İnsan Ebediyetle Sınanır… / Dr. Fatih Yunus Özel

İnsanın değeri ebediyetle sınanır; çünkü hayat dünya ile bitmez. Ebediyet vadedilmiştir, Allah (c.c.) vaadinden dönmez. Bütün kutsal kitaplar ebedi hayattan bahseder; çünkü hepsi tek bir ilahî kaynağa, yani Allah’a (c.c.) bağlıdır, Allah’tan gelmiştir. O nedenle insanlığa önemli bir şey hatırlatacaksak, o da Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği olmalıdır. Hayy; yani diri olan, ezeli ve ebedi olan, zaman ve mekândan münezzeh, mutlak güç ve kudret sahibi Allah’ın (c.c.) varlığı… İnsan zihninin ikileme davet eden yapısı; tepkisel zihni, zekâsı, otomatik düşünceleri, çağrışımlarla dolu dünyası, inanma özelliği ve arayışları, bu mutlak hakikati her zaman ve zeminde gündemde tutar. Çünkü Allah (c.c.) unutulmaz, unutturulmaz… İnsan yaratıcısıyla var olan bir canlıdır. Çünkü hayat, insan için Yaratıcı tarafından var edilmiş; insana bahşedilmiştir. İnsanın canlılığı da, varlığı da, ölümü de yalnız ve yalnız, Yaratıcı’ya bağlıdır. Tüm mevcudat, ancak Allah (c.c.) dilediği için vardır; ancak O dilediğinde yok olur. Allah’ı (c.c.) mutlak varlık kılan, insanı da gölge varlık yapan bu hakikattir. Dertler azaldığı gibi lütuflar da azalabiliyor ya da lütuflar içinde dertler, dertler içinde lütuflar olabiliyor. Hepsi de yaratıcıyı hatırlamakla ölçülen bir sınanmışlık taşıyor. İnsan, başkalarının gözünde vezir iken kendi gözünde rezil olabiliyorken, başkalarının gözünde rezil olduğu hâlde kendi gözünde vezir olabiliyor. Sınanmak böyle bir şey… Bütün alternatifler insanı imtihan zemininde tutuyor; bu o kadar açık ki… İtibar edilen hiçbir şey bu gerçeği değiştiremez. Üstelik hepsi de bir “şok” tadında olabiliyor. Düşündürücü değil mi? Yaşadığımız hayatın bizlere sürekli bir şeyler anlattığını fark edemiyoruz. Ta ki düşünce gafleti denen şeyin ne olduğunu fark edene kadar… Aradaki büyük farka “feraset ve basiret” deniyor. Görüldüğü gibi insan, gayret ve tefekkür farkıyla yine uçlarda geziyor. Birinde güzelliklerle yücelmek, diğerinde nihai noktada “burnu sürtülmek” var. Aslında aradaki farkı fark etmemek mümkün değil. Şuur ve idrak, fark etme kapısını aralıyor. Şuur ve idrak sahibi olmak; tüm “tersleri” “düz” hâle getiren sihirli bir formül gibi. Aslına bakılırsa olağanüstü bir şey… Öyle olmasaydı, tefekküre bu denli övgü payesi verilmezdi. Tefekkür, çok övülen bir özellik… Ve insanın yapısı, evrende gözlemlediğimiz her şey, tefekkür sayesinde bize bir ihtişamı gözlemleyebilmenin kapısını açıyor. Farklı bir gözle hayatın içindeki gerçeği damıtıyoruz. Bu, bilimde, felsefede ve ahlakta da böyle. İnsana ve evrene dair her şeye, tefekkür edilebilme mührü vurulmuş… İnsan, hayatın içinde aktif bir özne olmasaydı bu mümkün olmazdı. Biz merkezli, ben merkezli olarak her şey bizde ve çevremizde gelişiyor. İşte bu nedenle ebediyetle ve ebediyete giden yolda imtihanlarla sınanıyoruz. Ebediyet dahi, insanı düşündüren olağanüstü bir hakikat ve akıllara durgunluk veren bir mucize… “Ebediyet ne demek?” Üzerinde bir an için şöyle bir düşünsenize: “E-be-di-yet… Zamanda ileriye doğru bir sonsuzluk…” Aslında hiç ölmek istemeyen bizlere en yakın kavram ebediyet olmalı… Arzuladığımız bir şey, en çok arzulayacağımız şey… Bir şeye iman etmeden, ona bu denli ümit beslenmez. Çok derdimiz varsa “Nasıl olsa bir gün öleceğiz.” diyerek teselli buluyoruz. Bir gün bitecek bu dertler… Çok büyük bir refah içerisinde ise insan, “Maalesef bir gün bu da bitecek.” diyerek ebediyetle bir şekilde yüzleşmek; içine tam sindiremediyse ebediyetle hesaplaşmak ve fikren mağlup bir şekilde hayatına devam etmek zorunda kalacak. İnsan dünyada kalıcı değil; ama öbür âlem ebedî… Yoktan var edilmek bizi nasıl aşıyorsa ölmemek de bizi öyle aşıyor. Bir kez yaratılıyorsun, sonra ölüp tekrar yaratılıyorsun… Yapana çok mu zor? Aciz insanın düşünce kalıpları, bir yaratıcı için zorluk ve kolaylığın mütalaasını yapamaz; sadece teslim olur… Teslimiyet de insan için bir eylem biçimidir. Yani öyle hareket etmeyi tercih etmek… Teslimiyet içinde olmak… Gaflet çıplaklığını teslimiyet elbisesiyle bir edebe bürümek, hayâlı olmak, şirazeyi aşmamak… Acizliğini bilerek yücelmek; hakkı sahibine teslim eylemek… Sınanmak dedik ya; teslim olarak özgürleşmek… Beden ülkemizde buram buram ruhumuzu hissetmek… Varoluşun gerçek kodlarıyla ebediyet âlemine daha dünyadayken ulvi bir kapı aralamak… Sonra da dudaklardan dökülen iki cümle:
“Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler…”