Gönül Kırmamak ve İnsan İlişkilerinde Zarafet / Hayati İnanç

“Dil şikest olanlar hasmullah olur.” sözüyle özetlenen “gönül kırmak” üzerine neler söylemek istersiniz?
Eskiler arasında şöyle bir söz vardır: “Dil şikest edenler hasmullah olur.” Gönül kıranlar Allah’ın hasmı olur. Çok ağır bir ifade değil mi? Gönül-Kalp: Allah’ın evidir. Yine eskiler, kalp için: Carullah der, Allah’ın komşusu. O yüzden bu konuda hassasiyet had safhada olmalı. Kalp kırmamak için ne mümkünse yapmalı, bu hususta azami dikkat gösterilmelidir; çünkü çok tehlikeli bir alan. Âcizin, zavallının kalbini kırmanın, hele hele haksız yere kalbini kırmanın ne kadar tehlikeli olduğu bize gösteriliyor. Kırmak o kadar tehlikeli iken sevindirmek de o kadar kıymetli. İnsan, buna dikkat edebildiği zaman zaten her şey değişecek. Bizler iyice hoyrat olduk, bir de bunu haklılık maskesiyle örtmeye çalışarak “ne yaptım ki!” diyerek, düşünmeden kalp kırar olduk. İyi de kalp çelikten yapılmış değil ki, beton değil ki… İncedir, hassastır, narindir, çabuk kırılır. Bir bakış ya da bir yok sayma, bir selam eksikliği… Dost kazanmakla düşman kazanmak arasında ince bir çizgi vardır, adına da “üslup” demişler. Bu bir üslup meselesidir. Kendimizi muhatabın yerine koyarak “Ben olsam nasıl düşünür, nasıl hissederdim?” diyerek kalp kırma noktasında dikkat etmeliyiz.
“Gönül sultanı hazer kıl, kırma kalbin kimsenin canını incitme, Esir-i gurbet-i nalan olan insanı incitme.” Muhatabın insandır, insan da esir-i gurbet-i nalan: Yani gözü yaşlı, boynu bükük, gurbet diyarında yaşayan bir esir gibidir; Onu incitme diyor. “Tarik-ı aşkta biçareyi hicranı incitme.” Aşk yolunda yolcusun, ayrılık sebebiyle biçare olan, çaresiz olan insanı, zavallıyı incitme. Yani muhatabın da sen de zavallısın, onu iyi anlamak lazım. Bazı görüşmelerde ters bir durum olur, akşama kadar tesirinden kurtulamazsınız; bazen günlerce yorgun, bitkin halde perişan olursunuz. Ya da tersi de varittir. Karşınızdaki kişiden güzel, olumlu, uygun bir yaklaşım görseniz moraliniz yükselir, neşeniz açılır, içinizde güller açar. Düşünsenize buna siz sebep olsanız kim bilir neler kazanırsınız? Belki o kişinin yaptığı onca hayrın ortağı oldunuz çünkü bu iyiliği siz sağladınız, o depoyu siz doldurdunuz ki bu zor değildir. Masraflı da değildir. Samimi bir tebessüm, güzel bir selamlaşma, olumlu bir yaklaşım yeterli olur çoğu kez. İşte bu kalp kırma noktasında dikkatli olmaya ve bu inceliğe bizi davet ediyorlar.
“Sabır kıl her belaya, hane-i Rahman’ı incitme.” Yine burada da Hane-i Rahman: Allah’ın evi demek; yine kalbi kastediyor. Her belaya sabret ama Allah’ın evi olan kalbi incitme. “Felekte hâsılı insan isen bir canı incitme, günahkâr olma fahr-ı âlemi zişanı incitme.” Çok hassas, çok kritik bir mana görünüyor burada. Özetle diyor ki: “Felekte hâsılı insan isen bir canı incitme.” Eğer insan isen canı incitme fakat sonra söylediği şey çok ilginç: “Felekte hâsılı insan isen bir canı incitme ama günahkâr olma fahr-ı âlemi zişanı incitme.” Bu yapacağın şey, yani kalp kırma işi: Allah göstermesin kalp kırma durumu Fahr-ı Âlemi Zişanı (s.a.v.) incitebilir. Ona dikkat et diyor. İşte burası çok kritik. Çünkü “O benim ümmetimdi, o bana tabiydi, bunu neden düşünmedin?” diye bir suale muhatap olma ihtimali var. Ona dikkat et diyor. İşleyeceğin o günah seninle sınırlı kalmıyor. Sahibi var, iki cihan güneşi (s.a.v.) Efendimiz: “O benim ümmetim.” diyor ki ümmetine karşı son derece şefkatlidir ve bu, ayetle de sabittir. O’nun muhatabı olmak gibi bir risk var.
Tüm bu kötü ahlakların altında kibir var diyebilir miyiz?
Esasen insan Allah’ı ve ölümü unuttuğu zaman, bir başka deyişle kibre kapıldığı zaman, kendini bir şey zannettiği zaman kalp kırar. Ölümü düşünen nasıl kırıcı olabilir ki? Toprağın altına gideceksin. Bugün değilse yarın. Allah seni görüyor, her halini biliyor. O kalp nasıl kibre kapılabilir, kibre saplanabilir? Yani sebep gaflettir aslında. İnsanın kibre kapılmasıdır. Allah’ı unutma, ölümü unutma. Yaptığın iyiliği unut, gördüğün kötülüğü unut. Hatırdan çıkarılmazsa bunlar, insan ne olduğunu unutmazsa kalp kırmaktan da kurtulur, uzaklaşır. “Nasılsa gideceğiz.” der. Boynu bükük olur. “Sabır kıl her belaya hane-i Rahman’ı incitme, felekte hâsılı insan isen bir canı incitme, günahkâr olma fahr-ı âlemi zişanı incitme. Gırrelenmez ruz-ı ikbalin görüp ehli hıret. Her günü bir kadr eder takip, her septi ehad. Seyl-i mevt ettik de berbat ömrü baht etmez medet. Böyle ateş meşrep olma, hak olur bir gün ceset. Müstakim ol Hazreti Allah utandırmaz seni.” Şairimiz akıllı olan, gurura kapılmaz diyor. Çünkü bilir ki her günün gecesi var. Her cumartesiden sonra pazar var. Bugün işim iyi, başarılıyım filan ama bunun yarını var. Dükkân kapatılacak, kepenk inecek. O anı hatırlar, düşünür. “Gırrelenmez” yani gurur etmez diyor. Ecel seli geldiği zaman bahtın sana faydası olmaz. “Seyl-i mevt ettik de berbat ömrü baht etmez medet.” Ve çok kritik bir mısra ile insanın hikâyesini özetleyivermiş. Böyle ateş meşrep olma, hak olur bir gün ceset. Ateş ile toprağı karşılaştırıyor. İblistir ateş meşrep olan, ateş gibi olma, sen topraktan geldin. Bedenin bir gün toprak olacak. Böyle ateş gibi davranma, o iblisin ahlakıdır. “Ceset bir gün hak olur.” yani toprak olur. “Müstakim ol Hazreti Allah utandırmaz seni.” Doğru ol, Allah seni utandırmaz diyor. Davranış tarzını bundan daha güzel daha net nasıl açıklasın şair? Ya ateş gibi ya toprak gibi, yani ya iblis gibi ya Âdem (as) gibi. Sen Âdemoğlusun, topraktan geldin. Toprak sana her gün fısıltı halinde şunu demekte: “Üstümde hava atıyorsun ama gelince anlaşırız.” Toprağın bu mesajını almalı insan. İşte kırıcı olmaktan, kalp kırmaktan da kurtaracak olan odur. Öncelikle ve özellikle Allah’ı unutma, ölümü unutma.
Halk arasında çok bilinen “Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim.” atasözünün karşılığı nedir?
Denilir ki her sabah insanın üç sistemi, aralarında sohbet ederler: Biri kalptir, biri dildir, biri diğer bütün uzuvlardır. Dikkat ederseniz diğer bütün uzuvlar bir tarafta, kalp önemi itibarıyla başka bir tarafta, dil de müstakil bir başka tarafta. Hepsi dile yalvarırlarmış: “Gözünü seveyim, yanlış yapma. Bak ne olursa senden oluyor. Kendini de bizi de yakma.” İnsana her şey dilinden geliyor. İyilik de, kötülük de... Sultan 3. Murat merhum, 12. Osmanlı Sultanı, Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu, en esaslı divanlardan birinin sahibidir. Osmanlı Sultanlarının hemen hepsi şairdir ama bu divanlar arasında şöyle bir sıralama yapılsa mutlaka üçüncü sırada gelir, 3. Murat esaslı bir şairdir. “Yeğ tutarsa ger zebân, ser dahî tutar karar. Ne gelirse nîk ü bed her kişiye dilden durur.” diyor. Eğer dilin herhangi bir şeyi öne çıkarırsa “Yeği tutarsa” ondan fazlaca bahsederek ona değer atfederse, elinde olmayarak kalbin oraya bağlanır. Andığın şeyin kölesi olursun, diyor. Çünkü insan tabiatı gereği sevdiğini anar, andığını sever. Anmak: Türkçe bir kelimedir, Farsçadaki karşılığı: “Yâd etmek.” Arapça karşılığı: “Zikir”. Peki, zikir nedir? En büyük, en önemli, en devamlı ibadetimiz. Öyle tavsiye ediliyor ki, “Kalpler ancak zikirle rahat bulur.” Ancak zikirle, Allah’ın zikriyle… Muazzam bir işaret var burada. Yani diline aldığın şey, sana rehberlik ediyor. “Yeği tutarsa ger zeban...” “Zeban” Farsçada: Dil demektir. “Ser dahi tutar karar...” Baş oraya bağlanır, diyor. Andığın yere bağlanırsın. “Ne gelirse nîk ü bed ...” Nîk ü bed: İyi ve kötü demek, “Ne gelirse nîk ü bed, her kişiye dilden durur.” Buradaki dil: “lisan” anlamında değil, ağzımızdaki kemiksiz et parçası anlamındadır. Ona dikkat edilmesi gerekiyor. Bakın hayatınıza, siz de fark edeceksiniz; çektiğimiz bütün sıkıntıların yarısı yediğimizden, yarısı dediğimizden. Yani mesele, şu ağıza sahip çıkmak. Yediklerimiz sağlığa aykırı olmasın, helal olsun, temiz olsun, güzel olsun ki, insan yediğinden ibarettir. Bir de oradan çıkan sözler... Ağızdan çıkan söz o kadar önemli tutulmuş, bunun üzerinde o kadar çok durulmuştur. İmanın tarifi yapılırken: “Dil ile ikrar, kalp ile tasdik” denir, yani söylemek bu derece önemli. Şair Haşmet’in -ismi gibi haşmetli şairin- şu beyti muhteşem, karşılaştığım zaman, şeker bulmuş çocuk gibi sevinmiştim, biliyor musunuz? İnsan arayınca, peşine düşünce böyle şeyler buluyor, yani eğlencelidir de, tavsiye ederim. Bir dostuma hastalığı sebebiyle kitap hediye götürmüştüm, kitabı vermeden önce “Ne çıkacak?” diye bir sayfasını açıverdim, nasılsa her sayfada beyitler var. Hilmi Soykut’un “Unutulmaz Mısraları” çok zengin bir külliyattır. Altı yedi asır içinde gelip geçen şairlerimizden örnekler verilerek gayet güzel bir içerik hazırlanmış. Karşıma çıkan beyitte: “Siper-endâz-ı acze hasmı tîg-ı hûn-feşân çekmez. Hamûşân-ı edeb endîşe-i zahm-ı zebân çekmez.” Konuyu merak edenler “çekmez” redifli gazellerin peşine düşseler, onları bir ömür eğlendirir, zenginleştirir, kazandırır. Ben okuduğum beytin anlamını vereyim. Önce bize; savaştan, harpten bir misal veriyor. “Siper-endâz-ı acze hasmı tîg-ı hûn-feşân çekmez.” Acizlikle sipere sığınmış olan askere hasmı, can düşmanı olsa dahi, kan saçan kılıcını çekmez, siperde olana, can düşmanı bile saldırmaz, diyor. Peki, bu örneği niye veriyor? “ Hamûşân-ı edeb endîşe-i zahm-ı zebân çekmez “ Edeple dilini tutup susan kişi, dil yarası korkusu çekmez, diyor. Tabii susan birisine çok fazla saldırılmaz değil mi? Sözlü saldırı kime olur? Konuşana olur, ağzını açana olur. İnsanı balığa benzetmiş birisi de, çok hoşuma gitti. “İnsan, balık gibidir; Ağzını açmadıkça, olta riski yoktur.”
Ağzını açmazsa oltaya yakalanmaz, hadi biraz da abartarak söyleyeyim; her sözün hayati tehlikesi var. Başka şeyleri telafi edebilirsiniz, bir yolu vardır ama söz; ağzınızdan çıkana kadar sizin hâkimiyetinizde, çıktıktan sonra ise siz onun mahkûmusunuz. Geri almak mümkün değil. O halde iyi düşünün, esasen yaratılışımızda da bu yok mu? İki kulağımız, bir ağzımız var. “İki dinle, bir söyle” diye yani insanın sınırı o. Boğaz dokuz boğum, dokuz düşün, bir söyle. Yani ne kadar az, ne kadar dikkatli, özenerek konuşulursa o kadar iyi. Hakikaten dil yarası bitip tükenir dert değil. Hem cemiyeti ifsat ediyor hem bizi huzursuz ediyor. Kalp kırıyoruz, bazen ne yaptığımızı anlayınca da üzülüyoruz tabii, kolay değil. Kalp; bir kelimeyle kırılır, incedir, zariftir, nahiftir, başka şeye benzemez. Ama düzeltmek için bazen yüzlerce sayfa yetmeyebilir. O yüzden baştan hesabı yapılmalı, düzgün konuşmaya ve neyi andığını ince ince düşünmeye dikkat etmeli.
Yunus Emre der ki: “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz.” Bundan yola çıkarak, aile içindeki ilişkilere de değinebilir miyiz?
Yunus Emre’nin bu şiirinde: “Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini bu cihan cehennemini, sekiz cennet ide bir söz.” der. Yani söz: Cehennemi cennete çevirir diyor. O derece kıymetli. Savaşı bitirir, sulhu sağlar veya başlatır. “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” Baş gider söz sebebiyle. “Ağulu aşı”, zehirli aşı, “bal ile yağ ede bir söz.” Yani zehirli, öldürücü yemeği bile bal eder, yağ eder, tatlı hale getirir diyor. Sorduğunuz gibi, özellikle aile içinde en az dikkat ettiğimiz konuşma ortamı, iletişim ortamıdır. Başka insanlara karşı nazik, hatta abartılı biçimde nazik davranıp da bütün ömrünü beraber geçirdiğin, dünyayı beraber geçirdiğin, ahirette de ilk hesap konusu olan hayat arkadaşına veya çocuklarına, diğer aile efradına karşı hoyrat, dikkatsiz davrandıktan sonra pişman olmak pek toparlamıyor. Aynı şeyi ifade ederken kullandığınız bir sözde öyle bir hata yaparsınız ki, güzellik çirkinliğe döner. Allah korusun. Kestirir yani, başı kestirir. Çok güzel bir menkıbe vardır. Sultan rüya görmüş ve tabirini istemiş. “Muabbir” diyorlar onlara, “tabirci” yani bu işi özel bir ilim ile tahsil etmiş adam demek. Sarayda bu işi yapan iki kişi varmış. Birinci tabirci: “Üzgünüm Sultanım, bütün yakınlarınızın ölüm acısını yaşayacaksınız.” demiş ve padişah tarafından çok ağır bir cezaya çarptırılmış. Bu kez ikinci tabirciye rüya sorulmuş. Cevap şu: “Sultanım, gözünüz aydın. Bütün akraba-i taallukatınız arasında en uzun ömürlü siz olacaksınız.” Aynı şeyi söylemedi mi? Söyledi ama tatlı bir şekilde söyledi. “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” İkinci tabirci muazzam hediyelerle taltif edilmiş. Meseleyi ortaya koyuş biçimimiz, ifade ediş tarzımız bu kadar önemlidir. Yahu sözle iman geliyor, sözle iman gidiyor, var mı ötesi? Hatta demişler ki: “Ya o adam namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, zekât da veriyor, ben biliyorum o adamı, ehli takva. Bir sözle nasıl kâfir olur?” Güzel de kardeşim, bu kişi bir sözle mümin olmadı mı? “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulü.” diyerek iman dairesine girdi. Başka bir sözle de çıkabilir. Yani söz, kişiyi kâfir de yapabiliyor, var mı ötesi? O halde düşman da yapabilir. Her türlü tehlikeye açık hale getirebilir. Düşman kazandırır, hasede fesada sebep olur.
İnsanlarla güzel geçinmek, gönül kırmamak için neler yapmak gerekir?
İnsan medeni bir varlıktır. Diğer insanlarla iletişim halinde olmak zorundadır. İnsan insana muhtaçtır. Şöyle söylemiştir şair:
“Zen merde civan pire, keman tirine muhtac. Eczâ-yı cihan cümlesi birbirine muhtac”
“Zen merde” kadın erkeğe, “Civan pîre” genç ihtiyara, “Keman tirine muhtaç” yay da oka muhtaç. Tabii tersi de varit. Ok yaya muhtaç, erkek kadına muhtaç, ihtiyar gence muhtaç. “Dünyada herkes birbirine muhtaç.” Âlemin bütün cüzlerinde, neresine bakarsan bak, biri birine muhtaç.
Böylece bir hukuk oluşuyor. Ondan bir şey alacaksın, ona bir şey vereceksin, hep temas halinde olacaksın. Anlatırlar ki bir âlim zata talebesi müracaat etmiş. “Efendim, filanca kişi beni üzüyor.” Biraz kırılgan demek ki, onlardan şikâyetçi... Gönül terbiyesinin olduğu yerlerde şikâyet eden de edilen de sevilmez. Üstadı bu şikâyeti duyunca şöyle bir misal vermiş. “Kirpiler soğukta üşümüş, demişler ki: ‘Bir araya gelelim de ısınalım, soğuktan korunalım.’ Fakat birbirlerine yaklaşınca kirpilerden birisi bağırmış ‘Dikenin bana batıyor!’ demiş. Öbürü de demiş ki ‘Senin dikenin de bana batıyor!’ ” Sen yanındakinden şikâyetçisin ama o da senden şikâyetçi. Yani hem rahatsızlık veriyorsun hem rahatsız ediyorsun. İşte bir arada olmak yanında bunları getiriyor. Buna tahammül etmek de bir hüner. Kolay değil tabii ama bu bir imtihan vesilesi. İmam-ı Rabbani Hz. bir talebesine yazdığı mektupta “Sizin için en büyük nimet orada bulunanların verdiği sıkıntıya tahammül etmek ama siz bunu istemiyor, bundan kaçıyorsunuz. Oradan uzaklaşmanıza izin verilebilir amma daha iyi yol orada kalıp sabır ve tahammül etmektir.” diyor.
Bu bizim için her zaman geçerli bir şey. Yani bazen deriz ki, “başka bir yere gitsem, buradan ayrılsam, rahatsızım” vs. Fakat biraz dikkat edebilsek aslında rahatsızlık kendimizde. Bir kuş varmış, belki de masal kuşu. Bu kuşun vücudundan bir koku yayılır, kötü kokarmış. Yavru kuş annesine demiş ki: “Anneciğim, yuvamız kötü kokuyor, yerimizi değiştirelim mi?” Annesi de: “Yavrum biz nereye gitsek orayı kokuturuz. Problem bizde.”
İnsanın bunu idrak etmesi, başkalarından rahatsızlıktan şikâyet etmek yerine “Acaba ben başkalarına nasıl rahatsızlık veriyorum ya da veriyor olabilir miyim?” demesi erdemdir, fazilettir; zordur ama gereklidir. Böyle imtihan olunuyoruz. Yani bu aslında bir nevi seyr-ü sülûktur. Yani manevi yolculuktur. Bu şekilde olgunlaşır insan, günahlarından arınır. Belki şunu da bilmekte fayda var. Yakınlarından gelen, insanlardan gelen sıkıntılar ona günahları sebebiyle gelmektedir. Ama ceza olarak değil, günahlarını temizlemek için bir fırsat olarak verilir bunu anlamak lazım. Çünkü bir karşılığı var. Eğer ahirete kalırsa bunun karşılığı acı, çok acı… Allah mümin kulunun ahirette sıkıntı çekmesini istemediğinden küçücük, daracık, kısacık dünya hayatında başka vesilelerle o kiri, pası temizlemek için bize fırsat veriyor aslında.
Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri şöyle anlatır. “Baktım bir adam eline sopayı almış, halıyı dövüyor. Zannettim ki; halıya kızmış, ceza veriyor, sonra baktım öyle değil. Tozunu temizlemek için vuruyor.” Çünkü halı saraya serilecek. Tozlu olarak da oraya serilemez. O halde o tozu temizlemek için lazım olan şey sopa, halıcı da bunu yapıyor. Saraya girmesini temin ediyor, sağlıyor, iyilik yapıyor aslında. Eğer halıcı bu temizliği başka bir yolla sağlarsa, mesela deterjanla yıkamakla olabilir… Yani tövbeyle istiğfarla, o zaman sopaya lüzum kalmaz. Sopayı bir kenara bırakır, bir daha da eline almaz. Bir sıkıntı geldiğinde anlamalıyız ki, onu davet eden bir günahımız var. Bundan temizlenmeliyiz. Bu bir ihtardır, bu bir ikazdır, bu bir uyarıdır. Tövbe istiğfar da tam olarak bunun içindir.
Peki, ailemizle ve çevremizle iyi geçinmek için dikkat etmemiz gerekenler nelerdir?
Özellikle aile efradıyla, eş, çocuklar ile geçim sıkıntısı yaşadığımız esnada bunu hatırlamak çok önemli. Hatırlamazlarsa eğer kızar, köpürür, birilerini suçlar, günaha girer de farkına bile varmazlar.
Trafikte birisi seni üzdü, yanlış yaptı, zora soktu diyelim aslında o senin gördüğün, senin bildiğin… Onun bir de arka planı var. Yani kendiliğinden hiçbir şey olmaz. Vardır bir yanlışın, düzeltmeye muhtaç bir vaziyetin, fırsat bil!
Biri kalbini kırdığı zaman sövüp saymak yerine, bağırıp çağırmak, kızmak yerine bunun dua etmek için bir fırsat olduğunu da hatırla. Kalbi kırılanın duası çabuk kabul edilir. Yutulan şeylerin en hayırlısı öfkedir. İnsan o anda öfkesini yutar, öfkesine hâkim olur da dua ederse istediği şeye çok çabuk kavuşur. Bu, kaçırılmayacak fırsattır.
“Sen usandırma eli, el de usandırmaz seni.
Hilekârlık eyleme kimse, dolandırmaz seni.
Dest-i â’dâdan soğuk su içme kandırmaz seni.
Korkma düşmandan ki ateş olsa yandırmaz seni.
Müstakim ol Hazret-i Allah, utandırmaz seni.”
Said Paşa bu mısralarda sen fenalık yapma, kimse sana zarar vermez demek istiyor.
Yine, “Yine bir tir bana kendi tirkeşimdendir.” diyor Şair Nabi. Yani ok yedim fakat baktım ki; bu benim kendi okummuş, sebep benmişim, benden dolayıymış…
“Kişi noksânını bilmek gibi irfan olmaz.” der Muallim Naci.
İnsanlarla temas ve kurulan ilişkiler ise bunun turnusol kâğıdıdır ve imtihan şeklidir. Görünüşe bakarsan aldanırsın, kendini hep haklı görür, yorulursun, ömrün boyunca dava edersin, ispat etmeye çalışırsın fakat ele hiçbir şey geçmez. “Bendendir.” der çekilirsen, “Kusura bakma.” der elini uzatırsan her zaman kazanan sen olursun. İnsan ilişkileri, onlara mülayim davrandığınız takdirde kazanabileceğiniz şeylerdir. Çünkü o Allah’ın kuludur. Olaya öyle yaklaşılır, öyle bakılırsa zaten mesele kökten çözülür. Karşınızda falan isimli filanca, şöyle bir kişi var gibi düşünmeyin; Allah’ın kulu neticede. Ona yapacağınız muamele sahibine, malikine hürmetinizden dolayıdır ve bu size inanılmayacak derecede kazançlar sağlar. Hiç unutmamak lazım, bizi üzen bütün durumlarda, bunları hatırlamamız bize kazandıracaktır vesselam.