Tevekkül ve teslimiyet, günümüzde çoğu zaman yanlış anlaşılarak elini eteğini dünyadan çekmek, pasif bir bekleyiş gibi algılanıyor. Oysa tezinizde bunun tam tersine, teslimiyetin çabayı artıran bir inanç olduğuna vurgu yapıyorsunuz. Kulun kendi üzerine düşen gayreti göstermesi ile Allah’a tevekkül etmesi arasındaki dengeyi nasıl anlamalıyız?
Tezimde de vurguladığım üzere, teslimiyet ve tevekkül kesinlikle pasif bir bekleyiş veya sorumluluktan kaçış değildir. İslami literatürde tevekkül, mümin bir kulun, tüm tedbirleri alıp üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a bırakması ve O’nun takdirine rıza göstermesidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Deveni önce bağla, sonra tevekkül et!” hadisi bu dengenin en açık rehberidir. Gerçek teslimiyet; insanın, sınırsız bir kuvvetten beslendiğine inanarak fiilde gayret etmesi için gereken o “atılım coşkusu”na ulaşmasıdır. Dolayısıyla kulun gayreti bedensel bir sorumluluk, takdiri Allah’a bırakmak ise kalbî bir huzur hâlidir.
Çalışmanızda, çocukluk döneminde aileden aldığımız ilk güven hissinin, yetişkinlikte Allah’a duyduğumuz güveni ve teslimiyeti doğrudan etkilediğini belirtiyorsunuz. Ailede atılan o ilk sevgi ve şefkat tohumları, kulun zorluklar karşısında Rabbiyle kurduğu o sarsılmaz bağın ve ‘Allah bana yeter’ şuurunun inşasına nasıl bir zemin hazırlıyor?
Bağlanma kuramı çerçevesinde ele aldığımızda, erken çocukluk döneminde anneyle kurulan sağlıklı ve güvenli bağ, bireyin yetişkinlikte Allah ile kuracağı ilişkinin temelini oluşturur. Ailede sevgi ve şefkatle büyüyen çocuk, kendini sevilmeye layık görür ve “güven” duygusunu içselleştirir. Bu güven hissi, yetişkinlikte Allah’ın merhametli ve koruyucu olduğu algısını pekiştirerek bireyin zor zamanlarda Allah’ı “güvenli bir sığınak” olarak görmesini kolaylaştırır. Ailesinden temel güven duygusunu alan birey, hayatın fırtınaları karşısında “Allah bana yeter” diyebilecek manevi dayanıklılığı daha rahat inşa e...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.