Hidayet Psikolojisi

Dünyanın nice yerlerinde bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz nice olaylar vardır. Bazen Rusya’nın steplerinde, bazen Amerika’da, bazen Avrupa’da, bazen Afrika’da, bazen Uzakdoğu’da, velhasılı dünyanın dört bir yanında bu hidayet güneşinin doğduğunu görürüz. Nice ruhlar büyük bir ıstırap ve hasret içinde, kalplerine hidayet güneşinin doğmasını beklemektedir. Onlar hiç şüphesiz yeryüzünün kaliteli ruhları, nasipli insanlarıdır. Çünkü yeryüzünde Allah’ı tanıma davasından daha büyük bir dava yoktur. İnsanın dünya ve ahiret saadeti, Allah’ı bilmeye ve tanımaya bağlıdır…  Nice hidayet öyküleri vardır, her biri birer tatlı vuslat… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda, bulunduğu ana kadar İslam’dan habersiz yaşamıştır o insanlar. Doğar doğmaz İslam’la şereflenen insanların duyarsızlığına inat, tatlı bir vuslatla aniden karşı karşıya gelmiş, tam anlamıyla hakikatle birebir yüzleşmişlerdir. Güneşi ceketinin cebinde kaybedenlerle, güneşe suya hasret gibi yaşayanların bir arada bulunduğu bir dünyadır bu. Onların hidayet hikayeleri gerçekten de kendi ağızlarından dinlenmeye layık hikayelerdir… ki ibret alsın imanın kıymetini bilmeyenler ,… ki ibret alsın Peygamberinin kıymetini bilmeyenler…  Ne mutlu o gariplere, ne mutlu o bahtiyarlara… Ne mutlu o Alexander’lara, Nikolay’lara…

ÜLKE ÜLKE DAL BUDAK SALAN İSLÂM
Ruhun açlığı bedenin açlığına benzemez. Manevi lezzetler de bedeni lezzetlere benzemez ve manevi lezzetler insana huzur verir. Ruhunun ihtiyaçlarının farkında olan insan, hem dünya hem ahirette mutluluğun kapısını aralamış demektir. Ne mutlu o bahtiyarlara… Nice insanlar var ki, bu ihtiyaçlarının farkında olmadığı için hüsrana uğramış, hem dünya hem ahiretlerini mahvetmişlerdir. İnsanın ruhi arayışlarının, hayatı anlamlandırma çabalarının temelinde, insanın kendi ruhuna dair gizem ve merakları yatmaktadır. Bir ömür boyu didinir, çabalar ve sonunda kendi hakikatiyle yüzleşip barışarak huzura kavuşur. Çünkü ruhlarının açlığı akıllarının arayışı onları, hakikate susamış deli divanelere çevirmiştir.  
Zevk almak ve mutlu olmak çok farklı şeylerdir. Bedeni zevklerin doyumsuz ve sınırsız oluşunu fark edememek, insanın kendine dair irfanını yakalayana kadar devam eder. Bu konuda insan insana aynadır ve tebliğ bu nedenle gereklidir. Allah’ı anlatma diyebileceğimiz bu çabanın temelinde merhamet yatar. Hangi merhametli el onlara yardım edecek ve zihinlerini kemiren sorulara doğru cevaplar verecek, kim kime ebedi bir saadetin yolunu açacaktır; önemli olan budur. 
Allah indinde gerçek dinin İslam oluşu, aklı ve ruhuyla birlikte arayan kaliteli akılların ve kaliteli ruhların tek sermayesiydi… Özellikle Hristiyan dünyasının kafasındaki soru işaretleri şunlardı ve hala da öyledir; “Neden bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu? Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken, bazıları haram diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?” ve daha neler neler… Uzun boylu akademik düşünmeye de gerek yoktu… Daha işin başında en büyük çeldiriciler, zihinleri kemiren zorlu sorulardı bunlar. Koca Hristiyan dünyası bu sorulara cevap veremiyordu, çünkü veremezdi. Kendi bozdukları dini nasıl gerçek diye yutturacaklardı? İşte bu bunalım ve kaos içinde insanlar fuhuş ve içkiyle kendilerini oyalıyor, hakikatle yüzleşmekten kaçınıyorlardı. Nitekim verilen cevaplara ne kendileri inanıyordu ne de dinleyenler… Hele Yahudilik, akıl sahiplerini çok zora sokardı. Bir türlü tam olarak inanamazdı insanlar. Sorularına, içinde bulundukları dinde bir türlü gerekli cevapları bulamaz, iknâ olamazlardı. Kendi dinlerinde ibâdet yoktu. İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız ekmek yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak bir maya almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe atmalı ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak görürlerdi. Bunlar da hep hakiki hidayet yolcularının akıllarını zorlar ama, onları arayışlarından vazgeçirmezdi… Ta ki İslam’la tanışana kadar… Çünkü; soruların ardı arkası kesilmiyordu. Rabbimiz bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz düşüncesi onların en büyük ümit kapısıydı. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünüyorlardı. Arayışı olan ortak akıl, “Haklı olarak evrensel bir yol olması gerekir,” diye düşünüyordu… Çünkü; onlara göre de, “Tek bir” Allah, herkesin takip edebileceği tek bir din gönderebilirdi…

İSLAM’İ PRENSİPLERİN YÜCELİĞİ, GÜNÜMÜZDEKİ SOSYAL PROBLEMLERİ AŞMADA IŞIK TUTUYOR
İnsanın İslam’la tanışması, bütün tanışıklıkların üstündedir. Çünkü İslam, tam anlamıyla fıtrat dinidir. İslam’la tanışan insan, aslında gerçekte kendisiyle tanışmaya, buluşmaya, ahlaki ve insani değerlerle yüzleşmeye başlamış demektir. Günümüzün en pratik gerçeklerinden biri, tahrif edilmiş dinlerde asla bu huzurun yakalanamamasıdır. Çünkü; ne akla, ne de ruha hitap edebilecek ilahi bir neşeyi bünyelerinde barındıramamaktadırlar. Allah’ın ipine sarılmak ancak ve ancak İslam’da karşılık bulabilir. Manevi arayışları sonucunda sinelerini İslam’a açan insanlar, bunun en büyük delilidir ve bundan daha büyük daha hayati bir tecrübe olamaz. Bakınız; yeni Müslüman olan bir bayanın örtünme hakkındaki sözleri gerçekten de takdirin çok üstündedir. Çünkü; o şöyle diyordu:
“Örtüyü önce başıma değil, belime ve boynuma bağlıyordum. Düşündüm ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var aslında… Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin tablolarına bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi örtüleri vardır. Düşündüm; dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi kullanmak isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz. Yani başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!.. Düşündükçe, örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim.” Aynı Müslüman şöyle diyordu; “Hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan saygımı artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim kendime olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı. Çünkü; “Genç erkek:
 “-Aç!” demiyor, “Kapat!” diyordu.
 “-Kendini, başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..” diyordu.
 “-Beynini kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu.
 Bütün bunlar, hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu.”
Evet, İslam büyükleri, “Arifin cinsiyeti olmaz.” demişler. Kadın erkek her yeni Müslüman’ın hayatı da hep böyle tecrübe ve arayışlarla doluydu. Her geçen gün araştırıyor ve araştırdıkça da açlıkları diniyordu.  
Yeni Müslümanlar İslam’la tanışınca şunu anladılar: “İslâm’la karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o, -elhamdulillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir hayat sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat vardı. Hak dinin bütün özellikleri onda mevcuttu.”

FİKRİ KARMAŞADAN KURTULUŞ
Hidayet güneşi kalbine doğan ve İslam’ı seçen yeni Müslümanlar şöyle düşünüyordu: “İslam’ın her emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece teslim olup yaşamak lâzım… İslam, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun emirlerine tâbî olalım yeter! Bugün birçok Müslüman, Müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat Müslümanca yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!..” Evet, yeni Müslüman olanlar tam da böyle söylüyor böyle konuşuyorlardı…
Hidayet yolcularının canlı hayat hikâyelerinde en çok dikkati çeken şeylerden biri şuydu: Onların hidayetine vesile olanların İslam’ı daha iyi tanıyıp yaşamasına da bizzat yeni hidayete erenler vesîle olmaktaydı. Kendisi İslam’i bir çevrede doğan ve Müslüman olan pek çok insan ne yazık ki, namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan insanlar durumunda idi… Eski Müslümanlar’ın örfi yaşantılarındaki İslam’î nüve dahi, arayışı olan hakikat yolcularını cezbetmeye yetiyordu. Bu da İslam ahlakındaki ilahi neşe, ilahi sır ve yapıdan, İslam’ın fıtrat dini oluşundan başka ne ile açıklanabilirdi ki… Yine de her şeye rağmen, Müslümanlar’ın daha sıcak, samimi ve sevecen insanlar oluşu, inanmayanların dahi itiraf ettiği bir gerçekti… Yani dinin az yaşandığı yerlerde dahi, İslam’ın tesiri herkeste az veya çok görülüyordu. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde dinle kültür iç içe örfi bir yapı arz ediyordu. Yeni Müslümanlar, “Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de bunlar, karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Bizler, İslam’ın emir ve yasaklarını öğrendikçe bunu daha iyi fark ediyoruz,” diyorlardı… 
Yeni Müslüman olanların gözlemlerinden biri de şuydu; “Müslümanlar yaşlandıkça daha huzurluydu… Hayatı, hep iyiye doğru koşuyordu. Bizim toplumumuz ise, yaşlandıkça hayatı daha kötüye ve huzursuzluğa gidiyordu. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim,” diyorlardı…
İslam’ı yaşamak başlı başına bir tebliğ unsurudur. Bu anlamda, Müslüman olmak, duygu, düşünce ve davranış olarak inanmış bir ruhun yapabileceği her şeyi en güzel ve en dengeli biçimde yapmak demektir. İslam’ın kıymetini en iyi yaşayanlar bilir ve en güzel örneklik boyutu böyle tecelli eder. Çünkü İslam, önyargısız her gönülde karşılık bulabilecek güzelliklerle tezyin edilmiş ve donatılmış bir dindir. Oysa hidayet yolunun kutlu yolcularına Peygamberlere yakışmayacak ne hikâyeler anlatılmıştır. O hikayeler ki, Nezih İslam inancına ters bir şekilde yalan yanlış hikayelerdir. İslam’ın tüm peygamberlere iman etmeye davet eden nezih inancının kıymetini İslam’la tanışınca anlamışlar ama gerçekten de çok iyi anlamışlardır onlar… İslam’a yeni giren bir insanı en çok tatmin eden şey, Hz. Peygamberin ahlakına duyduğu hayranlık ve sevgidir. O’nun hayatını okuyup, ahlakını öğrenen hiçbir insan O’na âşık olmaktan kendini alıkoyamaz. Çünkü O, “ayaklı Kur’an’dır.” Yani Kur’an’da anlatılanları en güzel şekilde yaşayan insandır. Bu örneklik, İslam’a yeni girenlerin başlı başına can simididir. Çünkü İslam dünyasında dahi ilk bakışta kafaları karıştıracak olaylar, düşünceler görürler. İşte onları kaliteli kılan da budur. Çünkü ahir zaman havası veren tüm bu karışıklıklara rağmen İslam’ı tercih etmişlerdir. Çünkü bu yeni Müslümanlar aynı zamanda ahir zaman Müslümanlar’ıdır.