Erken çocukluk dönemi ‘somut işlemler’ dönemi olarak bilinse de araştırmanızda 2 yaşındaki ‘nesne sürekliliği’ becerisi ile ‘iman’ arasında biyolojik bir bağ kuruyorsunuz. Oyuncağını arayan çocuk ile Yaratıcı’yı arayan zihin arasındaki bu nöro-gelişimsel ilişkiyi anlatır mısınız?
Erken çocukluk dönemi çoğunlukla “somut işlemler” öncesi bir evre olarak ele alınır; bu nedenle iman gibi aşkın kavramların bu yaş grubuyla ilişkilendirilmesi ilk bakışta zorlayıcı görülebilir. Ancak araştırmamda dikkat çektiğim nokta, imanın içeriğinden ziyade imanın bilişsel ve nörogelişimsel altyapısıdır.
Yaklaşık 18–24 ay civarında gelişen nesne sürekliliği becerisi, çocuğun görmediği bir nesnenin varlığını zihinsel olarak sürdürebilmesini ifade eder. Oyuncağı örtünün altına saklanan bir çocuk, artık “görmüyorum ama yok olmadı” diyebilmektedir. Bu beceri, yalnızca bir nesneyi arama davranışı değildir; zihnin görünmeyeni varsayabilme, yoklukta varlığı sürdürebilme kapasitesinin ilk yapı taşıdır.
Nörogelişimsel açıdan bakıldığında bu süreç, prefrontal korteks, hipokampus ve bellek–beklenti ağlarının birlikte çalışmaya başlamasıyla ilişkilidir. Çocuk, deneyim, bellek ve beklenti arasında bir köprü kurar. İşte bu köprü, ilerleyen yıllarda soyutlama, nedensellik, anlam arayışı ve aşkınlık düşüncesi gibi daha karmaşık zihinsel süreçlerin zemini hâline gelir.
Araştırmamda savunduğum biyolojik bağ şudur:
İman, erken çocuklukta öğretilen bir kavram değil; insan zihninin “görünmeyeni arama ve var sayma” eğilimi üzerine inşa edilen bir anlam biçimidir. Oyuncağını arayan çocuk ile Yaratıcı’yı arayan yetişkin zihin arasında doğrudan içeriksel değil, yapısal ve işlevsel bir benzerlik vardır. Her ikisinde de zihin, duyusal verinin ötesine geçerek bir “varlık” ihtimalini sürdürür.
Dolayısıyla erken çocukluk dönemini imandan kopuk bir evre olarak değil; imanın bilişsel altyapısının sessizce kurulduğu bir hazırlık dönemi olarak okumak mümkündür. Bu bak...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.