Bir Nazar, Bir Teveccüh ve Bir Tasarrufla Allah Dostu Olmak Bile Mümkün / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İslam’ın ruhunu anlamaya ve onu ihsan ve ihlasla yaşamaya vesile olan olmazsa olmaz bazı manevi değerler var ki, maalesef günümüz Müslümanlarının kahir ekseriyeti, bu kavramları bilmekten, anlamaktan ve yaşamaktan bihaberdirler. Bu değerler feyz, inikas, teveccüh, tasarruf, nazar gibi kelimelerle ifade edilen çok önemli manevi değerlerdir. Açıkçası bu değerlerin tesir ve yardımları olmadan asla İslam dini gerçek güzelliği ile anlaşılamaz ve asıl ruhuyla yaşanamaz. Nitekim bu değerlerden habersiz Müslümanlar İslam’ı sadece yüzeysel olarak yaşayan ve özündeki sevgiden, ihlastan, aşktan, tevekkül ve teslimiyetten, insanın gönlüne verdiği huzur, sekînet ve lezzetten habersiz Müslümanlardır. Aslında bu değerler Hz.Peygamber’in (s.a.v.) mürşidliğinde asr-ı saâdette yaşanan ve bu nedenle sahabeyi diğer tüm ümmetin üstüne taşıyan değerlerdir ki, bunun bilinmesi ve fark edilmesi gerekir. Dolayısıyla bu değerlerin anlamlarını ve ne işe yaradıklarını en azından kısaca açıklarsak eminiz ki Müslüman kardeşlerimiz bunlarla ne demek istediğimizi ve ne kadar önemli bir konuya parmak bastığımızı anlayacaklardır.
İlk olarak “Feyz Nedir” diyelim ve kısaca bir açıklama getirelim: Feyz kelimesi Arapça; “taşmak, akmak, bollukla gelmek” anlamındadır. Bu yüzden ilâhî feyz, Allah’tan gelen, nur, rahmet veya bilgi akışını ifade eder. Yani feyz, Allah’tan yaratılmış âleme, kesintisiz bir akıştır ki varlığın devamı bu feyzle mümkündür: “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fâtır, 35/41) ayeti bu akışın varlığını ve devamlılığını güzel ifade eder. İnsan kalbi ise ilâhî feyzin kabul yeridir ve ruhun biliş, idrak ve anlayış kapısıdır. Nitekim Kur’an’da “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar.” (A’râf, 7/179) ayeti bu manaya işaret eder. Ve aynı zamanda da bu ayet kalbin marifet (manevi bilgi) için yaratılmış olduğunu ve bunu almaya elverişli yaratıldığını haber verir. Ne var ki ilâhi feyz, kesintisiz olarak üzerimize bir yağmur gibi yağsa da bundan haberi olanlar o kadar azdır ki bu da ümmet adına çok üzüntü verici bir durum ve büyük bir gaflet halidir. İlâhi feyzin farkında olanlar ise gerçekten nasipli olanlar ve kalpleri bunu alacak kadar temiz olanlardır, zira bu feyzi ancak bir kalp temizlendikten sonra hisseder veya almaya elverişli hâle gelir. Nitekim hadiste şöyle buyurulur: “Kul işlediği her günahla kalbinde bir siyah nokta oluşur; tevbe ederse o nokta silinir.” Zira, temiz kalp, feyzin aynasıdır.
İlâhî feyz, kalbe farklı biçimlerde gelir:
1. İlham olarak gelir ki, Gazali “İlham, kalpte doğan ilâhî feyzin sesidir; akıl onu duyar, gönül tanır.” der.
2. Sekînet (huzur) olarak gelir: Feyz bazen bir bilgi değil, bir hâl olarak iner ve kişide ahlaki temizlik ile birlikte sükûnet, teslimiyet ve kalpte itminan oluşturur. “Allah müminlerin kalbine sekîneti indirdi.” (Fetih, 48/4) ayeti de buna işaret eder.
3. Nur olarak gelir: Bu, kalbin iç aydınlanmasıdır. “Allah, göklerin ve yerin nurudur… Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir.” (Nur, 24/35) ayeti de buna işaret eder. Bir kalbin feyzi alabilmesi ve bunun sürekli devam etmesi için üç şey gerekir: 1. Zikir: Kalbi diri tutar; zikredilen isim, kalbe nur indirir. 2. Takvâ: Feyzin önündeki perdeyi kaldırır. 3. Manevi büyüklerle sohbet (manevi temas): Nurlu kalplerin yanındaki kalpler, tıpkı aynalar gibi feyzi birbirine yansıtır.
Şimdi de özellikle sahabeyi değerli ve üstün yapan “İnikas (yansıma) denen manevi şifa vesilesinden bahsedelim: “İnikas kelime olarak “yansıma, aksetme” demektir. Manevi bağlamda inikas, bir kalpteki nurun veya hâlin, başka bir kalbe yansımasıdır. Yani bir velînin kalbinden, talebesinin kalbine bir nur yansır. İmam Gazali bunu şöyle anlatır: “Kalp, saflaştıkça ilâhî nurları yansıtır; bu nurlar da çevresine ışık olur. İşte ashâb-ı kiram, Resûlullah’ın (s.a.v.) nurunun “doğrudan inikasına” mazhar oldu ve kalplerinde bu nurdan bir iz kaldı. Bu iz ise sonraki nesillere ilham ve şifa kaynağı oldu.
“Teveccühe” gelirsek: Teveccüh, kelime olarak “yüzünü dönmek, yönelmek” demektir. Tasavvufî anlamda ise, kalbin bütünüyle Allah’a yönelmesi veya bir mürşidin kalbini talebesine yöneltmesidir. Teveccüh iki yönlü anlam taşır:
1. Kulun Allah’a teveccühü: Kalbin tamamen Hakk’a çevrilmesi, dünyevî meşguliyetlerden arınması.
2. Mürşidin talebesine teveccühü: Mürşidin kalbinden yayılan rahmetin, talebenin kalbini uyandırması.
Gelelim Manevi Tasarrufa (Ruhsal Etki ve İrade Kudreti): “Tasarruf, idare etmek, yönlendirmek” demektir. Manevi tasarruf ise, Allah’ın izin verdiği velî kullarının, kalpler veya hâller üzerinde ilâhî izinle etki sahibi olmasıdır. Bu durum, insanın kendi nefsî gücünden değil, Allah’ın ona lütfettiği bir tecellîden doğar. Velî, Allah’ın “Rahmet eli” gibidir; kendi başına bir kudret değil, ilâhî kudretin yeryüzündeki bir vasıtasıdır.
Nazara gelirsek; Arapçada “nazar”, “bakmak, dikkatle yönelmek, tefekkür etmek” anlamındadır. Ama tasavvufta nazar, sadece fiziksel bir bakış değil, kalbin bir hâlidir. Kalp neye yönelirse, bakış oraya akar; bakış nereye akarsa, feyz oradan geçer. Bu yüzden “müminin nazarı” sıradan bir bakış değildir; o nazar, içinde Allah sevgisini taşıyan bir kalbin nurunu taşır. Hadiste şöyle buyrulur: “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15) Bu hadis, nazarın ilâhî nura mazhar olmuş bir kalbin tecellîsine dönüştüğünü gösterir. Artık o nazar, sadece gözü değil, kalbiyle gören bir ruhu temsil eder.
Nazar ile feyz arasındaki manevi bağa gelince inikas (yansıma) kavramını hatırlayalım: Nur, kalpten kalbe yansır. İşte bu yansımanın en kuvvetli aracı “nazar”dır. Tasavvuf geleneğinde bu, “nazar-ı velî” diye geçer. Yani Allah dostunun bakışı, kalplerde uyanış ve diriliş meydana getirir. İmâm-ı Rabbânî der ki: “Velînin bir bakışı, yıllarca yapılan riyazetten daha etkilidir; çünkü o nazarda Hakk’ın nuru vardır.” Bu söz, insanın kendisinden değil, Allah’ın izniyle cereyan eden bir tecellîyi anlatır. Müminin nazarı, niyetine ve kalp temizliğine göre “ilâhî feyzin taşıyıcısı” hâline gelir.
Bu kısa ve özlü bilgilendirmeden sonra sohbetimize geçecek olursak: Bizim bu sohbet ortamları tabiri caizse işlenen günahlarla kalpte oluşmuş asırlık manevi kirlerin, zulmetlerin temizlendiği, kalp marazlarının tedavi edildiği, nefslerin tezkiye olduğu ortamlardır. Çünkü bu ortamda yukarıda bilgilendirdiğimiz gibi insanı kemale ulaştıran, manen geliştiren vesilelerin hepsi mevcuttur. Yani feyz vardır, teveccüh, tasarruf, inikas vardır; dolayısıyla bu ortamlara sabırla devam eden insanın, Allah dostu olmasının önündeki tek engel ömrü olabilir. Yani ömrü kifayet eden her mümin bu feyz ortamında gelişir, kemale erer. Daha iyi anlaşılması için tekrar edersek, bu sohbet ortamını diğer sıradan sohbet ortamlarından ayrı yapan, farklı kılan tek nitelik bu ortamdaki feyz atmosferidir ve feyzle birlikte devreye giren nazar, manevi tasarruf, teveccüh, inikas gibi manevi şifa sebepleridir. Bu manevi yardımlar olmadan sadece kuru bilgilendirme ile İmâm-ı Rabbânî gibi maneviyata yetenekli bir kişinin dahi manen gelişmesi ve bu gelişmenin kalıcı olması mümkün değildir. Belki bir oranlama ile bunu daha anlaşılır hale getirmek istersek, insanın manen gelişmesinde ilâhî feyzin katkısı %95’ler civarında iken, bilginin veya farkındalığın katkısı ancak %5’lerdedir. Bu yaptığımız sohbetleri vaaz gibi dinlemek veya bir gayrimüslime yapılan sohbet gibi dinlemek değil, bu feyz ortamının farkındalığı içinde, manevi gelişmeye niyet ederek, onu amaçlayarak dinlemek gerekir. Evet, işte böyle ortamlarda sadece ilâhî feyzle gitmeyen bazı köklü kalp marazlarına veya nefis hastalıklarına sohbetin sahibi ehil mürşidler bu defa teveccüh yaparlar ki, en zorlu kalp marazları bile bu teveccühlerle temizlenir ve böylece bu nasipli insanlar manen değişebilir, olgunlaşabilirler.
Teveccüh konusunu biraz açacak olursak, teveccüh 3 çeşittir.
1. Kendilerine izin verildiği için istediği gibi ve istediği zamanda teveccüh edebilen manevi büyüklerin teveccühüdür. Bu teveccühün anlamı şudur ki bazı çok büyük Allah dostlarına, Allah tarafından istediği adama istediği zamanda teveccüh yapma müsaadesi verilmiştir. O zat bir dokunuşta bir kişiyi velîlerin makamına çıkarabilir. Yalnız o zat öyle adaletlidir ki kendi evladı bile olsa eğer o kişi bu makama uygun değilse böyle bir teveccühü yapmaz. Abdülkadir Geylani, İmâm-ı Rabbânî gibi büyükler böyledir. Ahir zamanda da bu yetki Hz. Mehdi’ye verilecek, çünkü Hz. Mehdi çok yüksek derecede ahlak ve adalet sahibidir.
2. Allah izin verdiği sürece teveccüh yapabilenler. Bu velîler her zaman ve her istediklerinde teveccüh yapamaz, izin ister ve bu izne bağlı olarak bu manevi görevi ifa edebilirler.
3. Bilme ve istemeye bağlı olmadan kendinde oluşan bir manevi hal ile teveccüh edenler. Mesela bir Allah dostuna Rabbimiz bir sıfatı ile tecelli eder ve öyle olur ki, o kişiye o an, o sıfat hâkim olur. Buna sıfat teveccühü denir. Mesela bir an “Şâfi” ismi bir kişide tecelli etmiş ise o kişi doğuştan köre dokunsa gözü açılır, en ağır hastaya dokunsa bir anda şifa bulur. Sizlerle ibret ve örnek olsun diye zaman zaman paylaştığım Zafer denen bir arkadaşımızın benim vesilemle tedavi olması bir sıfat teveccühü idi. Mescitte cemaatle namaza duracaktık, bana manen onun göğsüne vur diye seslenildi, daha namaza durmadan onu dışarı çıkarıp göğsüne vurdum, geri namaza durduk. Namazın içinde çok büyük bir rahatsızlığından tedavi olduğunu daha sonra büyük bir sevinç ve şaşkınlıkla itiraf etti ki, bu olaya şahitlik eden içimizde birçok arkadaşımız var.
Teveccühün birçok oluş biçimi vardır, bazılarından bahsedecek olursak, mesela, Nakşiler, Hz. İsa gibi yaparlar. Hz. İsa, çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyip onu canlandırmıştı. (Âl-i İmrân, 3/49) Nakşibendi tarikatının mürşidleri buna benzer şekilde müridin ağzına üfleyerek onun kalbini manen diriltirler. Bazı mürşidler de müridin kalbine başını koyarak veya alnı alına dokundurarak teveccüh yaparlar. Peygamber Efendimiz de (s.a.v.), Hz. Ömer’in sırtını sıvazlayarak teveccüh yapmıştı ki, bu olay şöyle gerçekleşti: Hz. Ömer bir gün Efendimize, “Ya Resulallah nefsimden sonra en çok seni seviyorum!” demişti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun sırtını okşadı, “Ya Ömer, beni her şeyden ve hatta nefsinden de çok sevmelisin!” dedi. Hz. Ömer o an kalbine baktı değişikliği gördü ve “Sizi şimdi nefsimden de daha çok seviyorum, Ya Resulallah” dedi. (Aynî, Umdetü’l-Kârî, 1/144) Efendimizin (s.a.v.) bir dokunuşu ile Hz. Ömer’in duyguları bir anda değişiverdi... Tasarruf da teveccühün bir türüdür, öyle ki 1-2 kişiye tasarruf edilebildiği gibi, sohbetteki adamların hepsine birden tasarruf veya teveccüh yapılması mümkündür.
O halde bilgilerimizi şöyle bir tekrar edersek, benim sohbetlerimi dinlerken bir ateist bir Hristiyan gibi dinlemeyin, Müslüman gibi dinleyin, derim. Peki, ikisi arasındaki fark nedir derseniz, Rabbimiz Kur’an’da “Biz insanoğluna takvâsını ve fücûrunu ilham ettik, kodladık.” (Şems, 91/8) buyuruyor. Müslümanca dinlemek şu ki, nefsimizde her türlü kötülüğü yapabilecek bir yapı var ve bu yapı sadece bu sohbetleri dinlemek ve anlamakla değişmez demektir. Yani daha anlaşılır anlamı, ameliyat olması gereken bir hastanın sadece ilaçla tedavisinin mümkün olmamasıdır. Dolayısıyla bir Allah dostu, önce sohbetle talebesini şuurlandırır, sonra kalbine gelen ilâhî feyzi yansıtarak tedavi eder, bununla da gerekli tedavi mümkün olmazsa manevi ameliyat anlamına gelen teveccüh yapar.
Kur’an’da, her günahtan sonra kalpler zulmet alır deniyor ki, zulmetten temizlenmek için sadece tövbe etmek yetmez, bunun için ayette ayrıca “sadıklarla beraber olun” deniyor. Sadıklarla beraber olan bir kişi bu sohbet ortamına devam ettiği sürece bütün günah kirlerinden ve nefs hastalıklarından zamanla kurtulup Allah dostu bir velî olabilir. Bu durumda yapılacak tek önemli şey böyle büyüklere inanmak ve teslim olmaktır. Yani aklını kullanacaksın, hastanın doktoruna inanıp güvendiği gibi sen de manevi doktoruna güvenip teslim olacaksın. O zaman cimrilik, yalancılık, haset, riya gibi ne kadar kötülüklerin varsa, hepsinden kurtulduğunu göreceksin. İslam’da nefs marazlarına sahip çıkmaya büyük cihat denir; bunların farkında olacak sonra da bu ortamlardan ayrılmayacaksın; kendini tanıyacaksın. Sadece nefsine sahip çıkacaksın; bu yeterli. Kendi başına çokça zikir, çokça ibadetle nefsinden kurtulacağını sanma ki, şeytandan daha çok kim ibadet ve zikir yaptı? İbadetleri nefsini ululamak için yapıp yapmadığını bile bilmiyorsun. Belki de nefsini yüceltmek için kulluk yapıyorsun. Bütün bunları nasıl anlayacağız dersen bunun kolayı bu ortamlarda feyz alıp almadığından, muhabbetinin ve Allah aşkının artıp artmadığından, yüzündeki nurdan anlayacaksın. Bu arada en çok dikkat etmemiz gereken şey de, her zaman kul olduğumuzu hatırlamak ve acziyetimizi asla aklımızdan çıkarmamak olmalı. Bu şekilde gurur ve kibirden kaçınır da acziyetimizi kabul edersek, inanın merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz fazlı kereminden azımızı çok edecektir.
Son olarak sohbetimizi toparlarsak, normal olarak bir insanın bu dünyadaki asıl amacı kendini gerçekleştirmek veya İslami tabirle insân-ı kâmil olmak olmalıdır; zira insan gerçek mutluluğu ancak bu şekilde yakalayabilir. İnsân-ı kâmil şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet itibariyle tam ve ergin olan kişi demektir. Daha önceki sohbetlerimizde bahsettiğimiz Maslow’un temel ihtiyaçlar listesinde en üst sırayı alan ve psikolojide kendini gerçekleştirme veya kendini tamamlama olarak ifade edilen şeyin amacı da budur. Yani insanın gerçek mutluluğu yakalayabilmesi için içsel bir yolculukla ahlâki anlamda artı ve eksilerini fark etmesi, yetenek, bilgi ve beceri itibariyle de kendini tanıyarak, kendi potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyabilmesidir. İşte kıymetini bilene bizim bu sohbet ortamlarımız aynı zamanda insanın kendini gerçekleştirmesi veya tamamlaması için de en uygun ve en doğru ortamlardır. Bu ortamların kıymetini bilmek duasıyla Allah’a emanet olun.
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)