Şenel İlhan Beyefendi’nin Yanında “Feyz Topluluğunun Dinamikleri”

Hakikat Yolunda…
Şu zamana kadar yazdığımız yazılarda hep dostlarla dertleşircesine içimizi döktük. Bizleri yetiştiren bir habitat ortamı var. Söylediğimiz her şey, kendi yaşanmışlıklarımız… Muhasebe kültürümüz bittiği an, kendi bitmişliğimizi öğreten bir kültürden geliyoruz. Seyyidimiz, Efendimiz ilim irfan ve hikmet ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin hayatımıza nazikçe kazıdığı bir “iz” bu. “Her tarafınız kazık dolu, çıkarmaya kalksam canınız yanıyor. Eski Magirus arabalar gibisiniz, itmeyince de gitmiyorsunuz” derdi. Zamanla kendi kendimize fırça atmayı da öğrendik. Bazen irfan meclisindeki akran ya da dostlardan destek aldık. “Bende ne görüyorsun?” dedik. Bazen de özellikle acımasızca eleştirmeyi seven “tatlı dilli (!) dostlara” sorduk… Biraz canımız yansa da “Bende onun söylediklerinden daha fazlası var” dedik içten içe… Hiç olmazsa böyle yol almayı denedik. Davulun tokmağı bizim elimize geçince biz de vurduk tabii… Eh, ne de olsa bizim nefsimiz de hamdı… Zaman ilerledikçe, bu muhasebeleri ehline yaptırmanın daha uygun olduğunu, buna daha çok ihtiyacımız olduğunu fark ettik. Aslında bir düşünce evreninde kendimizi arıyorduk. Biliyorduk, dişini sıkan kazanacak ve yol alacaktı. Birbirimizin gizlisini de çok araştırmadık doğrusu. Yani herkese de bir “terapist payesi” vermedik. Yine de hani ne derler: “Biz 40 kişiyiz ve birbirimizi biliriz…” Nefis hastalıklarının da dahil edildiği bir grup terapisi gibiydi ortamımız. Bütün bu çabalar, buzdağının yalnızca su üstündeki kısmını; yani işin kabasını ortaya çıkardı. Daha derinlerde, “daha derin mevzular” vardı. “Ariflerin satrancı” dedikleri “yılanlı dama” gibiydi hayatımız… Bu yolda, kavramları bilmeden konu üzerinde düşünemezsiniz bile. Seyyidimizin üst düzey sohbetleri sayesinde bu kavramları kabımız kadarıyla içselleştirdik. “Hased nedir? Kibir nasıldır? Ucb ne anlama geliyor? Zillet nedir? Tevazu ve vakar nasıl anlaşılmalı? Müsbet benlik deyince ne anlamalıyız? Tüm bunların birbiriyle olan irtibatı nasıldır?” gibi soru ve sorunların “kendi benimizde” nasıl karşılık bulduğunu anlamaya çalıştık. Doğrusu, Seyyidimizin merhametli ve bir o kadar da ciddi eğitmen / mürşid / arif / bilge tarzı olmasaydı, bu kavramların ne kabuğuna ne de özüne yaklaşamazdık…” Tüm bu çabalar bizde belirsiz bir mahviyet duygusunun ötesinde, varoluşsal bir benlik ve kimlik oluşturdu. “Yeryüzünde Allah’ın (c.c.) razı olacağı kullar” kıvamında bir topluluk olmaktı derdimiz. Kendimize itiraf etmesek de çok farkında olmasak da işin fotoğrafı buydu. Bu sayede, ortak acılar çeken, ortak sevinçleri olan insanlar olarak birbirimizi sevmeyi öğrendik. Birbirimize acımayı öğrendik. Ayaküstü yapılan sohbetlerimiz dahi bu konulardan oluşuyordu. Önce başkalarına anlatma çabası içinde oluşumuz, “sen kimsin?” demeyi de unutturmadı bize. Sonunda iş dönüp dolaşıp bize gelecekti; er ya da geç bu konularla yüzleşecektik, yüzleşmek zorundaydık… Bazen rahmani rüyalar yetişti imdadımıza, bazen o güzel Allah dostunun / Seyyidimizin uyarısı… Biliyorduk ve anlıyorduk ki, bizi bir bilen vardı, bir gören, koruyan, kollayan; hayatın içinde dinamik bir şekilde önümüze sınavlar açan… Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” dediği inceliği kendi üzerimizde, yani hayatın içinde görerek, hissederek “Nefsini bilen Rabbini bilir.” hakikatiyle yol almakmış meğer asıl mesele. Kitaplarda yazılanlar yaşayacaklarımıza işaret eden bazı ipuçları imiş; yazanlar da bireysel tecrübelerini paylaşmışlar… Gazâli’nin İhyâ’sının 3. cildi nefis hastalıklarından bahsediyordu. Abdulkadir Geylani’nin Fethu’r Rabbani’si amelî tasavvuf klasiği harika bir kitaptı. Mektubât-ı Rabbâni, zirveleri gösteriyordu. Böyle başladık… Fakat hiçbir şey, Seyyidimiz Şenel İlhan Beyefendi’nin dokunuşları kadar güçlü değildi. Birebir, yüz yüze, canlı mı canlı… Sormanıza gerek yoktu; saatlerce anlatırdı… Mübalağasız, saatlerce… Bazen sınav yapardı; en yüksek puanı alana bir de takım elbise… O mecliste, uyarılması gereken birini yeterince uyaracak bütün sözler vardı. Kırılmaca darılmaca yoktu, üzülmek serbest, ne de olsa Allah yolu bu, Necip Fazıl’ın deyimiyle “Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.” Uyarılar bazen rüyalarla gelirdi. Müjdeler de öyle. Haberci rüyalar, ömrümüz boyunca hiç kesilmedi. “Ahir zamanda rüyalar mübeşşirat ve müjde…” değil miydi? Canlı canlı yaşıyorduk işte. Günlük hayata, bir şeyi yapıp yapmamaya, ilerlediğimiz yoldaki durumumuza işaret eden yüzlerce rüya görülmüş ve bizler de tabirleriyle birlikte dinlemiştik. Tabir eden mi? Hz. Yusuf misali, Allah vergisi bir kabiliyetti Seyyidimiz… Hayran olmamak mümkün değildi. Bir rüya dili vardı ve o, şifrelerini çok iyi biliyordu. Rüyaların rahmani, şeytani, nefsani ya da psikolojik olanlarını çok iyi ayırt ederdi. Gün geçmesin ki, herhangi birimiz hakkında bir rüya, bir haber olmasın… Kendinizi kandırmanız ya da oyalamanız mümkün olmayan müthiş bir ortam… Tabii ki, kabiliyetler boy boy, olaylar perde perde, hastalıklar ortadaydı… İşin başı muhabbetle yol alınan bir ortamdı. Daha sonra manevi realiteler keskin birer bıçak gibi gelmeye başladı. Kabımız genişlerken acı da çektik, muhabbet de vardı. Kabuk değiştikçe öz, öz değiştikçe kabuk değişiyordu. Artık kendimizi günlük hayatın içinde verilen görevlere olan iştiyakımız ile ölçüp biçmeye başladık. Yani nefis hastalıklarımızı, becerilerimizi, kabımızı ve potansiyelimizi yapılacak hizmetlere uyum sağlama becerilerimizde aramaya başladık. Var mısın, yok musun? Azmin, sevgin, aşkın, tembelliğin, direncin nasıl? Ne de olsa iltifat, lütuf, hikmet, gayrete tabi idi. Allah’ı anlatmak için çıktığın yolda kapı kapı dolaşmak vardı. Herkesle yüzleşecek cesaret gerekiyordu. Reddedildiğinde üzülmeyecektin… Riyanı, kibrini böylelikle pratik olarak gözden geçirme imkânı oluyordu. Böylece, önümüze binbir çeşit sınavlar açıla açıla yol almaya çalıştık. Bir taraftan yetişme bozukluklarımızla yüzleşiyorduk, bir yandan da nefis hastalıklarımızla… Kısacası iş gittikçe zorlaşıyor; her geçen gün nefsin direncini göre göre yaşıyorduk. Böyle bir ortamda zikirsiz, şükürsüz, sabırsız, tevekkülsüz yaşamak mümkün değildi. Sabrı, tevekkülü, rızayı nasıl öğrenecektik ki? “Kâl değil hâl boyutu” alabildiğince hayatın içindeydi ve hep vardı. Özellikle Seyyidimizin varlığı, ardı arkası kesilmeyen feyzli gecelerin görünür bir sebebiydi. O olmasa ayakta kalamaz, bu yollarda yürüyemezdik… Teselli, ümit, gayret ve dinamizm kaynağımızdı. Topluca sürüklenmemizi neye bağlayabiliriz? Öğreten de uygulatan da O idi… Onun yanında durağanlık, eylemsizlik mümkün değildi… Zaman içinde, “Bizi Seyyidimizle niçin bu kadar geç tanıştırdınız?” diyen yenilerin sayısı epeyce arttı. Ve halka halka yetişkinlerden oluşan bir topluluk meydana geldi. Kıymetli büyüğümüze ne kadar teşekkür etsek ne kadar dua etsek azdır. Kadir kıymet bilmek, bunu gerektirir. Üstelik hiçbir sosyal izolasyona uğramadan, toplumdan kopmadan, halk içinde Hak ile beraber, başkalarının dertleriyle alabildiğince ilgili, bilgili ve entelektüel bir topluluk… Halka halka hepimizi, eşimizden çocuklarımıza, bizzat kendimize kadar yetiştiren O’dur. Zaman zaman rahmani rüyalarla ölmüşlerimize bile faydasının olduğunu, ölmüşlerimizin doğrudan ondan faydalandığını görmüş; bunu bizlere göstermişlerdir.
Bu yollarda sebat etmek için insanın kendini tanıması, insana kendisinin tanıttırılması gerekiyor. Biz, işe akıl duruluğu ile başladık. Vesvese, şüphe, otomatik düşünceler, kuvve-i hayaliye, kuvve-i vehmiye; davranışlarınıza ve duygularınıza sahip çıkmak, kendi düşüncelerinizi dahi yönlendirmek vs. Uç günah taleplerinde nasıl hareket edeceğimizi ve nasıl düşüneceğimizi öğrendik. Allah’ın (c.c.) yardımı olmadan kim nefsini yenebilirdi ki?
Nefisle mücadelenin sadece zihinsel diyalektiklerle mümkün olmadığını, zikir yapmadan bu yolların aşılamayacağını zaten biliyor ve uyguluyorduk. Allah’ın yardımı olmadan hiç kimse nefsini yenemezdi. Duygularımıza sahip çıkmayı, duygularımızı eğitmeyi, hatta sadece davranışlarımıza değil düşüncelerimize de yön vermemiz gerektiğini kendisinden öğrendik. İradenin ne kadar kıymetli, adalet duygusunun ne kadar önemli, metodik düşünmenin, metodik bir şüpheye sahip olmanın niçin önemli olduğunu, tahkiki imanın ne anlama geldiğini bizler Seyyidimiz sayesinde öğrendik. Pek çok insan merak ediyor: “Niçin bu kadar çok seviyorsunuz Şenel İlhan Beyefendi’yi?” diyorlar… Ne dersiniz? Anlattıklarım yetmez mi?
Bir tane insan evladı çıksın desin ki; “Arkadaş, bende hased var, kibir var, riya var; kendime bir makam biçtim, sevgi özürlüyüm, değer-takdir duygum bozulmuş, o yüzden sevemiyorum, bu konuyla ilgilenmeyecek kadar da künt ve hantalım, kendimden daha büyük bir kimse tanımıyorum!” Var mı itiraf etmek isteyen, dürüstçe söyleyen… Varsa eğer böyle bir babayiğit, seyr-i sülûğu yeni başlamış demektir. Tebrik ederim… Biz, çevremizde olan biten her şeyin farkındayız; güzel hizmet eden herkesi büyük bir hayranlık ve dua ile takip ediyor, takdir ediyoruz. Etmemekten de Allah’a sığınırız. Ya siz?..
Allah’a emanet olun…