli bir kesimin elinde şekillenmesinin somut örneği çağımızdaki Yahudi milletidir. Sermayenin büyük miktarını ellerine aldıkları için dünya piyasasını rahat bir şekilde belirleyebilmektedirler. Yahudilerin en çok kullandığı sistem ise faizdir. Nitekim Yahudiler kutsal kitaplarında faizin hükmünü kendi lehlerine yorumlamış ve uygulamışlardır. Parasını belli bir vadeyle faize yatıran bir kişi önüne gelen ticari fırsatları değerlendiremez. Ayrıca sermayesi faizde olduğu için yeni ticari atılımlar gerçekleştiremez. Bu da işsizliğin daha da artmasına, muhtaç kesimin çoğalmasına dolayısıyla bu durum bazı suç ve olumsuz davranışların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Böyle bir toplumda huzursuzluğun baş göstermesi kaçınılmazdır.
Çalışmanızda “Faiz ve riba günümüzde zulmetli bir sistemin adıdır” tespitiniz var. Faiz ile ticaret arasında ise ciddi bir yol ayrımı var. Üstelik zekâtın ihmal edilme sebepleriyle faize bulaşma sebeplerinin birbirine yakın olduğu düşünülmektedir. Müslümanların faize bulaşmasındaki önemli sebepler nelerdir?
Faize bulaşmanın birçok sebepleri bulunmaktadır. En önemli sebep olarak inanç zafiyetini yine burada ifade etmek isteriz. İnanç zafiyetinden sonra maalesef zaruri olmayan ihtiyaçların, zaruri olarak görüldüğü bir zamanda yaşamaktayız. Görenek belası faize bulaşmanın sebeplerinden biri olarak sayılabilir. Diğer adıyla ‘onun varsa benim niçin olmasın, kirada yaşayacağıma kredi çeker ev sahibi olurum daha iyi, mecbur kaldım araca ihtiyacım vardı’ vs. düşünceler Müslümanları bu zamanda faiz illetine bulaştırabilmektedir. Diğer sebepler ise kişinin çevresinde faize bulaşanların çok olması. Faizci ortamlarda çokça bulunması. Dini bilgisinin az olması. Faizin haramiyetine dair yeterli bilgiye sahip olmaması. Mal sevgisi. İman hassasiyetin kaybedilmesi. Kur’ân-ı Kerim’in hükümlerinin yaşanmaması. Ahlakın bozulması. Faizin haram olmadığına inanılması. Borç bulamaması ve mecbur kalması. Kur’ân’ı ve Resulullah (s.a.s.)’i anlamaması. Faizin kişisel olarak ribadan farklı olarak haram değilmiş gibi yorumlanması gibi sebep ve düşünceler Müslümanı faiz illetine bulaştırabilmektedir.