04 Ekim 2023 Çarşamba

Tevhidî Düşüncenin Medeniyet ve Sistem İnşası / Prof. Dr. Osman Şimşek

Tevhidî düşünce ne demektir? Tevhidî düşünce bize nasıl bir düşünce alanı açar ve günlük hayatımıza nasıl yansır?

Tevhid, Allah’ın birliğini ifade eden bir anlayıştır. Allah’ın birliğini ifade etmekle birlikte, İslâm dininin temel inanç akidesini oluşturur. Dolayısıyla tevhid, bu noktada İslâm’ın içtimai sosyal hayatının dünya üzerinde düzen kurucu bir vasfa sahiptir; fakat biz genellikle tevhidi ilahiyatın konusu içerisinde Allah’ın tekliği üzerinden ele alıp konuyu oraya hapsetmişiz. Hâlbuki tevhidin bu noktada içtimai ilimlerle, içtimai dünya anlayışıyla alâkalı ele alınış biçimi var. Biz Batılılaşma sürecinden itibaren, özellikle son 200 yıldır tevhidin sadece inanç boyutuyla ilgili bir kavramsal noktada ele alan yönüne odaklanmışız; onun hayat tarzına yön veren, İslâm’ın kâinat düzenini kuran ana kanun olma vasfını unutmuşuz. Bugün tevhid kavramını tekrar sosyal bilimlere kazandırarak, bunu yeniden harekete geçirerek, İslâm medeniyetinin kıyamete kadar bütün zamanlarda, bütün her şeye yönelik bilgi üretmenin ana unsurunun tevhid üzerinden tevhidî düşünceye dayalı bir özelliğinin var olduğunu yeniden gündeme getirmek istiyoruz. Dolayısıyla tevhid bu noktada temel kavram olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle tevhid, kâinat düzenini kuran ana kanun olma vasfından dolayı, her şeyi madde ve mana bütüncüllüğü üzerinden, görünen ve görünmeyen bütüncüllük üzerinden düzenleyen bir hakikati ifade ediyor. Dolayısıyla bu görünen ve görünmeyen üzerinden her şeyi düzenlemesi, aynı zamanda tevhidin ilmî yöntemini oluşturuyor, İslâm medeniyetinin bütün zamanlara yönelik ilmî bilgi inşa etme yöntemini ortaya koyuyor.

Bunu ayetlerle de desteklemek istersek, Zümersûresi 62. ayetinde, “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” buyrulur. Burada her şeyi iyi anlamak lazım; kâinat, gökler, yerler, bütün bunları anlamaya yarayan ilimler, astrofizik kanunları, astronomi ilmi, temel fen bilimlerindeki fizik, kimya, sosyal bilimlerdeki iktisadi üretim ilişkileri, cemiyet, insan, kültür, kültürlerin birbirleriyle münasebetleri, girişimcilik vesaire. Hem fen sahasında hem sosyal hem sağlık sahasında, mühendislik sahasındaki her şeyi, dolayısıyla ayete dayandırarak her şeyin yaratıcısı olduğu için, her şeyi ilim kanununa göre oluşturduğu için, tevhid ve tevhide dayalı geliştirilen tevhidî düşünce anlayışı bütün zamanlara yönelik, her şeyi içine alan evrensel bir kâinat işleyiş kanunu, bilgi üretme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tevhide böyle bakmak gerekiyor. Tevhidin bizim için önemli yanlarından biri de bu noktada, ilk ayet “Oku!”. Genellikle son 200 yıldır Batı’ya karşı medya vesaire çeşitli şeylerden dolayı biraz da aşağılık duygusu içerisine girmekten, biz hep sadece “Oku!”ya odaklanıyoruz; fakat ayetin devamına baktığımızda, “Yaratan Rabbin adıyla oku!” denilince, bu okumanın nasıl yapılacağının bir yöntemi ortaya çıkıyor burada. Emir kipiyle, “Yaratan Rabbin adıyla oku!” Bu okumayı biz nasıl yapacağız; İslâm geldiği andan 800 yıl önceki Platon’a göre mi, Aristo’ya göre mi? İslâm bir yöntem veriyor bize. Bu okumayı tevhid yöntemine göre, bir olan Rabbinin ilmî yöntemine göre yapacaksın. O zaman da başka bir şey devreye giriyor tevhid üzerinden.  Düşünce yöntemi üzerinden bir bilgi üretilmesi ilişkisi ortaya çıkıyor bunun altından, bir medeniyetin düşünce yöntemi üzerinden bilgi üretilmesi meselesi ortaya çıkıyor. Nasıl okuyacağız; tevhide göre okuyacaksın. O zaman, tevhidî düşünce yöntemine göre her şeyin okunması devreye giriyor. Hira Dağı’nda ilk emir. Dolayısıyla bu ilk emre baktığımızda, daha medeniyet kurulmamış; zina, kumar, içki yasak edilmemiş. Ama o ilk ayetle beraber artık kıyamete kadarki bütün zamanlarda, bütün teknolojik evrelerde, bütün toplumsal süreçlerde tevhide göre okuyacak bir anlayış üzerinden bilginin oluşması gerekiyor. Medeniyet, sistem, ilimler, fizik ilmi, kimya ilmi, matematik ilmi, sosyal bilimler, bütün o ilimler hepsi bir yöntem üzerinden ortaya çıkıyor. Demem odur ki, İslâm ilk önce tevhid üzerinden düşünce yöntemini kullanarak dünya sisteminin nasıl olacağını ifade ediyor.

Tevhide göre bir düşünce yöntemiyle bu okumayı yapacaksın. Ne zamana kadar; kıyamete kadar. Biz bunu kaçırmışız. Biz orada “Oku”ya takılıyoruz, ama arkadan gelen düşünce yöntemi üzerinden üretilen bilgi bir medeniyet kurucu unsurdur. “Düşünce yöntemi nedir?” dediğimizde, bir medeniyetin ya da toplumun insanının dine, dünyaya, siyasete, ahlaka, kültüre, eşyaya ya da maddeye, olaylara, eğitime, paraya, servete, sermayeye, sanayiye, girişimciliğe, gençliğe, aileye, kadına, velhasıl toplum hayatındaki bütün beşeri, kültürel ve içtimai olay ve olgulara, yani tüm şeylere nasıl, nereden ve hangi temel öncüller merkezinden bakılacağının ilmî yöntemini ortaya koymak işlemidir düşünce yöntemi. Biz düşünce yöntemimizi kaçırmışız. İslâm’ın kendi içindeki dinamiklerini parça parça alıyoruz, ama bir bütün dâhilinde İslâm’ın hangi düşünce yöntemine göre bilgi ürettiğini bilmiyoruz. 200 yıldır bunu unutmuşuz. Zaten şu anda bunun büyük bir girdabını yaşıyoruz. Dolayısıyla tevhidî düşünce kavramıyla beraber önce düşünce yöntemine dikkat çekerek, tevhidî düşünce yöntemi üzerinden yeniden bir toplum inşası, yeniden bir toplum sistemi, İslami hayat tarzını, insan-toplum ilişkilerinin düzenini nasıl koyduğunu, eşyaya ilmî yaklaşımın nasıl olduğunu hep bu tevhidî düşünce yöntemi üzerinden ortaya konulan bir gerçeklik olduğunu ifade etmek istiyoruz. Burada da temel kavram, bütün bunları ilmî noktaya taşıyan düşünce yöntemi kavramıdır.

Medeniyetler alternatif akım gibi inişli çıkışlıdır. Bazen yükselirsiniz, bazen düşersiniz, bazen tekrar yükselirsiniz. Büyük medeniyetler zaman zaman bitkisel hayata girer, ama oradan tekrar çıkarlar. İslâm’ın bugün yeniden dünya yapısına bugünkü teknolojik düzey de dâhil yeniden bir hayat nizamı olarak ortaya çıkma, yeni zamana göre kendi özüne uygun yorum yaparak bilgi üretmeyi yeniden sağlayabilmesi için kurucu düşünce yöntemine ihtiyaç vardır. Bu kurucu düşünce yöntemimiz de tevhidî düşünce yöntemidir.

Tevhidî düşüncenin içtimai düzen kurucu medeniyet ve sistem inşası vasfını bizim kadim kültürümüz geçmişte nasıl ele almıştır?

Dünyanın son 2500 yıllık döneminde iki medeniyet var. Bizim üniversitelerde okuduğumuz, özellikle sosyal bilimlerde okuduğumuz modern Batı tarihi üzerinden dünya tarihini okuyoruz ve onların kavramsallaştırması, düşünce yöntemi üzerinden okuduğumuzu bilmemiz lazım. Dünyada son 2500 yıllık zaman diliminde, yani milattan önce 6. yüzyılda, Tales’in kurmuş olduğu İyonya Okulu Batı’nın modern tarihi temellendirmesinin referans noktasıdır. Yani 2500 yıllık tarihi okuyoruz Harvard’da, Cambridge’te, Oxford’da. Ana dönem itibarıyla oradan bu tarafa doğru geliyoruz Batı’nın kendi içindeki süreç itibarıyla. İki medeniyet var. Bu 2500 yıllık zaman içerisinde eski Yunan çok kısadır, arkasından Roma gelmiştir bir 300 yıl. 395’te ikiye ayrıldı, 460’lı yıllarda Batı Roma yıkıldıktan sonra 5. yüzyıl Batı dünyası dünya siyaset sahnesinden çıktı. 13. yüzyıla kadar bir tane adam yetiştiremediler, “sıfır”. 7. yüzyılda İslâm geldi, 19. yüzyıla kadar dünyaya yön verdi. 19. yüzyıldan günümüze kadar da Batı Medeniyeti hâkim. Dolayısıyla bu 2500 yılın 1200 yılında İslâm Medeniyeti dünyaya yön vermiştir, fakat biz maalesef modern literatüre göre okuduğumuz için burayı pas geçiyoruz. Tevhide dayalı bir içtimai anlayış, başta Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellem döneminde, sonra halifeler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar hep tevhid anlayışına göre bütün sistemlerini kurmuşlardır. 7. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar hâkim bir yapıyı kurdukları için, sürekli biz tevhide göre kuruyoruz demiyorlar. Temel kabuller neler, onlar üzerinden devam ediyorlar. Dolayısıyla Gazali, İbnü’l-Arabi, El-Birûni, Ahmet Yesevî, Âhi Evran, İbn Haldun, Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin hem dergâhtan gelip hem de üniversite hocası olan Aziz Mahmut Hüdâyi Hazretleri gibi pek çok insanımız hep tevhidî düşünceye göre bilgi üretmişlerdir. 19. yüzyıla kadar böyledir, yani ortaya koydukları bütün şeylerin muhtevası tevhid anlayışına göredir. Ama sistem hakim bir yapıda olduğu için, “Biz tevhide göre bilgi üretiyoruz.” demeye dahi gerek duymuyorlar. Nasıl ki bugün biz liberal iktisat okuyoruz, lisans derslerine baktığımızda, hiçbir hoca “Ben liberal iktisat okutuyorum.” demiyor. “Durkheim böyle dedi, Keynes şunu söyledi.” Hâlbuki hep liberal iktisadı anlatıyor, çünkü hâkim sistem. Biz gözden kaçırıyoruz.

Dolayısıyla İslâm, tevhidî düşünce 19. yüzyıla kadar doğrudan tevhid anlayışı üzerinden bütün bilgi sistematiğini kurdu, üç kıtayı buna göre yönetti. Unutulan tevhid anlayışını kendi düşünce yöntemi ve bilgi üretme yöntemimiz olmadan tekrar ayağa kalkamayız.

Tevhidî düşünce medeniyet ve sistem inşası anlayışı dünya toplumlarına neler söyler? Günümüzde tevhidî düşünceyle neşv ü nemâ bulacak olan hikmet arayışının önündeki engeller nelerdir? Bu konuda sosyal bilimlerde bir kuşatmayla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi?

Her medeniyetin bir toplum yapısı var dedik, ahlâk toplumu dedik. Düşünce üreten kurucu bilgi anlayışı var. Bunlar bizim açımızdan unutulmuş şeylerdir. Günümüze baktığımızda, oradan hareket ederek, tevhidî düşünceye neden ihtiyaç duyuluyor, bir de ona bakalım.

200 yıllık modern Batı tarihi bir tıkanma noktasına geldi. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar pozitivist düşünceyi, 20. yüzyıldan sonra, yani madde merkezli anlayışı ortaya koydu, teke düşürdü. Evrensel kâinat kanunu olan madde-mana tevhid kanununu teke düşürdüğünüz anda materyalist olursunuz. Sadece maddeyi aldığınız zaman ya da sadece manayı aldığınız zaman ya da bunların ikisinden birini maddeleştirdiğiniz zaman ana düzenden çıkmış olursunuz. Hermenötizmde ne yapıyor; manayı materyalistleştiriyor, madde ve mana şeklinde gözüken yapıyla materyalist bir maneviyatçılık ortaya çıkıyor. 20. yüzyılda Batı dünyası Edmund Husserl’le beraber fenomenolojik akımı ortaya koyarak özcülük, yani 19. yüzyıldaki pozitivizmin getirmiş olduğu yapıya göre kültürel öze iniş, manaya iniş ihtiyacı ortaya çıktı. Krize giren Batı felsefesi Edmund Husserl’le birlikte fenomenolojik akımla, yani hermenötik düşünce yöntemi üzerinden manayı merkeze alan bir açılım ortaya çıkardı; fakat biz bunu, Sovyetler Birliği’nin çökmesi, küreselleşmenin ortaya çıkmasıyla post-modernleşme olarak gördük. 1989’dan sonra post-modernleşme diye ifade edilen anlayış Edmund Husserl ve hermenötik düşünce üzerinden kurulan yeni yapıda günümüze kadar cevap vermedi Batı’da. Çünkü çok derin bir materyalist yapıya mekanik bir özcülük, yüzeysel bir özcülüğü, manayı dokumaya kalktığınızda, yapı buna cevap vermedi. Dolayısıyla şu anda Batı Medeniyeti bir sistem krizi yaşıyor, bir düşünce krizi yaşıyor. Batı Medeniyetinin de en önemli özelliği ekonomi üzerinden, girişimcilik üzerinden, girişimcinin para kazanması üzerinden, tekelleşme kârını devam ettirme üzerine bir anlayışla beslendiği için, düşünce sistemi, bilgi üretme yöntemi kapitalist girişimcinin kâr maksimizasyonu sağlayacağı çalışma felsefesi kurması lazım. Bunun üzerinden hukuku, bunun üzerinden siyaseti, bunun üzerinden diğer unsurları geliştirir aslında, özü burasıdır. Önce 19. yüzyılda bunu kapitalist girişimci pozitivist yöntem üzerinden kazandırdı. 20. yüzyılda, 89’dan sonra hermenötik düşünce üzerinden kazandırmaya yöneldi; fakat bu tutmadı. Bu tutmayınca, şu anda Batı’da kapitalist girişimci sisteme yön veren klişe krize girmiş durumda. Krize girmesinin neticesinde sistem krizi ortaya çıktı. Şimdi 3. dünya savaşı konuşuluyor. Kapitalist girişimci yeni dünyayı kendi dinamiklerine göre sömürecek bir bilgi yöntemi, bir çalışma felsefesi ortaya koyamadığı için sistem krize girdi. Şimdi yeni arayışlar ortaya çıktı. 1993’te Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi bir yönüyle bununla alâkalı; “Dünya 8 medeniyete ayrılacak.” Amerika’ya, Batı Medeniyetinin liderine diyor ki: “Senin karşına en güçlü olarak İslâm Medeniyeti çıkacak.” İslâm Medeniyetinin de merkezi Ankara, yani Türkiye. 93’te söylenen bu söz bugün de karşımıza çıkıyor; bir medeniyetler çatışması anlayışı. “Bütün bunları tekrar kontrol edip birliğini sağlaman lazım. Bunları kontrol ederek, bu çatışmaları kendi liderliğinde kontrol ederek, yeniden birliği sağlaman lazım. Bu gerekiyor. Yoksa İslâm Medeniyeti mana merkezli güçlü yapısıyla seni perişan edecek.” diyor. Condoleezza Rice’ın “Ortadoğu’daki ülkeleri biz kendimize dönüştüreceğiz.” demesi, bunun yansımasıdır. Henry Kissinger 2014’te Dünya Düzeni diye bir kitap yazdı. Dünyayı birleşik olarak yeniden kurma arayışı. Dolayısıyla Batı Medeniyetinin kuramsalcılarının bu birliği, bütünlüğü sağlayacak yeni bir teori arayışı vardır. Aslında bu arayışları tevhid anlayışını ifade ediyor; o da bizde var. Fakat biz de bunu bilmiyoruz, unutmuşuz. Dolayısıyla bugün küresel ölçekte insanlığa söz söyleyecek hakiki çözüm, İslâm’ın tevhidî düşünce anlayışına göre, bilgi üretme anlayışına göre ortaya koyduğu birlik; ilimlerin yeniden tasnifi üzerinden yeniden bütün dünyanın adalet, huzur, merhamete dayalı, sömürüsüz bir düzenin kurulması imkânının sağlanmasıdır. Ne hermenötikler, ne pozitivistler, Batı dünyasının gelişmiş yapısını sağlayan bu iki unsurun dünyada bunu sağlama gücü kalmadı artık. 200 yıl tamamlandı. Biri maddeyi aldı, biri manayı. Zaten evrende başka bir gerçeklik yok; madde ve mana bütüncüllüğü. Birini biri 100 yıl kullandı, diğeri 100 yıl. Sıra tekrar İslâm’ın tevhidî düşünce anlayışına göre madde-mana bütüncüllüğünü vahyin emrine girmiş akılla yeniden bilgisini üreterek dünyaya bir söz söylemeye, dünyaya bir yöntem inşa ederek dünyaya bir düzen kurabilmeye geldi. Dünyanın ihtiyaç duyduğu bu şeyin tek sağlayıcısı tevhidî düşünce bilgi yöntemi anlayışıdır. Dolayısıyla İslâm, evrensel düşünce anlayışıyla, sahip olduğu düşünce yöntemiyle yeniden ilimleri inşa ederek bunu kurabilir.

Ayrıca, tevhidî düşünce ve bilgi yöntem anlayışını, ortak düşünce anlayışını bütün İslâm dünyası kendi içinde kurarak, öncelikle kendi birliğini sağlaması lazım. Afrika’dan Türkistan’a, Avrupa’dan Ortadoğu’ya bütün İslâm coğrafyalarına, dünyadaki dağılmış bütün İslâm coğrafyalarına tevhidî düşünce ve bilgi anlayışının ortak kurucu düşünce olarak öğretilerek, tek bir bilgi yöntemi üzerinden İslâm dünyasının kendini yeni dünyaya hükmedici ya da yön verici bir kimliğe büründürmesi söz konusudur. Batı’ya baktığımızda, pozitivist düşünce var, biz de tamamen buna göre okuyoruz. Türkistan’a gidiyorsunuz, oradaki iktisat, işletme, sosyoloji okuyanlar pozitivist düşünce yöntemine göre okuyor. Dolayısıyla pozitivist düşünce yöntemi üzerinden Batı dünyası kendi hegemonik iktidaralanını sağlamış oluyor; çünkü aydın buna göre yetişiyor. İslâm dünyası da 200 yıldır unuttuğu tevhidî düşünceye dayalı ortak bilgi üretme yöntemini tekrar kavrayarak, bunu içselleştirerek, İslâm dünyasının birlik ve bütünlüğünü sağlayıp bunun üzerinden de Batı dünyasının krize girmiş yapısına da hak ve adaleti sağlayacak olan bu bilgiyle Batı dünyasına da bunu aktararak, dünyaya yeniden ilmî yöntem üzerinden bir düzen verme imkânına sahip durumda şuanda. Ancak medeniyet kurma özelliğine sahip 1200 yıllık İslam medeniyetinin özellikle son 1000 yılında dünyaya bayraktarlık yapmış Türk milleti, İslâm ahlakı üzerinden, İslâm’ın tasavvuf anlayışı üzerinden ilâyi kelimetullah, ilim ve hikmet birlikteliği çerçevesinde oluşan anlayışıyla medrese, dergâh kültürü bütüncüllüğünden oluşmuş anlayışıyla son 1000 yıldır rehberliğini yapmış Türkiye özellikle son 100 yılda Batı paradigmasına dayalı sosyal bilimler anlayışına göre bütün bilgi ağını kurması neticesinde, kendisini son 1000 yıllık dönemde öncü yapan bilgi dinamiklerini unutmuş. Bugün Türkiye’de sosyalbilimlerde çok derin bir obskürantizm sorunu var. Obskürantizm, bilmesinlercilik. Biliyorsunuz, ama kendi hakikatinizi bilmiyorsunuz. Harvard’da, Cambridge’de, Oxford’daki iktisat düşüncesinin, ekonomi düşüncesinin kuramcılarını biliyorsunuz, hukuk kuramcılarını biliyorsunuz, bunlara göre doktora tezi yazıyorsunuz, doçent oluyorsunuz, profesör oluyorsunuz. Kendi medeniyetinizle ilgili 10 dakika konuşun; konuşamıyorsunuz. Kendi medeniyetinizin özgün yapısına göre bilgi üretin; üretemiyorsunuz. Bu manada Türkiye’nin en önemli sorunu obskürantizm sorunu, aydınlığını kendi bilgi yöntemi üzerinden karanlıkta bırakmak. Bu obskürantizme girince de Batı Medeniyetinin sosyalbilimler alanlarını aktarmacı ve taklitçilik üzerinden kullanarak, Batı Medeniyet aklını kendi aklıymış gibi içselleştiren, bir durumdadır Türkiye. Tevhidî düşünce bilgi üretme yöntemine göre, tevhidî akıl ile aydınımızın yeniden inşası, yeniden kendi özgün aklımızı, cihan medeniyeti, nizam-ı âlem, ilâyi kelimetullah anlayışını kuracak o milli aklın, tevhidî aklın, manevî aklın yeniden inşa edilmesi sosyalbilimler vasıtasıyla olacaktır. Dolayısıyla bu noktada sosyalbilimlerin millileşmesi bizim en önemli hayati mevzuumuzdur. Sosyalbilimlerin millileşmesini de ancak kendimize ait var olan tevhidî düşünce yöntemi üzerinden kurmamız mümkün olabilecektir.