Allah’ın Sevgisinden Mahrum Kalma Kaygısı Takva / Prof. Dr. Seyit Avcı

Takva doğal olarak “kulluk ve Allah korkusu” bağlamında ele alınıyor. Dinin insan-fıtrat ilişkisi bağlamında otantik orijinal bir fonksiyonu olduğu gibi, yine aynı bağlamda kulluğun da fıtratla doğal bir ilişkisi var. Takva açısından baktığımızda “psikolojik kendiliğindenlik” insan aklının zamanla olgunlaşması anlamında bir kavram… “Kul insan” olarak takvanın elde edilmesinde “psikolojik kendiliğindenlik” başlı başına bir tedricenlik alanı. Bu konuyu, takvalı bir kul olmak anlamında, kullukta terakki açısından değerlendirir misiniz? Yani kısacası takvaya psikolojik hazırlığımız, duygulanma biçimimiz ve duygularımız nasıl olmalı? 

“Takva” Arapça “vikaye” kökünden gelen bir kelimedir, koruma ve esirgeme anlamına gelir. Kelimede aynı zamanda korunmak, sakınmak, canı tehlikeli şeylerden korumak kaygılı ve saygılı olmak anlamları da vardır. Takva kelimesi Kur’ân’ın en temel kavramları arasında yer alır. Kur’ân’da bu kelime manevi azaptan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden sakınmak anlamında kullanılır. İbadet ve taat konusunda takva denildi mi bundan ihlas; günah ve mâsiyetler konusunda takva denildi mi bundan da terk ve sakınma manası anlaşılır.(1) Takva sahibi kişiye müttakî denir. “Takî” de aynı anlama gelir. Kelime zamanla temiz ve saf dindarlık manasına kullanılmaya başlandı. İnsanın dış dünyasını temiz tutabilmesinin yolu, onu kir ve pisliklerden uzak tutmaktır. İç dünyasını saf tutabilmesinin yolu da onu günah ve kötülüklerden korumaktır. Kalbi günah ve kötülüklerden korumanın tek yolu da onu Allah korkusuyla doldurmaktır. Kalbe dolan bu korkunun dereceleri vardır. En aşağı derecesi, şüpheli şeylerden çekinmektir ki, buna dini tabirle “verâ” denir. Kalpteki korku daha da artmaya başladığında o duruma başka bir isim verilir: Ona takva denir. Takva en şüpheli şeylerden de kaçınmak ve uzak durmanın adıdır dinde. Buna göre verâ, dağın eteği ise, takva zirvesidir. Takvadaki korku gelecekte hoşlanılmayan bir şeyle karşılaşma düşüncesiyle kalbin yanıp üzülmesidir.(2) Aslında buradaki korku sevgi ve saygı ile karışık bir endişe halidir. İçinde buram buram sevgi kokan bir kaygıdır. Yoksa arslandan korkar gibi bir korku değildir bu. Hak Teâlâ Hazretleri’nin istemediği bir şeyi yapma endişesi taşımak, O’nun sevgisinden mahrum olma kaygısı ile yaşamaktır takva. Bu bakımdan takva, bütün olumsuz davranışlardan uzaklaşma ve kulluğa yakışır bir arınma sürecini başlatmanın genel adıdır. Arınma ve saflaşma süreci içinde şüpheli şeyleri atıp şüphe olmayan şeyleri almaktır, takvanın diğer adı. Berrak olmayan bulanık her türlü ortamdan uzaklaşmak, temizlenip saflaşmaktır.(3) Ünlü sufilerden Ebû Ali Rûzbâri (v.322) takvanın bu şekildeki tanımına dikkat çeker ve der ki: “Takva seni Allah’tan uzaklaştıran şeyden uzak kalmandır.” Buna göre takva sahibi olmak isteyen mümin kendisini Hak’tan uzaklaştıran, O’na yakınlaşmasına engel olan her türlü söz ve davranışlardan geri durmalıdır. Böyle bir manevi duyguya sahip olursa o zaman takva sahibi olur. Kısacası takva, Allah korkusuyla hareket etmek, Allah’a saygı duymaktır. Bilinçli ve duyarlı bir şekilde kulluk görevini yerine getirmektir. Kulluk Allah’a olan saygıyla anlam kazanır. Bunun için takvasız bir hayat düşünülemez. Allah korkusuyla hareket etmek kulluğun temel ilkesidir çünkü. Takvaya dayalı bir hayat anlayışı önemli bir yere sahiptir müminin yaşantısında. 

İnsanın hayatta kendine biçtiği yer ve konumu anlamlandırması için hangi düşünce basamaklarından geçmeli ki takvalı olmak kaçınılmaz olsun? 

Takva en yüksek seviyede ve en bilinçli düzeyde yaratana kulluk etmek demek olduğuna göre değeri yüksek olan şeylerin bedeli de yüksek olur. Allah’a yakın olabilmenin bir bedeli vardır. Takvalı olabilmek için şu basamaklardan geçmelidir. 

1. Şüphelilerden Kaçınma

Şüpheli şeylerden uzak durmak takva sahiplerinin en dikkat etmesi gereken şeylerin başında gelir şüphesiz. Takva, manevi kir olan günahlardan arınma demek olduğuna göre, müminin ilk önce maddi kir olan şüpheli şeylerden arınması gerekir. Çünkü Yüce Mevla temizdir, ancak temizi sever. Temiz olanı ister, temizi kabul eder. Saf olmayan su nasıl bulanık görünürse, midesine helal lokma girmeyen bir insan da manevi açıdan bulanık görünür. Söz ve eylemlerinde hakikatten uzak olduğu gibi, takva sahibinde bulunması gereken hikmet ve ferasetten de uzak olur. Hâlbuki takva en yüksek dini duygudur. Bu yüksek dini duygu bulanıklığı kabul etmez. Saflığı ve berraklığı sever. Temiz olmayı, nezih kalmayı yeğler. Gıda olarak hep helal nimetlerle beslenilmesini ister. Tozlu camdan güzel manzaraların iyi görünmediği gibi, haram ve şüpheli şeylerle beslenen gönül penceresinden de hakikat manzaraları öyle iyi görünmez. Öyle ise her mü’minin yemesinde içmesinde ve günlük işlerinde şüpheli şeylerden uzak durması, şüphe vermeyen şeylere bakması, öncelikli olarak onları alması gerekiyor. Allah’a saygısı en yüksek noktada olan takva sahibi kişinin harama helale hatta yeri geldiği zaman mübah olan şeylere de dikkat etmesi lazım geliyor. 

Haram belli, helal bellidir ama bunların arasında yanardöner bir kumaş gibi insanı aldatan şüpheli şeyler vardır. Bunların ne olduğu tam olarak kestirilemediğinden onlardan sakınmak gerekir. Dibi görünmeyen kaptan su içmek, derinliği bilinmeyen suya dalmak gibidir şüpheli şeyler. Akıbetin ne olacağı belli olmaz çoğu kez. Onun için dalmamak gerekir böyle ne olduğu belli olmayan şeylerin içine. Şüpheli şeyleri Allah için terk etmek, kişinin dinî ciddiyetini ve titizliğini gösterir muhakkak. Değmez üç günlük dünyalık için dini feda etmeye. Yemese, içmese ne olur fani dünyada. Takva sahibi olmak isteyen samimi insanlar bu gibi şeylere sabretmesini öğrenmeli. Ucu bucağı belli olmayan ummanlara dalmamalı. Bulaşmamalı olur olmaz her ortama. Bu şekilde hassas davranırsa mümin ancak o zaman takva sahibi olmaya hak kazanır. Şöyle buyurur takva sahiplerinin önderi Efendimiz Aleyhisselam: “Kişi sakıncalı olan şeylerden korkarak sakıncasız olanları terk etmedikçe takva sahiplerinin derecesine ulaşamaz.”(4) 

Takva sahiplerinin vardığı dereceye kolaylıkla ulaşılmıyor. Oraya varabilmek için uzun uğraşlar, yoğun çabalar gerekiyor. Nefisle ciddi şekilde mücadele etmek lazımdır bu yolda. Yeri gelir Allah’a giden yolda candan vazgeçilir, yeri gelir canan terk edilir. Yeri gelir kepekli undan ekmek yenilir. Yeri gelir bir hurma yemeden terk edilir. Bir hırka, bir lokmadan ne olur denilmez. Eğer Allah’a giden takva yolunda bir dikense o çıkarılıp atılır. Çünkü Allah’a en çok saygılı zat olan Efendimiz Aleyhisselam böyle yaptı hayatında. Ne kadar ihtiyaç içinde olursa olsun hep takva sahiplerine yakışan tarzda yaşadı bu dünyada. İltifat etmedi ona, yüz de vermedi. Bir gün yolda yürürken bir hurma buldu Efendimiz Aleyhisselam. Karnı açtı, onu alıp yemek istedi ama ne olduğundan şüphelendi: “Sadaka olmasından korkmasaydım onu yerdim.” buyurdu.(5) Şüpheli bulduğu için yemekten vazgeçti. Çünkü O’nun Rabbi ona sadakadan uzak durmasını emretmişti. Bu ona has bir özel bir durum idi. Çünkü kendisi peygamber idi. Sadaka ve zekât malı yememekle mükellef idi. Bunun için ne kendisi yedi ne de kendi soyundan gelenlere yedirdi. İlahi yasaklara kendisi uyduğu gibi kendi soyundan gelenlere uymalarını emir buyurdu. 

2. Nefsi Hesaba Çekme

Nefis tıpkı bir binek gibidir. İstenilen yere gidilir, istenilen yerde inilir. Binek uysal olursa çok iş yapılır onunla. Aksi ve huysuz olursa başa beladır o. Bakımı iyi yapılır, dizginleri elde tutulursa sahibine çok fayda sağlar. Dünyada bineği insanın nefistir. Onunla yola çıkılır, onunla bir takım hesaplar yapılır. Allah’a giden yolda onun iyi hazırlanması, gerekli bilgi ve becerilerle donatılması gerekir. Aksi halde başa iş açar. Nasip alamamışsa imandan, tufanda dağa kaçar. O farkına varıncaya kadar kader onu suda boğar. Onun için düşünmek gerekiyor bu dünyada, neler yapsak da kurtulsak öbür dünyada. Akıllarını başlarına alsınlar diye Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor kullarına: “Her nefis yarın için ne hazırladığına baksın ve Allah’tan korksun.”(6) Dünya insan için aslında üç günden ibarettir. Dün yaşandı, geçip gitti. Yarın ne olacağı belli değil. Gün bugündür. Ne yapılacaksa bugün yapılmalıdır. Yunus bu konuda boşuna söylemiyor: “Koma bugünün işini yarına!” Bugünün işini yarına bırakmamak, zamana aldanmamak gerekiyor. Aksi halde pişman olur insan. Yapamadığı şeylerin hasretiyle çekip gitmek zorunda kalır bu dünyadan. Hâlbuki Müslüman boş emellerle uğraşmaz. Hayatını temennilerde geçirmez. Boş işlerle uğraşmaması kişinin güzel Müslüman oluşunu göstermesi bu bakımdan çok anlamlıdır. Efendimiz’in hep geleceğe yönelik boş hayal kuran, bugünün işini hep yarına koyanların helak olacağını, zarar ve ziyana uğrayacağını söylemesi bu açıdan çok manidardır. Hayatın bir nefesten, boğazdan çıkan bir sesten ibaret olduğu düşünülürse dünyanın ne kadar geçici olduğu daha iyi anlaşılır. Aklı başında dindar insanların, hayatı bir nefesten ibaret olarak görmesi, içinde bulundukları nefesin kıymetini bilmeleri çok önemlidir. Şairin dediği gibi her geceyi kadir gecesi şuuru ve bilinciyle geçirmek gerekir. Zira kişinin kendi geleceğine yatırım yapması onun aklıyla orantılı bir husustur. Akıllı insan kısa olan dünya hayatını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışandır. Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği şu şekilde ifade buyurur: “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”(7) Takva sahibi insanlara düşen, hayat yolunda varlık gayesine uygun bir yol almaya bakmak, bunun hesabını yapmaktır. Kendisine verilen imkânları yerli yerince kullanıp şükrünü ifa etmektir. Yaptıklarıyla söyledikleri arasında bir denge bulunup bulunmadığını gözden geçirmektir. 

3. Sabır

Takva sahibi olmanın önemli şartlarından biridir, başa gelen bela ve musibetlere karşı sabretmek. Zira sabır takva ile takva da sabır ile birliktedir. Birbirlerinden ayrılmaz iki parçadır onlar. Biri olmadan diğeri olmaz. Hak Teâlâ şöyle buyurur bununla ilgili olarak: “Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, şüphesiz bu yapılması gereken işlerdendir.”(8) Sabır, hayata karşı ayakta durma mücadelesi vermek, olayları göğüslemek demektir. Takva da sabır mücadelesinde Hak’tan korkmak, O’nun emirlerine uymaktır. Sabır, insanın olumsuz olaylara karşı direncidir. Onunla direnir insan, sıkıntı ve zorluklara, hayat yolunda çektiği yorgunluklara. Bunun için şöyle buyurur Efendimiz Aleyhisselam “Kişiye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir.”(9) En olmadık zamanlarda, en sıkışık anlarda insanın imdadına yetişir sabır denilen dost. Ondan başka dost bulunmaz. Bütün dost ve yakınların çekip gittiği, bütün beklentilerin boşa çıktığı ortamlarda sabır yetişir insanın feryadına. Kırılma ve yıkılmanın eşiğine gelindiği, isyan bayrağının çekileceği durumlarda sıcak ve samimi bir dost gibi arkadan yapışır sabır. Dur, der. Kader vurursa vursun, daha beteri var. Keder, yerinde durur mu, kedersiz insan bulunur mu? Üzülme, bu da geçer, der. Sabır insanın refiki, yakın dostu oldu mu, tariki, yolu kolay olur. Başına yolda giderken kül dökülse, hamdeder Allah’a. Niçin böyle söylediği sorulursa: Kül sıcak olmadığı için hamdettim, der yaratana. Efendimiz âlemlere rahmet olarak gönderilen şefkat ve merhamet peygamberi olmasına rağmen neler çekmedi bu insanların ellerinden, dillerinden. En acı günü sorulduğunda “Taif yolculuğunu” gösterdi. Rahmet peygamberi en zahmetli, en çileli gününü orada yaşadı çünkü. Ama onların ne helakine beddua etti ne de felaketine. Yalnızca dua etti, onların nesillerinden bir mümin çıkar diye. Hiçbir zaman mübarek ağızlarından takvaya aykırı, sabır ehline yakışmayan bir söz çıkmadı. Yıllarca önce, geçtiği yollara diken serenler, namaz kılarken başına üşüşenler, bir gün geldi yaptıklarından utandılar, vicdan azabından duramadılar. Mekke’nin fethinde toplandılar, rahmet peygamberinin önünde, başları önlerine eğilmiş, mahcup bir vaziyette kendilerine ne yapılacağını beklemeye başladılar. Ağzından inciden başka bir şey çıkmayan, o rahmet peygamberi yine büyüklük gösterdi, yine affetti:

“Size bugün ayıplama, kınama yok.” dedi. Hepsini salıverdi. İşte sabrın sonu budur. Hep izzet, hep devlettir. Hep galibiyet, hep zaferdir. Yusuf’un hasretine sabreden Yakub gibi, bir gün gelir gömleğinin kokusunu aldırır Yüce Mevla, ta Mısır’dan. Sabreden nebiler böyle ulaştılar gayelerine, hedeflerine. Sabreden dervişler de erecekler muradlarına!

4. Adalet Sahibi Olma

Adalet bir şeyi yerine koymak, ölçülü olmak, tutarlı davranmak, doğru olanı yapmak, hakkı yerine getirmek demektir. Karşıtı zulümdür. Adalet, ödül ve cezada eşitliktir. İyiliğe dengi bir iyilik yapmak, kötülüğe de dengi bir ceza vermektir. Toplumda birlik ve dirliği sağlayan en önemli ahlâkî ilkelerden biridir adalet. Sosyal hayatın en önemli denge unsurudur. Bu sebeple Allah Teâlâ müminlere adaletle şahitlik etmelerini, herhangi bir topluma karşı besledikleri öfke ve kin yüzünden onlar hakkında adaletten, dinden ayrılmamalarını emreder. Şöyle buyurur en büyük adalet sahibi: “Adaletli olun, çünkü o takvaya daha yakındır.”(10) Adalet, takvaya en yakın komşudur. Onunla birlikte yaşar. Adaletin olduğu yerde takva, takvanın olduğu yerde adalet vardır. Bu şu demektir: En adil insanlar Allah’a en çok saygı duyanlardır. Allah’a en çok saygı duyanlar, en adil insanlardır. Adalet ve takva dinin kemikleridir adeta. Dini ayakta tutan, mümine şahsiyet kazandıran temel kavramlardır. İnsan, Allah katında en üstün değer olan takva ile değer bulur. Adalet ile bu değeri artar. Mümin, Hak’a yakın olmak, O’nun rızasını kazanmak için zulmü ve haksızlığı ortadan kaldırmakla sorumludur. Adaleti yerine getirmek, bu husustaki faaliyetlere katkıda bulunmakla mükelleftir. Bununla ilgili olarak Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Allah adaletli davranmayı emreder.”(11) Adaletin uygulanmadığı, zulmün kol gezdiği, hakların gasb edildiği yerlerde gönüllere kin ve nefret tohumları ekilir. Allah ise bunları sevmez. Hak sahibine hakkını vermeyi, zulmü önlemeyi ister adaletin sahibi olan Yüce Mevla. Çünkü takva sahiplerine bu yakışır. Ancak takva sahipleri tam manası ile adaletli davranabilirler. Onlar adaletten asla ayrılmazlar. İnsanlar onların bu durumunu takdir etsinler veya etmesinler, onlar her durumda âdil davranırlar. 

5. Affetme

İnsanın kendisine yapılan eza ve cefalara sabretmesi, intikam almayıp affetmesi şüphesiz üstün nitelikli işlerdendir. Hak Teâlâ bu gerçeği şöyle ifade buyurur: “Bağışlamak takvaya daha yakındır.”(12) Affetmek ve bağışlamak takvaya daha yakındır şüphesiz. Bunun için takva önderleri peygamberler kendilerine kötülük yapanları affettiler, kusurlu davrananları bağışladılar. Onlar suçluya suçuyla, kötüye kötülüğüyle karşılık vermek yerine suçluyu affetme, kötüyü bağışlayıp daha güzeliyle muamele etme yolunu seçtiler hep. Çünkü bu şekildeki hareket takva sahiplerine daha çok yakışıyor. Allah’ı seven, O’nun yolunda gidenlere daha çok uygun düşüyor. Yusuf Aleyhisselam bunun en güzel örneklerden biridir. İleride peygamber olacak bir insanın kıskançlık sebebiyle kardeşleri tarafından kuyuya atılması gerçekten büyük bir hata ve ağır bir suç idi. Küçük yaşta ana kucağından, baba ocağından mahrum edildi Yusuf. Uzak diyarlara götürüldü, değersiz bir köle olarak satılıp özgürlüğünden mahrum edildi. Basit şeyler değildi bunlar. Bir insanın hayatta karşılaşabileceği en büyük musibetlerden idi bunlar şüphesiz. Birlikte yiyip içtikleri, beraber koşup oynadıkları kardeşlerinden Yusuf’un böyle bir karşılık görmesi beklenmezdi elbet. Yıllarca zindanlarda kalmasına, senelerce ana baba hasretiyle yanmasına sebep olan kardeşlerinin bu yaptıkları affedilecek cinsten değildi. İçinde zikredilen ibretler sebebiyle Kur’ân’ın en güzel kıssası idi, Yusuf kıssası. Bu kıssada takva sahiplerinin alacağı birçok ders zikrediliyordu çünkü. Bunlar arasında takva sahiplerine yakışan af ve bağışlamanın en güzel örnekleri sunuluyordu müminlere.

Takvalı olmak sadece bir düşünce alanı mıdır? Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Takvalı olmak sadece bir düşünce alanı değildir, aksine bir hayat tarzı, bir yaşama biçimidir. Bir ağaç birkaç dalıyla yeşil görünmez. Yemyeşil görünebilmesi için bütün dallara, yapraklara su gitmesi, onların da iyi beslenmesi gerekir. Bir insanın tam olarak takva sahibi olabilmesi için dikkat etmesi gereken başka özellikler de vardır. Allah’a giden yolların mahlûkatın nefesleri adedince olduğu düşünülürse, O’na giden yolların ne kadar çok olduğu, bu yolların her birinde ne kadar fazla çalışmak gerektiği daha iyi anlaşılır. Allah’a sonsuz saygı duyan, O’nun emirlerine uyup takva sahibi olmak isteyenler Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere yakinen iman etmeliler.

Namazı kılmalı, zekâtı vermeli, verdikleri sözleri yerine getirmeli, sıkıntılı ve hastalık durumlarında, harbin ve darbin şiddetli zamanlarında sabır ve kararlılık göstermeliler. İşte böyle yapanlar gerçek takva sahibi olabilirler.(13) Bunları yerine getirenler imanın zirvesine, takvanın en yüksek derecesine çıkabilirler.(14) Başta en yakınlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya gelenlere seve seve ikramda bulunmalı, onlarla hayatı paylaşmalılar. Takva sahibi olmaya yardımcı olan daha başka özellikler de vardır. Müminlerden birine ölüm geldiği vakit vasiyette bulunmalı, bir hayır veya bir mal bırakacaksa babası, anası ve en yakın akrabası için meşru bir surette vasiyet etmeli. Bu Allah’tan korkan kimselerin yerine getirmesi gereken farz bir görevdir.(15) Takva sahipleri bunu yapmalı. Allah’tan korkan takva sahipleri faizden uzak durmalı.(16) Çünkü faiz haramdır. Henüz alınmamış, elde edilmemiş ve kalmış olan faizden geriye kalanları bırakmalı. İmanda olgunlaşmak için imanın gereğini yerine getirmeli. Takva sahiplerinin dikkat edeceği en önemli noktalardan biri de ticari ilişkilerde alacak ve vereceklerin yazılmasıdır. Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunulduğu vakit o akit kayıt altına alınmalı. Ticari ilişkilerde Allah’tan korkulmalı, haktan bir şey eksiltilmemeli.(17) Elde edilemeyen şeylere karşı tevekkül edilmeli, elden çıkanlara yanmamalı.(18) Dünya çalışma, uğraşma yeridir. Her şeyin bir bedeli vardır. Emek harcamadan yemek olmaz. İman cennete gidiş yoludur. Bu yol uzun ve meşakkatlidir. Her yolun kendine göre inişleri, çıkışları vardır. Yolda tuzak kuran avcılar, yol kesen eşkıyalar bulunur. Her yolun kendine göre tehlikeleri olduğu gibi, takva yolunun da kendine göre birtakım tehlikeleri vardır.

Takvalı olmakla salih amel işlemek kavramları arasında nasıl bir ilişki var? Takvalı insanlar nasıl yaşamalı? Günümüz şartlarında takva-ahlak ilişkisi açısından konuya nasıl bakmalıyız? 

Takvalı olmakla salih amel işlemek arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Takva olmadan salih amel olmaz. Dünyada her işin bir ehli, bir ustası vardır. Onlar, kendi işlerini diğerlerinden daha iyi bilirler. Allah’a giden yolda öncü insanlar, lider kadrolar vardır. Onlar kendi alanlarında diğer insanlardan daha üstün bir bilgi ve tecrübeye sahiptirler. Bu bakımdan insanlar genel anlamda ikiye ayrılırlar: Bir kısmı takva sahibi iyi insanlardır. Bunlar Allah katında değerlidir. Bir kısmı da facir ve kötü kimselerdir. Bunlar da Allah katında değersizdirler.(19) Bu iki sınıf insan arasında mümin elbette ki değerli insanlarla, takva sahibi olan Allah’a saygı duyanlarla oturup kalkmalı, onlarla birlikte bulunmalıdır. Öyle ki yemede ve içmede bile onlara öncelik vermeli, din kardeşine öğüt verirken “Yemeğini ancak takva sahibi kişiler yesin.” diyerek ona takva sahiplerini tercih etmesini söylemelidir.(20) Takva her yerde aranan güzel bir arkadaşa benzer. Evde, işyerinde, en iyi arkadaştır o. Gıda gibidir. Gözler her zaman onu arar. Yolculuğa çıkacağını belirten bir kişiye Efendimiz’in “Allah sana takva nasib etsin.” buyurması, takvanın nasıl bir arkadaş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.(21) Takva sahibi olmak isteyenler kendilerine iyi insanları, takva önderlerini rehber edinmelidirler. Bu rehberlerin, iyi insanların başında hiç kuşkusuz takva önderleri olan peygamberler gelir.

Peygamberler takva ordusunun liderleri, komutanlarıdır. Şeytana, nefse karşı mücadelenin nasıl yapılacağı onlardan öğrenilir. Çünkü onlar farklı bir bilgiye sahiptirler. Onlar Allah’tan, ahiretten, cennet ve cehennemden haber getiren müstesna kişilerdir. Bilinmeyen gayb âlemi ile ilgili haberi ancak onlar getirebilir. Hiç kimse onların getirdiği yerden su getiremez, getirmeye gücü yetmez. Onların daldığı hakikat denizine kimse dalamaz, dalmaya cesaret edemez. Hiç kimse onların söylediğini söyleyemez, konuştuğunu ifade edemez. Mekteplerde, medreselerde öğretilmez onların ilimleri. Onlar ahiret erleridir, bu iş için özenle seçilmişlerdir. İnsanlığın en büyük hidayet önderleridir, ilahi bilgilerle teyit edilmişlerdir. Müminin Allah yolunda örnek alacağı en mükemmel insanlar nebiler ve peygamberlerdir. Nebilerden sonra Allah dostları veliler, salih kimselerdir. Salih insanların başında da ashab-ı kiram gelir. Allah’ın son elçisi Resûl-i Ekrem’in gökteki güneş gibi olduğu düşünülürse, yıldızları sahabelerdir. İnsanlar nasıl gökteki yıldızlarla yönleri bulur, gidecekleri yere vasıl olurlarsa, müminler de iman ve takva yolunda onların güzel hatıralarıyla yol bulurlar. Onlar bu ümmetin yıldızlarıdır hiç şüphesiz. Hangisine uyulursa hedefe varılır. Onlar bu ümmetin en hayırlıları, en takva sahipleridir. Onlardan sonra tâbiîn, daha sonra da tebe-i tâbiîn nesli gelir.(22) Ondan sonra gelen nesillerde hayırlı olanlar da vardır elbette. Bu üç neslin dinî yaşantısı Müslümanlar için önemlidir. En güzel örnekler, ibret alınması gereken tarihi hatıralar daha çok bu üç kuşağın hayat hikâyelerinde mevcuttur. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Müslümanlara rehber olan en faziletli davranışlar, zühd ve takvaya dayalı en değerli bilgi ve yaşantı örnekleri onların biyografilerinde bulunmaktadır. Geçmişte yaşayan bu üç kuşağa iyi insanlar anlamında selef-i sâlihin denilir. Sahabedeki bu zühd ve takva anlayışı zamanla tâbiîn nesline aktarıldı, onların bu güzel dini yaşayışları tâbiîn kuşağı tarafından hayata yansıtıldı. Müslümanların yaşadıkları en hayırlı devirler içinde sahabeden sonra ikinci kuşağı tâbiîn nesli oluşturur. Tâbiîn nesli faziletli bir nesildir. Muhacirlerden ve ensardan İslam’a ilk önce girenlerle bunlara güzel bir şekilde tâbi olanlardan Allah’ın razı olduğunu, onların da Allah’tan razı olduğunu belirten ayette bu kuşağa işaret vardır.(23) Dini yaşamada, zühd ve takvada sahabelere en güzel şekilde tâbi olan ilk insanlar şüphesiz tâbiîn neslidir. Bu kuşak içinde, ilmî ve ahlâkî kimlikleri ve olgun kişilikleriyle kendilerini kabul ettiren, söz ve davranışlarıyla İslam’ı temsil eden seçkin şahsiyetler vardır. Onlar sahabeden aldıkları İslam ateşini, takva nurunu elden ele, gönülden gönüle aktarmışlardır. Bu kalabalık takva ordusu içinde büyük insanlar yetişti. Öyle ki asırlar ötesinden Allah’a saygılı olan bu insanların zühd ve takva örneklerini dinlemek kulaklara zevk, gönüllere şevk veriyor. Feyz doluyor inananların kalbine. Tâbiînden sonra gelen tebe-i tâbiîn ve onlardan sonraki dönemlerde de Allah adamları yetişti. Dünyanın her yerinde Allah’ı seven, O’na saygı duyan zühd ve takva önderleri her zaman var olageldi. Tebe-i Tâbiîn ve sonrakilerden de takva sahibi insanlar hep var oldu. Tâbiîn neslini gören Müslümanlardır tebe-i tâbiîn kuşağı. Dini hatıraların en yoğun yaşandığı dönemin üçüncü basamağıdır bu zaman dilimi. Bu ümmetin salihleri, zühd ve takva önderleri ömürlerini Allah’a ibadet ve taatla geçirdiler. Hep Allah için yaşadılar. Her amelde O’nun rızasını ve hoşnutluğunu aradılar. Halka hizmeti Hak’a hizmet olarak gördüler. Her nefesi son nefes gibi yaşamaya, değerini bilmeye çalıştılar.

Allah’ı seven, O’na saygı duyanlar, hayatlarında bunun bereketini elbet görürler. Bu bereketin bir kısmına dünyada nail olur, bir kısmına da ukbada. Ama her halükarda Allah takva sahibi, iyi kullarına ihsanda bulunur. Hepsini ahirete bırakmaz, bu dünyada da onları korktuklarından emin, umduklarına nail eder Hak Teâlâ. 

Günümüz şartlarında takvalı olan insan aynı zamanda güzel ahlak sahibidir. Zira harcanan her emeğin, yapılan her ibadet ve taatin bir geri dönüşümü, bir kazanımı olur. Zerre kadar iyilik ve kötülüğün zayi olmadığı düşünülürse bunun doğru olduğu daha iyi anlaşılır. Hak Teâlâ kendi uğrunda çalışan, rızası uğrunda yarışan kullarının karşılığını elbette verir. Bu karşılık ve kazanımların en önemlisi hiç şüphesiz Allah’a olan yakınlık ve dostluktur, sıkıntılardan kurtulup rahat yaşama, anlayış ve idrak sahibi olup, helal rızka kavuşma, cehennemden kurtulup cennete ulaşmadır vesselam!

DİPNOTLAR

1) İbn Kayyim el-Cevziyye, Fevâid, s. 31.

2) Gazâlî, İhyâ, IV, 155.

3)  Gazâlî, İhyâ, IV, 156.

4)  Tirmizî, Kıyamet 19; İbn Mâce, Zühd 24.

5)  Buhârî, Büyû’ 4, Lukata 6; Müslim, Zekât 164–166.

6)  Haşr (5), 18.

7)  Tirmizî, Kıyamet 25; İbn Mâce, Zühd 30.

8)  Âl-i İmrân (3), 186.

9)  Buhârî, Rikak 20; Müslim, Zekât 124.

10)  Mâide (5), 8.

11)  Nahl (16), 90.

12)  Bakara (2), 237.

13)  Bakara (2), 177.

14)  İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 152.

15)  Bakara (2), 180.

16)  Bakara (2), 278.

17)  Bakara (2), 282.

18)  Kuşeyrî, Risâle, as. 88.

19)  Tirmizî, Tefsîr 49.

20)  Ebû Dâvûd, Edeb 19; Tirmizî, Zühd 56.

21)  Tirmizî, Daavât 45.

22)  Buhârî, Ashâbu’n-Nebi 1; Müslim, Fezâilu’s-sahâbe 214.

23)  Tevbe (9), 100.