Basîret ve firâset günümüzde çoğu zaman birbirinin yerine, hatta ikileme şeklinde kullanılıyor. Biri “kalp gözü” diye nitelenirken diğeri “Allah’ın nuru ile bakmak” olarak tarif ediliyor. Öncelikle bu iki kavramı anlatır mısınız? Birbirleriyle benzeşen ortak noktaları ve ayrıldıkları yerler nelerdir? Ve nihayetinde; bir insan hem basîret hem de firâset penceresinden bakmaya başladığında, hayatı ve eşyayı görme biçimi nasıl bir boyut kazanır?
Basîret kavramı; Kur’ân-ı Kerîm’in temel kavramlarından birisidir. Basîret kavramı izah edilirken genellikle aynı kökten türeyen basar kavramı ile karşılaştırmaların yapıldığı görülür. Bu doğrultuda basar ve basîret kavramları için; “kalıp gözü-kalp gözü, zâhir gözü-bâtın gözü, beden gözü-ruh gözü” gibi ifadelerle karşılaştırmalar yapılır ve genel olarak; “nasıl ki basar gözün nurudur ve göz bununla görmekte ise; basîret de kalbin nurudur ve kalp bu nur sayesinde görmektedir.” şeklinde ifade edilir. Basar ve basîret kavramları görme anlamına gelen “ba-sa-ra” fiilinden türemiş olsalar da “basar” genel olarak insanlarla birlikte hayvanlarda da müşterek bir sıfat olarak bulunan gözdeki görme kuvvetine; basîret kavramı ise insanlara mahsus bir özellik olarak kalbin görmesini sağlayan kuvvetine denir. Dolayısıyla basar daha çok maddî varlık sahasında, basîret ise mânevî varlık sahasında işlev görmektedir. Maddî âlemdeki varlıkları ve cereyan eden olayları görmeye yarayan organ göz iken, mânevî âlemdeki varlıkları ve cereyan eden olaylardaki manaları görmeye yarayan organ ise kalptir. Bu sebeple basîret kavramı için daha çok “kalp gözü” tabiri kullanılır.
Firâset kavramı ise; genel olarak “bir takım işaret ve alametlerden yola çıkarak olayların ve özellikle insanların içyüzlerini teşhis ve tespit etmektir.” Firâset, bir insanın sahip olduğu çabuk anlama ve kavrama yeteneği ile alakalı olup “dikkatli bir bakışla rey, zan ve idrakte isabetli öngörülerde bulunmak”tır. Firâset özelliğine sahip olmak keskin bir kavrayış, kuvvetli bir hafıza, dikkatli bir bakış, tecrübe ve uzmanlık gerektirmektedir. Firâset anlayışı daha ziyade iki hususta karşımıza çıkar. Birincisi; insanların dış görünüşlerine, yüzlerine ve sözlerine bakarak iç yapılarını tahlil etmek; ikincisi ise, geleceğe yönelik olarak isabetli öngörülerde bulunmaktır.
Dolayısıyla umûmî manada ele alındığında firâset kavramı, basîret kavramı ile yakın anlamlı olmasına rağmen basîretin aksine inanç kaynaklı olmak zorunda değildir. Nitekim basîret, her şeyin Allah (c.c.) ile irtibatı neticesinde açığa çıktığı için iman sahiplerine has bir yetidir.
Firâset kavramı genel anlamda inançla doğrudan bağlantılı olmasa da özellikle İslâmî ilimler açısından inançla bağlantılı olarak kullanılmaktadır. Firâsetin iman ile buluşması firâset kavramını husûsî bir boyuta taşımıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Müminin firâsetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” sözü firâset kavramına bambaşka bir derinlik kazandırmıştır. Firâset artık İslâm literatüründe, müminin bir vasfı olarak her şeye Allah’ın nuru ile bakmaktır. Bu doğrultuda İslâm düşüncesinde firâset, ayrı bir önem kazanmıştır. İslâm öncesinde varlığı bilinen ve daha çok akıl, zekâ ve tecrübe kaynaklı “ilm-i firâset”, İslâm sonrasında artık vahiy ve ilham ile birlikte Allah (c.c.) tarafından öğretilen ledün ilminin bir kaynağı olarak ilâhî bir nitelik kazanmıştır. Bu kapsamda genel anlamdaki firâset ile müminin firâseti arasında “tabii firâset ve ilâhî firâset” şeklinde bir ayrıma gidilmiştir. İşte, iman ile birlikte bir kıvam kazanan firâset kavramı yani ilâhî firâset, Allah’ın kalbe koyduğu bir nur sayesinde kalp gözü ile görmek olarak târif edilen basîret kavramı ile eş anlamlı sayılabilecek bir anlam ortaklığına kavuşmuştur.
İnsan hayata basîret ve ilâhî firâset penceresinden bakmaya başladığında artık sadece suretleri değil, onların manalarını yani hakikatini görmeye başlar. Artık her şeye Hakk’ın nazarı ile bakar, böylece dünyayı ahiret boyutundan görebilir. Örneğin dünyaya baktığında onun üzerine fanilik damgasının vurulduğunu görür. Dolayısıyla basîret ve firâset, kişiyi gerçeğin-hakîkatinin bilgisine götürür. Bu sebeple hakîkat, ancak basîret ve firâset ile anlaşılabilir. Hakîkatler ise; kademe kademe insanı en nihayetinde Hakk’a götürür. İnsanın maneviyât alanına geçiş yapabilmesi ancak basîret ile mümkün olmaktadır. Bu sebeple insanın varlık sahasındaki seçkin yerini alabilmesi için hakîkatin bilgisine ulaşması ve dolayısıyla her şeye basîret penceresinden bakabilmeyi öğrenmesi gerekir.
Firâset kavramını incelerken çok önemli bir ayrım yapıyorsunuz; tecrübe, kıvrak zekâ ve dış belirtilerden hareketle herkeste bulunabilecek “tabii firâset” ile nefs tezkiyesi sonucu kalbe lütfedilen “ilâhî firâset”i birbirinden ayırıyorsunuz. İnsanın tamamen rasyonel aklıyla ve hayat tecrübesiyle geliştirdiği öngörüler ile manevi bir arınmayla elde edilen sezgisel derinlik arasında nasıl bir fark var?
Firâset kavramı çeşitli ilim dallarında kullanılan bir kavramdır. Bununla birlikte aynı zamanda başlı başına “ilm-i firâset” adıyla ayrı bir ilim dalı mevcuttur. Bu sebeple firâset denildiği zaman hangi ilim dalına ait ne tür bir firâsetin kastedildiğini ayırt etmek için bir takım farklı isimlerle anılma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Firâset çeşitlerini genel olarak tabii firâset ve ilâhî firâset olarak iki başlıkta inceleyebiliriz. Tabii firâset “birtakım alâmetlerden yola çıkarak isabetli kararlar verebilme” anlamında akıl ve tecrübî bilgiden kaynaklanan ve herhangi bir inanç farkı ayırt etmeksizin az veya çok tüm insanlarda umûmî olarak bulunabilen bir yetidir. Bu şekilde, görünenden hareketle bilinmezlikler yani gayb hakkında istidlâlde bulunmak, şimşeğin çakmasıyla yağmurun yağacağı hususunda istidlâlde bulunmaya, benzetilmiştir. Bu tür bir firâset, tasavvufta çok fazla önemsenmez. Sûfîlerin firâset kavramından anladıkları ise; Hz. Peygamber’in “Allah’ın nuru ile bakmak” şeklinde ifade ettiği müminlere has olan özel bir firâsettir. Bu sebeple; tasavvuf açısından değerlendirildiğinde firâset, iman ile bağlantılı bir kavramdır ve imanı güçlü olanın firâseti de kuvvetlidir.
İlâhî firâset, tabii firâsetten farklı olarak sadece akıl ve tecrübeden kaynaklanmaz. Allah’a yakınlık ve muhabbetullah sayesinde ihsan edilen gayb bilgilerini kapsamaktadır. Bu durum ise, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi neticesinde “arınmış bir kalbe Allah’ın yerleştirdiği bir nur” ile mümkün olmaktadır. Sûfîler, bunun haricinde bir yolla ortaya atılan gaybın bilinmesi ile ilgili meselelere her ne kadar isabetli olabilseler dahi değer vermezler. Zira bu bilgiler insana en fazla dünyalık elde etmek konusunda bir yarar sağlayabilir.
Tabii firâsete mümin-kâfir fark etmeksizin umûmî olarak herkesin farklı seviyelerde sahip olması mümkündür. Zira kitap mütalaaları, akıl yürütme, deneyim ve tecrübeler yoluyla öğrenilebilir ve öğretilebilir. Tabii firâsette doğruluk oranı yüksek olmakla birlikte zanna dayalı olduğundan yanılma payı da vardır. Ayrıca tabii firâsetin vereceği nihai bilgi, dünyevî menfaat elde etmekle sınırlıdır.
İlâhî firâset ise, Allah tarafından ihsan edilen (vehbî) bir hususiyet olduğundan tâlim ile öğrenilecek bir durum değildir. İman kaynaklı olduğundan imanı güçlü olanın firâseti de güçlüdür. İlâhî firâset, tabii firâsetin verdiği bilgileri verdiği gibi ondan daha fazlasını da verir. Bu sebeple müminin firâseti olan ilâhî firâset, tabii firâsetten daha genel ve kapsayıcıdır. Bu minvalde ilâhî nur ile kalpteki basîret gözü aydınlanan kul, ihsan edildiği kadarıyla gayb âlemini algılayabilir.
İblis’in “Ben Âdem’den hayırlıyım” sözünü, basîretsiz bir ilmin sahibini nereye götürebileceğine dair önemli bir örnek olarak ele alıyorsunuz. İlim ile basîret bir araya gelmediğinde insanı nasıl bir tehlike bekliyor?
İbnü’l Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiye isimli eserinde basîret körlüğünün sembolü olan şeytanın basîretsizliği ile Hz. Âdem’in basîret anlayışını karşılaştırmalı olarak açıklar. Ona göre; İblis’in basîreti kördür, bu sebeple hakîkate nazar edemez. Nitekim “Şeytanın bir gözü kördür.” denilmesi bu itibar iledir. İblis, Hz. Âdem’e secde emrine karşılık olarak “Ben Adem’den hayırlıyım, çünkü beni latîf olan nârdan ve onu kesîf olan topraktan yarattın.” diyerek kaçınmıştı. İblis aklî bir kıyas ile söylediği bu sözünü, ilme müstenid zannetti. Hâlbuki İblis’in bu kıyası ilim değil gizli bir cehâlet idi. Ama o ise, bunun ilim olduğunu tahayyül etti. Oysa ucûb ve tekebbürü sebebiyle basîreti kör olduğundan, bu özelliği onun Hz. Âdem’in hakîkatini görmesine mâni oldu. Fakat Hz. Âdem taştan ve topraktan bina olunan Kâbe’ye secde ile emr olunduğu vakit, kulluk yolu üzerinde yürüyerek emre itaat ile Kâbe’ye secde etti. “Beni halife olarak yarattın ve ilâhî sıfatların mazharı kıldın. Cansız bir varlıktan ibaret olan Kâbe ile benim aramda fark vardır. Ben üstünüm, o ise daha düşüktür. Niçin ona secde edeyim?” diyerek İblis gibi aklî bir kıyas yapmak suretiyle ilâhî emre karşı gelmedi. Zira Hz. Âdem basîret sahibi olarak bilir ki, Hak Teâla Hazretleri hikmet sahibidir. Onun emrine karşı kıyas yapmak, sû’-i edebdir. Dolayısıyla Hz. Âdem, basîret ile birlikte bir ilim sahibiydi. Buna mukabil İblis basîretsiz bir ilmin göstergesi olarak Hakk’ın emrine mukabil aklî bir kıyas yapmış ve emre karşı gelmişti. İşte İblis ilmiyle mütekebbir olduğundan, bu ilim aslında onun cehlini izhar etmekten başka bir işe yaramamıştır.
“Şeytanın bir gözü kördür.” ifadesinde şeytanın kör olan bu gözü, basîret gözüdür. Deccal da aynı şeytan gibi “tek gözlülük” ile malûldür. Yani sadece zâhiri görür, bâtına intikâl edemez. Bu sebeple gözleri dünya ve dünyalıktan başka bir şeyi göremez. Ahireti idrâk edebilecek basîretten yoksundur. Basîret körü olduklarından dolayı, bu tek gözlülük onları; maddeperest, narsist, hevâsını ilah edinmiş, zâlim birer canavara dönüştürür. Nitekim her iki varlık da kötülüğün, zâlimliğin, canavarlığın sembolüdürler.
İslâm geleneğinde basîret ve firâset, mekanik bir antrenman/beceri ya da bir menfaat aracı olarak görülmez; her şey kulun samimiyetine lütfedilen ilahî bir ikramdır. Tezinizde basîretin sabit bir durum olmadığını; açılıp keskinleşebildiği gibi tamamen kapanıp körleşebildiğini de ortaya koyuyorsunuz. Bu doğrultuda, kalp gözünün açılması ve keskinleşmesi ne demektir? Bir kulun hayatındaki hangi pratik ameller, ahlaki duruşlar ve içsel haller kalbin bu inkişafına vesile olur? Bunun aksine; insan kalbinde neyi barındırırsa, iç dünyasında ne tür sapmalar yaşanır da bu manevi nuru kaybetmeye başlar? Yani o körleşme sürecinde insanda tam olarak ne değişir, insan neyi yapmaya başlar da basîretini adım adım kaybeder?
İslâm geleneğinde basîret ve firâset kalbin idrak ve müşâhedesinden ibârettir. Kalbin tabiatı icâbı değişime açık olması, sahip olduğu basîret özelliğinin de değişmesine sebep olur. Kalp gözü olarak ifade edilen basîretin değişkenliği de yine göz uzvu üzerinden ifade edilir. Bu sebeple, basîret gözü açılıp keskinleşebildiği gibi, kapanıp tamamen kör de olabilmektedir. Dolayısıyla baş gözünün birtakım sınırlılıkları olduğu gibi kalp gözünün de birtakım sınırlılıkları vardır.
Bu sınırlılıklar, insan nefsinin, iki zıt temâyül olan “fücûr” ve “takva” arasındaki serencâmına göre değişiklikler gösterir. Nefs, fücûra meylettiği oranda basîreti kapanacak ve hayvandan daha aşağı bir derekeye düşecek; buna mukabil takvaya meylettiği oranda ise basîreti açılacak ve “halifetullah” makamına yükselecektir. İnsan nefsi, zâtı itibarıyla kötülüğe meyilli olduğundan ve ölünceye kadar da insanla beraber bulunduğundan nefs, bütün yerilmiş sıfatların kaynağıdır. İnsanın felâhı, kemâli ve de basîreti bu en büyük düşmanı olan nefsini tezkiye etmesiyle mümkündür. Dolayısıyla basîretin önünde nefs gibi çeşitli engeller vardır ve bu engeller basîretin sınırlarını belirleyen âmillerdir.
Literatürde kalp gözünün görmesine engel olan durumlar için genellikle perde anlamına gelen “hicâb” kavramı kullanılır. “Hicâb” kavramı basîretin sınırlılıklarını ifade eden bir Kur’an kavramıdır. Basîretin sınırları ile ilgili olarak sûfîler genelde; basîretin açılması ve artmasını tecellî kavramı ile azalması ve kapanmasını ise perde kavramı ile açıklamışlardır. Sûfîlerce perde kulun Hak’tan uzaklaşma, düşme veya Hak’tan başka bir şeye kapılma gibi sebeplerle, Rabbinden kopuşudur. Allah’tan uzaklaşıldıkça da bu perdeler kalınlaşır ve masiyetler normal hale gelir. Böylelikle zamanla basîret körleşir. Buna mukabil tecellî ise kulun, Rabbinin azametini keşfen görmesidir. Sûfîler tüm varlıkların Allah’ın bir tecellîsi neticesinde var olduklarını kabul ederler. Bu yüzden tüm varlıklarda O’nun çok çeşitli tecellîlerini görmeyi arzu ederler. İşte basîretin sınırları; kulun Hakk’a yönelme veya O’ndan uzaklaşmanın neticesinde ortaya çıkan “tecellîye mazhar olma” ile “perdelenme” arasındaki farklı durum ve seviyelere göre belirlenir.
Gündelik dilde “ne firâsetli insan” ya da “basîretim bağlandı” ifadelerini çok rahat kullanıyoruz. Peki, tasavvufi ölçülere göre, gerçekten basîret ve firâset sahibi olan bir insanı halinden, ahlakından veya tavrından nasıl tanırız? Kimlerin bu bakıştan tamamen mahrum olduğunu söyleyebiliriz? Bu içsel bakıştan tamamen mahrum yaşamak, bir insanın dünyayı ve olayları anlamlandırma biçimini nasıl etkiler?
Kur’ân-ı Kerîm, basîret sahiplerinden bahsetmekte ve insanları basîretlerine göre bir ayrıma tabi tutmaktadır. Öncelikle basîrete sahip olup olmama açısından insanları ikiye ayırır. Nitekim vahye tabi olma konusunda “kör ile gören bir olur mu?” şeklinde, cevabı belli olan bir soru sorar. Buna göre, insanlar öncelikle inanç bakımından temel bir ayrıma tabi tutulur. Nitekim diğer bir ayette “kör ile gören bir olmaz.” dedikten sonra görenler iman edip salih amel işleyenler olarak, kör olanlar ise bunun aksine inkâr edip kötülükler yapanlar olarak vasfedilir. Bu şekilde “kalbi ile görenler” ve “kalbi kör olanlar” şeklinde ifade edilen kişiler, basîret sahipleri ile basîreti kör olanlardır.
Basîretin açılabilmesi ve bir kişiye basîret sahibi denebilmesi için öncelikle onun Hakk’ı kabul etmiş olması gerekir. Bu sebeple tasavvufta basîretin bu ilk aşamasına “kabul basîreti” denmiştir. Buna göre basîret, Hakk’ı tanımakla başlar. Başlangıç seviyesindeki bu kabul basîreti, daha çok geçmiş insanların ve toplulukların yaşadıkları tecrübeleri, nübüvvetin alâmetlerini ve kâinattaki delilleri temaşa edip tefekkür etmekle gerçekleşir.
Basîret sahibi olmak bir nasip işidir ancak; müminlerin basîretten nasipleri imanı derecesinde olur. Bu sebeple imanı kuvvetli olanın basîreti de kuvvetlidir. Her müminin kalbi aynı derecede imana sahip olmadığından, bütün müminlerin basîret kabiliyetleri de birbirinden farklıdır. Basîret kabiliyeti; iman, ihlas, takva, muhabbet, tevekkül, sabır, şükür gibi Kur’an’da övülen salih amelleri işleyerek kalbin saflaşması ve aynı zamanda inkâr, kibir, hased, inat, zulüm, hevâyı ilâh edinme gibi Kur’an’da yerilen davranışlardan kalbin arındırılması neticesinde artar. Tasavvuf literatüründe bu durum kısaca “kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi” şeklinde formüle edilmiştir.
Kabul basîreti denilen Hakk’ı kabul ederek basîretin bu ilk basamağını gerçekleştiren mümin için artık ikinci aşama söz konusudur. Bu ikinci aşamaya ise; tâbî olma basîreti denmektedir. Mümin bu aşamada Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tâbî olma basîreti göstermelidir. Bu ise; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünnetine sıkı bir şekilde sarılmakla mümkündür. Bu sebeple mümin, “Ben ve bana tâbî olanlar basîret üzereyiz.” (Yusuf, 12/108) ayeti gereği basîret üzere kalabilmek için Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tâbî olmak zorundadır. Yine basîret konusunda terakkî edebilmek için Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmak gerekir. Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmanın yolu ise; ayette belirtildiği üzere yine Resûlü’ne tâbî olmaktan geçer.
Dolayısıyla basîret ve firâsetin düzeyi, mümin kulun Allah (c.c.) ile arasındaki ilişkinin düzeyine bağlıdır. Mümin kul ile Allah (c.c.) arasına dünyalık nimetler ve nefsânî arzular girmişse bu kişinin nuru sönük olacaktır. Ancak kişi, nefsânî arzularından sıyrıldığı ve nur saçan bir kandil olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tâbî olma basîretini gerçekleştirdiği ölçüde Allah’a (c.c.) yaklaşacak ve Allah’ın (c.c.) nuru da kişinin üzerinde o ölçüde artacaktır. İşte basîret ve firâsetteki farklı dereceler, müminin Allah (c.c.) ile yaşadığı bu ilişkideki farklı aşamalara göre değişmektedir.
İnsanın sezgileri veya kalp gözü ne kadar güçlü olursa olsun, nihayetinde kul olmanın bir sınırı vardır ve insan her şeyi her an göremez. Çalışmanızın merkezinde yer alan Hz. Yusuf kıssası, insanın ve hatta peygamberlerin bile sahip olduğu bu manevi sınırları bize nasıl anlatıyor? Kıssadaki olaylar üzerinden bu durumu bize açıklar mısınız?
Basîretin tasavvuftaki ifadesi, muhabbet ile ilişkilendirilir. Nitekim tasavvuf literatüründe “Kurb-u Nevâfil” diye bilinen kutsî hadiste “Ben kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü olurum” ifadesi muhabbet-basîret ilişkisini açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla kul, Allah (c.c.) ile olan yakınlığı ve muhabbeti nisbetinde, gördüğünü Allah (c.c.) ile görecektir. Buna göre basîretin asıl kaynağının Allah (c.c.) olduğu ve basîretin sınırlarının da muhabbetullah ölçüsünde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Hz. Yûsuf kıssası da sûfîlere göre muhabbetin sırrını taşıyor olmasından dolayı “en güzel kıssa” olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla birçok konuda olduğu gibi basîret ve firâset konusunda da en güzel örnekleri bu kıssada buluruz.
Kıssada “hüzün peygamberi” olan Hz. Yakub (a.s.) ile “hüsün peygamberi” olan Hz. Yusuf (a.s.)’ın basîret ve firâsetlerine dair pek çok örneğe rastlarız. Ancak bu örneklere baktığımızda, basîret ve firâset ile ilgili bilinmesi gereken en önemli husus, sahip olunan bu özelliklerin Allah (c.c.) tarafından ihsan edilen birer lütuf olduğudur. Nitekim basîret ve firâset özellikleri itibarıyla en liyâkatli kişiler olmasına rağmen, peygamberler de ilâhî lütfa muhtaçtırlar. Nasıl ki peygamberler her istediğinde mucize gösteremiyorsa, basîret ve firâsetleri de Allah’ın ihsanıyla sınırlıdır. Bu sebeple bazen fezâların ötesini görüp oralardan haber verebildikleri halde bazen de hikmete binâen ayağının ucunu bile göremeyebilirler. Nitekim Hz. Yakub (a.s.) Kenan diyarında bulunan kuyudan Yusuf’un kokusunu alamadığı halde çok daha uzak mesafede bulunan Mısır’dan onun kokusunu alabildi. Burada basîret ile ilgili, küllî bir kâide karşımıza çıkmaktadır ki o da “kaza geldiğinde basîret (gözü) kör olur.” kâidesidir. Yine Hz. Yakûb, her ne kadar ilâhî firâseti ile rüyasından hareketle Yûsuf’un gelecekteki makamını görmüş ve kardeşlerinin ona bir kötülük yapacağını sezinlemiş olmasına rağmen yine de Yûsuf’u kardeşleriyle beraber göndermiştir. Ancak diğer kardeşi Bünyamin’i ağabeyleriyle beraber Mısır’a gönderirken Allah’ı (c.c.) vekil kılıp, ona tevekkül ettiği halde Yûsuf’u kardeşleriyle gönderirken böyle bir ifade kullanmamıştır. Demek ki, Allah (c.c.) onları ayırmayı murâd ettiği için, Hz. Yakûb’a kendisini anmayı unutturdu. Dolayısıyla takdir-i ilâhî karşısında en kuvvetli basîretler dahi bağlanır, en keskin gözler bile görmez olur.
Yine Hz. Yûsuf’un Melik’in özel hizmetinde bulunacak olan sâkîye “efendinin yanında beni an!” demesinin onun basîretini bağlayan bir zellesi olduğu ifade edilmiştir. Zira ayetin devamında Allah’ın bunu sâkîye unutturduğu ve bu sözü dolayısıyla Hz. Yûsuf’un bir müddet daha hapis hayatı yaşadığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla Hz. Yûsuf’un sâkîden bu talebi, onun bir zellesi olmuştur. Hz. Mevlânâ peygamberlerdeki bu zelle-basîret ilişkisini kuyu metaforu üzerinden şöyle açıklar: “Körün kuyuya düşmesine şaşılmaz; asıl şaşılacak şey, yol gören kişinin düşmesidir! Şu kazanın, şu kaderin çeşit çeşit, renk renk işleri, gözbağları var: Allah (c.c.) ne dilerse o olur!” Yine Hz. Mevlânâ Peygamberlerin zelle esnasında basîretlerinin perdelenmesindeki hikmeti ise, Hz. Yûsuf özelinde şöyle açıklar: “Cenab-ı Hakk; bir suç yüzünden, “Bir daha çürümüş sopaya dayanmasın.” diye Hz. Yûsuf’a ders verdi! Fakat, bir taraftan da Yûsuf’u, hapiste kalışından ötürü; “Gönlü muztarip olmasın.” diye, ona kendi sevgisini verdi; onu kendi ile meşgul etti! Hakk, zindanda ona öyle bir sevgi, öyle bir muhabbet, öyle bir ünsiyet verdi ki, gözünde ne zindan kaldı ne de karanlık!” Dolayısıyla Hz. Mevlânâ’nın da ifade ettiği gibi zelle, bir basîret bağlanması olmakla birlikte, aslında peygamberlerin tüm rağbetinin tamamen Allah’a yönelmesi için birer vasıta hükmündedir. Böylelikle zelleler, onların basîretlerini ve kemâlâtını arttırmaya vesile olurlar.
Tezinizde, modern dünyada insanların içsel bir huzur ararken “kalp gözü açma seansları”, “ücretli manevi eğitimler” veya popülist söylemlerle maneviyat simsarlarının ağına düşebildiğine dikkat çekiyorsunuz. Tasavvuf geleneğindeki sahih basîret (kalp gözü) kavramı ile günümüz kişisel gelişim dünyasında pazarlanan bu yüzeysel ve ticari “kalp gözü” algısı arasındaki temel farkları nasıl ortaya koyabiliriz?
İslâmî açıdan bakıldığında basîret ve firâsetin kesbî ve vehbî olmak üzere iki yönü vardır. Kesbî yönü; insanlarda yeti olarak bulunan basîret kabiliyetinin geliştirilmesi ile ilgilidir. Vehbî yönü ise, basîretin Allah’ın inâyeti neticesinde açığa çıkmasıdır. Bu doğrultuda basîret öncelikle, kişinin çaba ve gayretleri ile bir tekâmülün sonucunda oluşur. Basîretteki tekâmülün varlığı, bir eğitim sürecini zorunlu kılar. Bu sebeple basîret için eğitim şarttır. Ancak her ne kadar basîret için bir eğitim gerekli olsa da Allah’ın lütfu olmadığı sürece basîretli olmaktan bahsedilemez.
Farklı düşünce ve inanç sistemlerinden ayrıca menfaatperestlerin suiistimallerinden ayırabilmek adına, tasavvuf açısından kalp gözünün açılabilmesi ve keskinleşebilmesi süreci için gerekli olan basîret eğitiminin dayandığı birtakım temel dayanakları kısaca şu şekilde sıralayabiliriz.
- İslâm’ı kabul ile açılan basîret gözü; Hz. Muhammed’e tâbî olma oranında artan bir görüş açısı sunar.
- Kalp gözünü açmak; kişilerin uyguladığı eğitim seansları veya inisiyatifleriyle değil, ancak Allah’ın muradıyla mümkündür.
- Basîret eğitiminin yegâne hedef ve gayesi, Allah’ın (c.c.) sevgisi ve rızasına ulaşmaktır. Yoksa melekût âleminin sırlarını keşfetmek veya birtakım manevi haller yaşamak değildir. Dolayısıyla asıl arzu edilen husus; kalp gözünün açılarak manevi seyahatler yapması değil; kalbin hakîkatin bilgisine ve nihayet tek hakîkat olan Allah’a ulaşmasıdır.
- Basîret eğitimi sistemli bir kalp eğitim sürecidir ve tasavvufta bu eğitime seyr-u sülûk denir.
- Bu eğitim için nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi şarttır.
- Bu eğitim akademik bir uğraş değildir. Sadece kitap okumakla ve teorik eylemlerle elde edilmez. Kur’an’ın yaşanması anlamına gelen Hz. Muhammed’in örnekliği ile mümkündür.
- Basîret eğitimi için, Hz. Muhammed’e tâbî olmuş basîret sahibi mürşid-i kâmillerin irşadı esastır.
- Bu eğitim herhangi bir menfaat veya ücret mukabili yapılmaz. Zira en üstün basîret muallimleri olan peygamberlerin ortak olarak söyledikleri söz «Biz herhangi bir ücret istemiyoruz!» demek olmuştur.
- Sonuç olarak; şeriatın dışında bir yaşayışı olduğu halde kalp gözünün açılmasını murad ederek yapılan bazı uygulamalar neticesinde hâsıl olan mânevî âleme dair keşfler kişiyi felakete götüren bir istidrac olarak görülür.
