Molla Yusuf Arvas Hz. İle Tasavvuf Üzerine

Molla Yusuf Arvas Hz. Kimdir ?

  Gavs-ı Hizanı (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz)'ın akrabası ve Arvas Seyyidlerindendir. Seyyid Yusuf Arvas Hazretleri, mollalık icazetini amcası Şeyh Mustafa Hazretlerinden almıştır. Amcası da malum olduğu üzere Şeyh Şahabeddin Hazretlerinin halifesidir. Şeyh Şahabeddin Hazretleri Sadat-ı Kiram halkasının mühim zatlarından olan Gavs-ı Hizani (K.S)'ın torunudurlar. İşte böyle büyük zatın torununun pınar çeşmesinden beslenerek Gavs Hazretlerinin dergahına gelmek amcasının vefatından sonra nasip olabilmiştir.

  Seyyid Yusuf Arvas Hazretleri amcasının vefatı üzerine 1966'da Gavs Hazretlerine gelir ve biat eder. O sıralarda Seyda Hazretleri askerde olduğu için tanışamamış, bilahare terhis olup geldikten sonra tanışabilmiştir.

  Gavs Hazretleri 1972 yılında vefat edince Seyda Hazretlerinden de tövbe tarikat alır ve uzun zaman amele devam ederek Menzil dergahına hizmet etmiştir. Bütün bu gayretlerinin ardından 1977'de de Seyda Hazretlerinin halifesi olma şerefine haiz olur. Şu anda da irşad faaliyetine devam etmektedir. Allah O'ndan razı olsun.

  Seyda Muhammed Raşid Hz.lerinin vefatının ardından Seyyid Yusuf (k.s) ile yaptığımız röportaj; 

  FEYZ: Efendim, önce bize vakit ayırdığınız için Allah (Celle Celalühu) razı olsun. Tarikatların gayesi nedir, biraz bize bahseder misiniz?

  SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.: Tarikatların lügat manası yol demektir. Bu yol maneviyat yoludur. Bu yolda ilerlemek için mürşidi kamil gereklidir, herkes bu tarikat işini bilemez. Tarikatın kârlı olduğuna dair çok deliller vardır. Hem dünya için, hem ahiret için. Hatta dünya için çok menfaatler vardır. Bir sürü günah içinde olan insan kurtulmak istiyor. Mürşidi kamilin sayesinde o günahtan yüz çeviriyor. Yapmamış oluyor. Eğer onu yapsaydı imanı giderdi.

Hatta bir sofi, Beyazıd-ı Bestami'den (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) soruyor; ''Sizin bizim üzerimize olan hakkınız nedir? Bizim sizin üzerinize olan hakkımız nedir?'' Mübarek de vakit gelince sana söylerim diyor. Sofisini çağırıyor sen falanca şehre git, oranın sultanına bu mektubu ver diyor. Cevabı al getir diyor. Çok uzak ve iki aylık bir yoldur. Sofi hiç birşey demeden (hiç itiraz etmeden) Kurban benim param yoktur, harçlığım yoktur, nasıl gideceğim demeden, üstüm başım yoktur demeden hemen alıp yola çıkıyor. O şehre gidip mektubu sultana veriyor. Sultan da, o sofinin istirahat etmesi için hamama götürün, yıkansın, güzelce temiz elbiseler giysin, bir odaya koyun, karnını doyursun, bir tane de cariye verin ona hizmet etsin. O kadar izzet ikram yapıyorlar. Sofi kendine ayrılan odaya istirahata için gittiğinde cariye de yanına geliyor. Sofi cariyeyi görünce nefis, şeytan ona musallat oluyor. Bak ne güzel kadın şöyle boylu öyle poslu diye vesvese vere vere hemen cariyeyi tutmak için kast ederken, duvardan Beyazıt-ı Bestami Hz. (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz)'nin cemaate sohbet ettiğini görüyor. Hey ey akılsız! Sen Yusuf (a.s.) kıssasını unuttun mu, deyince, sofi yere düşüyor, cariye de kaçıp gidiyor. Sofinin bir zaman sonra aklı yerine geliyor. Ben ne yaptım, dedi. Sultana gidip, ister mektuba cevap ver, istemezsen mektuba cevap verme, ben gidiyorum dedi. Sultan sofiye gitme, bu gece burada kal diye ısrar etti. Sonra sofi Beyazıd-ı Bestami (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) Hz.'nin yanına gitti. Beyazıd-ı Bestami Hz. (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) sofiye dönerek, sen gelinceye kadar senin sormuş olduğun soruya cevap hazırladım. Sizin göreviniz şudur; ben sana mektubu verdiğimde hiç itiraz etmeden kabul ettin. Bizim görevimiz de, o durumdayken şeytan sana vesvese verdi. Sen de o cariyeyi kast ettin. Eğer o cariye ile zina etseydin, imanın giderdi. Biz senin imanını kurtardık.''

Maneviyatta da mürşidlerin görevi böyledir. İşte bunun için tarikatlar çok menfaatlidir, bazıları iş hakikattır diyor. Peki hakikat nasıl olur? Hakikat tarikatla olur. Büyükler şeriat, tarikat, hakikat demişler. Hakikat bir cevher gibidir şeriat de bir deniz gibidir. Tarikat da bir vapur gibidir. O hakikat cevheri denizin ortasındadır. Sen araçsız gidemezsin. Ancak bir vasıta ile, bir vapur ile oraya ulaşabilirsin. Tarikat olmazsa hakikat elde edilemez.

Bir insan ne kadar alim de olsa, ilmi de olsa tarikatsızsa fayda görmez. Hatta ben çok zaman tecrübe etmişim, bir camiye, bir beldeye gittiğim zaman, hoca da olsa, alim de olsa, onların yanında cahil bir sofi de olsa, o cahil sofi alimden daha çok şeriata bağlıdır. Alimler okumuş ama, tam şeriata göre yaşamıyorlar. İlim olmayınca tarikattan da fayda gelmez. Cahil bir tarikat ehli ancak nefsini korur, başka kimseye menfaati dokunmaz. Ama alim bir sofi olursa Ümmeti Muhammed'e hizmeti olur.

Mesela Mevlana Halidi Bağdadi Hz. çift kanatlıydı. Yani hem zahiri, hem batıni ilmi bitirmiş alim bir zattı. Onun için zülcenaheyn demişler. İnsan bir kanatla hiç bir yere gidemez. Mesela bir kuşun tek kanadını kessen uçabilir mi, uçmaz. Öyleyse kuş iki kanadıyla gider, yoksa gitmez. İşte tarikatta olmazsa ilim de fayda vermez. Hem ilim öğrenmek, hem de tarikata girmek lazımdır. Tarikatın faydası hem dünyayı hem ahireti kurtarmaktır. Yoksa o da fayda vermez. İlim öğrenmek lazımdır, menfaatlidir. Tarikatın faydaları çoktur. İki tane kardeş varmış, ailelerinin ikisi de hamileymiş, iki kardeş doğacak çocuklardan biri kız diğeri erkek çocuk olursa bu ikisini evlendireceğiz diye söz veriyorlar. Çocukları doğuyor, birinin kızı diğerinin de oğlu oluyor. Kızın babası zengin oğlanın babası fakir. Oğlanın babası vefat ediyor, tek kalıyor. Fakir olduğu için elinden bir şey gelmiyor. Oğlana diyorlar ki, gel amcanın kızı senindir, al diyorlar. Amcasına gidip kızı istiyor. O da sana kız vermem, öyle de bir sözüm yok diyor. Bunun üzerine oğlan diyor ki artık ben buralarda kalamam, kalmak taraftarı değilim diyor.

Çünkü yıllardır bana kız verecekler diye söz verdiler, bir de nikahladılar, başka birisiyle evlenirse dayanamam diyor. Oğlan kıza haber salıyor, bak baban seni bana vermiyor, peki sen ne diyorsun. diyor. Kız ile oğlan anlaşıyorlar. Kaçacaklar, yer belirliyorlar, şu saatte falan yere gel kaçalım diyorlar. Oğlan gelir, kızı bulamaz, bekler bekler gelmez. Kız beni kandırdı, gelmedi diyerek çekip gidiyor. Biraz sonra da kız geliyor, bakıyor ki oğlan yok, o da hayıflanıyor, beni kandırdı gelmedi diyor. Ben şimdi ne yapayım, baba evine dönersem oğlan kandırdı derler, der. Oğlan büyük bir şehre gider, büyük şehirde düşünür düşünür, bir şeyh var, mürşit var, ben en iyisi onun yanına gideyim, der. Bana bu dünya haramdır, ölene kadar mübareğin yanında durayım der. Kız da düşünür, düşünür, ben kızım yalnız başımayım, kendimi nasıl koruyacağım der. Kız bir umumhaneye gitmeye karar verir. Kendime de çok büyük bir bedel isteyeceğim, kimse de beni tercih etmez, ben de iffetimi korurum diye düşünür. Onun yanına da kimse gelmez. Oğlan şeyhin yanında sofiliğe başlar. Şeyhi bir gün, oğlum sen umumhaneye git, orada bir kız var, bana al getir, der. İşte burada tarikatın bir şartı giriyor; şeyhin ne derse sözünden çıkmayacaksın, söylediği şeriata muhalif gibi olsa da öyle değildir. Görünürde bu hadise şeriata aykırı bir haldir. Oğlan umumhaneye gidiyor, kıza sana şu kadar ücret vereceğim, benimle geleceksin diyor. Kız da gitse şeriata muhalif, gitmese öldürürler döverler, daha kötü olurum diyerek çıkıyor yola. Oğlan önde kız arkada gidiyorlar. Şeyhin yanına varıyorlar. Şeyhe diyor ki, efendim getirdim. Şeyh, o zaman şurada oturun, diyor. Birbirlerine bakışıyorlar. Kız, sen bana hiç yabancı gelmiyorsun diyor. Sen kimsin, necisin, nereden geldin diyor.Oğlan da başına gelenleri anlatıyor. Kız da kendi başından geçenleri anlatıyor. İşte bu şeyhin sayesinde, tarikat olmasaydı, sen de ben de çok kötü olacaktık. İşte mübareğin himmetiyle böyle oldu, diyor. Şeyh de nikahlarını kıyıyor.

Tarikatların çok faydaları vardır. Ölüm zamanı, sekerat zamanı şeyhin menfaati vardır. Bir alim bir şeyhe gitmiş. Şeyhin yanına varıyor, ben tarikat almak için geldim diyor. Şeyh alenen başına elini koyuyor, başından ayağına kadar bir şey çıkartıyor. O alim de soruyor, sen ne yaptın? O da diyor ki tarikat alabilmen için ilimden vazgeçeceksin. O alimde ben ilmimden vazgeçmem çünkü çok zahmetle kazanmışım, zorluklar çekmişim, ilmi benden alma diyor. Mübarek de ilmi almadan tarikat vermem diyor.

Tabii bu da bir imtihandır. Şeyhi diyor ki ilmin insana faydası vardır. Alimse, siz bana tarikatın faydasını anlatın ben kabul edeyim diyor. Şeyh de tarikatın bir çok faydası vardır, en büyük faydalarından birisi de sekerata girdiği zaman şeytan insana musallat olur, insan ne kadar alim olursa olsun, hoca olursa olsun, şeytan haşa Allah'ı (Celle Celalühu) inkar eder, sen reddersin, o ısrar eder. Red ispat, red ispat şeytan en son onu kandırır. Onun imanını alır, ama bir mürşid olsa o insanı şeytandan kurtarır diyor. Alim de diyor ki kurban yüz tane benim delilim vardır. Allah'ın (Celle Celalühu) varlığına ben 50 tane daha delil getireceğim diyor. Böylece alim çekip gidiyor. Bir zaman sonra Şeyh cemaatle sohbet ederken şeyhten bir ses geliyor. ''Ey melun, ben Allah'ımı (Celle Celalühu) delilsiz tanıyorum'', cemaat bakıyor ki, bu cümlenin sohbetle hiç bir alakası yoktur. Şeyhten bunun hikmetini soruyorlar. Bu nedir bunu niçin söylediniz diyor. Şeyh de diyor ki, ''bir gün bir alim vardı bizi ziyarete geldi, tekkemize geldi, bize misafir oldu. Allah'ın (Celle Celalühu) varlığına 150 tane de delili vardı. Bir gün ölüm döşeğinde şeytan buna musallat oldu. Şeytan Allah'ın (Celle Celalühu) varlığını reddetti, o delil getirdi. Delil red, delil red devam etti. En sonunda alimin elinde tek bir delil kaldı. Şeytan imanını elinden alacaktı. Evliyalar o kadar merhametliydi ki, alim şeyhi kabul etmediği halde yine de onu şeytanın elinden kurtarır.''

Esas tarikatın kaynağı Peygamber Efendimiz'den (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelmiştir. Mağarada iken Cebrail (a.s.) Peygamber Efendimize üç defa teveccüh yapmıştır. İlk sıkışında oku. Resulullah Efendimiz ben okuma bilmem, dedi. Cebrail sıkınca benim canım çıkacak zannetttim diyor efendimiz. İşte bu teveccühün delilidir. Birincide içi temizlensin, ikincide nur dolsun, üçüncüde risalet nübüvvet nurunu içine doldursun. Bu da tarikattaki teveccühün temelidir.

Bir de Peygamber Efendimiz Hıra Dağı'nda Nur mağarasında Hz. Ebubekir Sıddık Hz. ile beraberken kafirler mağaranın kapısına kadar gelmişlerdi. Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) tedirgin oluyor. Ya Resulullah ben kendime bir şey olur diye korkmuyorum. Size bir zarar gelir diye korkuyorum. Peygamber Efendimiz de ''Mahzun olma Cenab-ı Allah (Celle Celalühu) bizimledir'' diyor. Peygamber Efendimiz böyle deyince cevher gibi bir nur Hz. Ebubekir'in kalbine girmiş. Nakşibendi tarikatının da piri Hz. Ebubekir'dir. Ebubekir Hz.'nin size üstünlüğü çok namaz kılmak, çok amel yapmak değildir, onun kalbinde bir cevher bir nur vardır, onun fazileti ondandır.

FEYZ: Bir mürşide bağlanmadan veli olunur mu? Yani nefis tezkiyesi yapılabilir mi?

  SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.:Cenab-ı Allah (Celle Celalühu) isterse verir, ama çok nadirdir (murattır). Bir insan hasta olsa kendisinde de hekimlik olsa kendi hekimliği kendisine yaramaz, ona bir hekim lazımdır. İnsan kendini ameliyat yapamaz. Allah-u Teala'nın rahmeti çoktur. Çok nadir olur, yani mürşidsiz olmaz. Hatta demişler ki şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Yani insanın şeyhi olmazsa şeytan insana şeyh olur. O şeytandan kurtulmak için şeyhe bağlanmak gerekir. Şeytan bir hayvan gibidir. Onun beş tane pençesi vardır. O hayvanı öldürmedikçe pençesinden kurtulamazsın. O hayvan, pençesinin birini kalbe koymuş, birini ruha koymuş, birini sırra koymuş, birini ahvaya koymuş, birini havaya koymuş. İşte o şeytan öldürülmezse pençelerini insandan çekmez. Bu şeytandan ancak bir mürşidi kamilin etkisiyle kurtulunur. Bir mürşidi kamilin terbiyesiyle, tedavisiyle insan düzelir. Onlar zikir verirler. İnsan o zikirleri çeke çeke, o şeytanın pençeleri zayıflar, sonra insan kurtulur, yoksa bir mürşid olmazsa bu tedavi nasıl gerçekleşecek. Herkese bir mürşidi kamil lazımdır.

  FEYZ:Eskiden tarikatlar ilim sahibi, takva insanlar alınırdı. Şimdi ise tarikatlara herkes girebiliyor, bunun hikmeti nedir?

  SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.:Herkese tarikata girmelerini tavsiye ederim. Bazı insanlar bakıyorlar anlamıyorlar. Bu büyük bir yüktür, biz alamayız diyorlar. Biz de onlara tarikatın faydalarını izah ediyoruz. Tabi uzaktan şeytanın, nefsin etkisiyle yanlış görülebiliyor ama girdikten sonra ne kadar kolay ve güzel olduğunun farkına varıyorlar. İnsanlara izah edilmezse onlar bu rahmetten mahrum kalır.

  FEYZ: Efendim Seyyid Muhammed Raşid (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) Hz. ile ilk defa nasıl tanışmıştınız?

 SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.:Ben ilk defa 1966'da Gavs Hz.'nin yanına gittim. Amcam Şeyh Mustafa Hz. vefat etmişti. Onun vefatından sonra Gavs (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz)'ın yanına gittim. Amcam, Şeyh Şehabeddin Hz.'nin halifesidir. Şeyh Şehabeddin Hz. de Gavs-ı Hizani'nin torunudur. Amcam Şeyh Mustafa Hz. çok alim birisiydi. Mollalık icazetimi kendisinden aldım. Ben de 15-16 kişiye mollalık icazeti verdim. Birçok talebeyle ilgilenip onlara ilim irfan elde etmeleri için emek verdim. İnşallah Allah-u Teala (Celle Celalühu) kabul eder. Biz Gavs-ı Hizani Hz.'nin akrabasıyız yani Arvas Seyyidlerindeniz. İlk Gavsın yanına gittiğim zaman ''Efendim ben tarikat almışım, sizi ziyarete geldim. Ben sadece tövbe almak istiyorum ama siz benim için ne kadar faydalı olacaksa onu söyleyin, ben bilmem. Yoksa ben buraya gelmezdim'' dedim. Gavs Hz. bana nereli olduğumu, hepsini sordu. Sonra da bana dedi ki; biz akrabayız.

  Ben dedim ki; madem biz akrabayız siz bana iyi yol gösterirsiniz. Mübarek de bana eğer şeyhin hayatta olsaydı buraya gelmen zaten gerekmezdi. Şeyhin haktır, tarikatın haktır ama şimdi hayattaki bir mürşidi kamile bağlanman gereklidir. Çünkü insan günahsız olmaz. Muhakkak günah yapıyor. Bu tarikata göre üç günahı sevağir bir günahı kebair eder, üç tane gıybet etse bir tane günahı kebair yapar. Tarikatta da bir günahı kebair yaparsa tarikattan çıkar. İnsan her gün çok sayıda günah işliyor, tarikattan çıkıyor, haberi olmuyor.Çok da amel yaptığı halde terakkisi yoktur. Haftada bir kez tarikatı yenilemek lazımdır. Eğer şeyhin hayatta olsaydı bir 4mesele yoktu. Şeyhin vefat etmiştir, sana bir şeyh lazımdır.

Nereye gitmek istersen git istersen burada kal. Ben dedim ki; ''Yok efendim ben burada kalacağım''. O zamanda Seyda Hz. askerdi. O köyün ağası Hacı Muhammed isminde birisi Gavs Hz.'ne dedi ki: ''Siz burada kalın başka bir köye gitmeyin, yazın başka bir köyde kışın burada kalıyorsun. Yaşlandın artık başka bir köye gitme, burada kal''.

Gavs Hz. de ''Hacı Muhammed, bizim orada işlerimize bakacak kimsemiz yoktur. Çocuklar hep ufaktır. Seyyid Abdulbaki de küçüktür, onlar beceremiyorlar, bizim tarlalarımız, ekinlerimiz var, ben gitmezsem iş olmaz. İş olmazsa da bu kadar misafir geliyor, onları nasıl ağırlayacağız. Benim mecbur gitmem lazım. İnşallah Muhammed Raşid askerden gelirse bir daha o köye gitmem. Muhammed Raşid ilgilenir o işlerle'' dedi.

  Ben de yanımdakine sordurdum Muhammed Raşid kimdir diye. O da şeyhimizin oğludur dedi. Bir müddet sonra Gavs Hz.'ni ziyarete gittiğim de baktım ki, bir genç başında siyah bir sarık, etrafındakilere talimat veriyor, arkadaşlarıyla konuşuyor. Ben de ilk defa orada gördüm. O günde teveccüh olacaktı. Yanına varıp kendisiyle tanışmak istedim. Bir müddet konuştuktan sonra benim koluma girdi, divana çıkarttı. Orada uzun uzadıya kim olduğumu, nereden geldiğimi, hangi Seyyidlerden olduğumu sordu.

  Bir sonraki ziyaretimde baktım ki karşıdan üç kişi geliyor, birini tanıdım. Seyyid Abdulbaki idi. Bir tane de sofi vardı yanlarında. Ortadakini çıkaramadım. Çok yakışıklı, üzüm gibi siyah sakalları olan birisiydi. Yaklaşınca baktım ki Seyda Hz. ''Sakal yakışmış mı?'' dedi. Efendim çok yakışmış sakalınız dedim. Bir hadis var, erkeklerin ziyneti hep sakaldandır, dedi. Seyda Hz. ile tanışıklığımız o kadardı. Çok hizmet ederdi, her geleni ağırlar, dertleriyle ilgilenirdi. Sonra Gavs Hz. 1972 yılında vefat edince ben Menzil'e düşüne düşüne gittim. Seyda Hz.'nin yanına vardım, siz bana ne tavsiye edersiniz, dedim. Seyda Hz. bana, sen bilirsin gidersen git ama sen seyri sülük etmek istemiyor musun, dedi. Bizimle ameline devam edecek misin, dedi. Evet dedim. Biz isitharesiz iş yapmayız, istihare et öyle gel dedi.

Mübarek de öyle deyince rüya görürüm, görmem diye tedirgin oldum. Düşüne düşüne Gavs Hz.'nin markadına gittim. Orası da çok sıcaktı, orada uyuyakalmışım. Rüyamda Gavs Hz. beni markadın içerisine çağırdı, elinde bir kağıt vardı. Kağıdı bana verdi, bir tane de Kur'an verdi. Gavs'ım bunların anlamı nedir dedim. Gavs Hz. de Kur'an Kur'an'dır. Bu kağıdı ise Muhammed Raşid Hz.'ne ver dedi. Hemen gittim, Seyda Hz.'ne rüyamı anlattım. O da bana tövbe tarikat verdi. Ameline devam et diye nasihat etti. Uzun zaman amelime devam ettim. Çok rüyalar gördüm, haller yaşadım. Bir gün beni yanına çağırıp senin halin nedir dedi. Ben de ''Seydam, rüyamda bana bir ses geldi, senin işin bitmiştir'' diye söyledi, diğer bir ses de ''bu nef-i isbata geçmemiştir'' dedi.

  Seyda Hz. ''O diğer ses de nef-i isbatta, letaiflerin arasında, çıkmış gitmiş. Ben de istiharemi yapayım sana cevap vereyim'' dedi. Sultan Hz. beni ertesi gün yanına çağırıp ''bana da birşey geldi, tamam amel tamamdır'' dedi. Sana biraz hizmet vardır. On gün boyunca burada çalış dedi. 1976 Ramazanında on gün orada kaldım. Birkaç gün önce de mübareği rüyamda gördüm. Seyda Hz. ''Rüyamda bu gece senin yüzünden uyuyamadım. Ölü gibi yatıyordun, sana zorla hizmet ettirmeye çalışıyordum'' dedi. Menzil'de bana hizmet dedi. Bahçeleri temizlettirdikten sonra da caminin etrafını temizleme işiyle birkaç gün uğraştım, daha sonra da caminin koğuş sorumlusu yaptı. Bana, koğuşu temizle dedi, bir süre sonra abdesthanelikleri, tuvaletleri temizle dedi. Sonra beni yanına çağırıp senin halin nedir dedi. Ben de sizin sayenizde nefsim ne derseniz kabul ediyor hiç itiraz etmiyor, siz öl deseniz ölecek dedim. Gavs Hz.'nin halifesi Molla Abdussamed gelsin O'na da danışıp, icazetini vereyim dedi.

  Sonra Molla Abdussamed yanıma geldi. Müjdeler olsun dedi. Sana halifelik geldi, işin bitti dedi. Sultan Hz. Cuma namazından sonra divana gel dedi. Divana gittim, orada kalanlar vardı, onları kaldırdım, orayı temizledim. Seyda Hz. geldi, selam verdi, içeri girdi ve kapıyı arkadan kendi elleriyle kilitledi, oturup konuşmaya başladı. Ondan önce de Fikret Albay, Mehmet Yarbay'la bu halifelik meselesini konuşmuştuk. Keşke halife bizden olsaydı diyorlardı. Hatta biz Fikret Albayla ahiret kardeşi olmuştuk Biz Seyda ile konuşurken o sırada kapıyı Fikret Albay çaldı, dışarıdan bağırmaya başladı, kapıyı niye kilitliyorsunuz diye. Ben çıkıp, Seyda buradadır dedim. Ne yapıyor Seyda burada dedi, sanki çok normalmiş gibi çekti gitti. Arkasından Mehmet Yarbay geldi, O da aynı şekilde yaptı. Bir, iki, üç saat kadar Seyda Hz. ile konuştuk. Seyda Hz. bana tövbe verdi. Ayrıldıktan sonra hiç kimse bana Seyda Hz. divana niçin geldi, ne konuştunuz diye sormadı. Tabi bu Seyda'nın kerametiydi. Albay da, Yarbay da birşey söylemedi.

  Hatta bir gün Seyda Hz. halifelik mektubunu verdi, bunun aynısını sen de yaz dedi. Ben yazarken Seyyid Fevzeddin geldi. Sen ne yazıyorsun, ha bu Hazretin mektubunu mu yazıyorsun dedi. Seyyid Fevzeddin gidince kendi kendime hayret etmişim, çünkü aklına halifelik gelmemişti. Halifelikten bir Seyda'nın, bir benim bir de bir sofinin haberi vardı,başka kimsenin haberi yoktu. Seyda'nın dayısı Abdulmecid o zaman hayattaydı. Allah ona rahmet etsin. Seyda Hz. ilk önce ona söylemiş, Seyyid Abdulmecid de Seyda Hz.'ne, kurban biz oynayacağız, düğün yapacağız demiş. Seyda Hz. ''yok yok öyle yapmayın, bu nakşi tarikatında böyle bir şey yoktur'' demiş.

  Seyyid Abdulmecid camide beni elimden tutup, müjde müjde diyerek cemaatin içinde beni ayağa kaldırdı. Cemaate, Elhamdülillah Seyda bu sene, bu zata halifelik vermiştir dedi. Bütün sofiler başıma toplandı. Hatta Seyyid Abdulbaki, Seyyid Fevzeddin öyle bir şey vardır, biz Hazretin mektubunu elinde görmüştük, hiç de aklımıza gelmemişti dediler.

  Seyda Hz. çok büyük bir zattı, hatta bir keresinde bana senin rabıtan nasıldır dedi. Gavs (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) gözümün önünden gitmiyor dedim. Seyda (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) da ''hepimiz Gavs'ın hasretini çekiyoruz. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat etmiştir, çare yoktur'' dedi ve dua etti bana. Seyda Hz.'nin ilk halifesiydim, 1977'de aldım. Gavs Hz. de Seyda Hz.'ni çok severdi, Raşidimiz der ve sanki dünya onun olurdu.

  FEYZ :Seyda Hz. ne gibi tavsiyelerde bulunurdu?

  SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.: Seyda Hz. birlik beraberlik isterdi. Hiç ayrılıktan hoşlanmazdı, hatta bir gün Seyda bana, bizim Ağrı'da halife Ali Arıncı Hz.'nin sofileri vardı, onlar senin yanına geliyorlar mı dedi. Ben de gelmiyorlar dedim. Böyle yapmasınlar, sen de onların yanına git, onlarla beraber ol, onlar senin yanına gelsinler, sohbet olur, teveccüh olur, hatme yaparsınız dedi.

  Sofiler kendilerine göre şeyler çıkartıyorlar. Hatta geçen güya Seyyid Abdulbaki Hz. onun teveccühüne girmeyin demiş. Haşa, haşa öyle bir şey yok. Abdulbaki Hz. (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) çok kızdı, ''ben ne zaman böyle demişim, hatmelere, teveccühe girebilirsiniz, ondan küçük tövbe alın, sohbet edin'' diye Seyyid Abdulbaki Hz. (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) söyledi. Şeriatla ilgili sorunuz olursa sorun, illa benim yanıma gelmeyin dedi.

  Hatta Seyda Hz. zamanında cami doluydu, Şah-ı Hazne'nin bir halifesi oradaydı. Hatmeyi o halife yaptırdı. Eğer o şeyhi hatmesi bize yaramasaydı, yaptırmazlardı. Gavs Hz.'nin ismini, Seyda Hz.'nin ismini de okumadığı halde Seyda hiç birşey demedi, bunu kabul etti. Demek ki bu gibi başka halifelerin yanına gitmeyin sözü yanlıştır.

  Hatta bazıları tövbe de almayın diyorlar, bu da çok yanlıştır. Ben Gavs'ın yanında çok gördüm., Şah-ı Hazne'nin sofileri sofileri geldiklerinde tövbe alırlardı. Biz de tövbe almak istiyoruz deyip, tövbe alırlardı. Eğer başka şeyhin elinden küçük tövbe alınmasaydı, Gavs Hz. vermezdi, gidin kendi şeyhinizden alın derdi. Bu da bizim için delildir. Nakşibendiler hepsi birbirlerinin hatmesine, sohbetine, teveccühüne girebilirler. Bunda bir beis yoktur.

  Eğer insanın niyeti Allah (Celle Celalühu) için halis olursa ne zarar var, gaye Allah (Celle Celalühu) olmalı. Şah-ı Dehlevi Hz. Kadiri tarikatındanmış sonra Nakşi tarikatına girmiş. Bir gün keşf halindeyken Şah-ı Nakşibend Hz. gelmiş, onu ziyarete gitmek isterken bakıyor Abdulkadir Geylani Hz. de (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) orada. Şimdi ilk önce hangisini ziyaret edeceğini şaşırıyor. Mübarekler görünce ikisi de beni çağırdı gel gel biz de ayrılık yoktur dediler. Hangimizi ziyaret edersen et, gel otur bizim amacımız nedir, bizim amacımız Allah (Celle Celalühu) yoludur, insanı Allah'a (Celle Celalühu) yaklaştırmaktır. Birisi Nakşibendi'dir birisi Kadiridir'' dediler. Ama Nakşibendi'nin aynı kollarında hatmemiz, teveccühümüz de birdir.

  FEYZ:Seyda Hz.'nin vefatından bahseder misiniz?

  SEYYİD MOLLA YUSUF ARVAS HZ.: Seyda Afyon'daydı, zaten rahatsızlığı vardı. Hatta bir sefer eline iğne vurmuşlardı, göz ameliyatı olmuştu, bacağından rahatsızlanmıştı. Hepsi iyileşti, hiç bir şeyi yoktu Afyon'dayken, hatta Molla Ahmed'e; "senin işin bitmiş inşallah Menzil'e gidince icazetini vereyim'' demiş, bu, mübareğin kerametidir. Eğer o zaman vermeseydi onun işi kalacaktı, çağırıp icazetini vermiş.

  Hatta Seyyid Fevzeddin bana dedi ki rahatsızlığı yoktu, bir gece biraz rahatsızlandı. Doktor kontrolündeydi, hatta sabahleyin keyfi iyi idi. Çayını içti, kahvaltısını yaptı, akşam olunca ben de odama gittim, biraz uzandım dedi. Mübarek abdest almak istemiş ellerini duvara dayamış birden yere düşmüş.

  Sonra Seyyid Fevzeddin'i çağırmışlar...