İslam’da Zühd Hayatının Olmazsa Olmaz Önemi / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden


İslam düşüncesinde zühd, kelime anlamı olarak değeri az olanı bırakıp değeri çok olana rağbet etmek, değeri az olana karşı isteksiz olmak demektir. Tasavvufî ve ahlâkî bir terim olarak ise; kalbin dünya sevgisinden arındırılması, geçici olan yerine baki (kalıcı) olan ahirete yönelme halidir. Yani kısaca zühd; değeri az olanı bırakıp, değeri çok olana rağbet etmek akıllılığıdır.
Evet, zühd anlayışının İslam’da çok önemli bir yeri vardır, şimdiye kadar hiçbir İslam âlimi çıkıp da İslam’da zühd diye bir şey yok diyememiştir. Bu konuda çok sayıda ayet-i kerime ve sahih hadis-i şerif mevcuttur. Efendimizin (s.a.v.) yaşantısından ve ashâbın hayatından bolca örnekler var. Mesela, Peygamberimizin uyumak için kullandığı hasırdan dolayı sırtında izler oluşmuştu, bu hali görüp de üzülen Sahabîler “ Yâ Resûlallah! Sizin için bir döşek edinsek, dedik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurdular. (Tirmizî, Zühd 44) Yine Allah Resulü’nün (s.a.v.) tüm malını, mülkünü, Allah yolunda harcadığı çok bilindik bir şeydir. Nitekim savaşlardan elde edilen ganimetlerin beşte biri ona kalırdı ama hiç bekletmeden hemen onları çevresindeki fakirlere, yoksullara dağıtırdı.
Yine bir hadis-i şerifte; Allah Resulü (s.a.v.) “Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum su bile içirmezdi.” (Tirmizî, Zühd 13) buyurmuştur. Bütün bunlardan Allah Resulü’nün (s.a.v.) hayatı boyunca tüm rağbetinin dünyadan ziyade, ahirete olduğu açıkça görülmektedir.
Ne var ki, üzerinde çok sık durduğumuz: “Günahların başı dünya sevgisidir” (Beyhakî, Şuabu’l-İman 7/338) hadis-i şerifinin Müslümanlarca yanlış yorumlanması gibi “zühd kavramı” da özellikle tasavvufla ilgili çevrelerde zamanla yanlış anlaşılmış, yanlış yorumlanmıştır. Netice olarak bu yanlış anlayışın yaygınlaşmasıyla Müslümanların dünya hayatına rağbeti iyice azalınca, ticarette, teknolojide, sanatta giderek zenginleşen ve güçlenen ehl-i küfür karşısında zayıf kalmışlardır. İşte bu nedenle de tarih içinde Müslüman toplumlar zillete düşerek ağır bedeller ödemiştir. Maalesef insanların akılca ve ahlâkça tekâmülü daha çok yaşanan acı tecrübelerle oluyor. Nitekim dünya sevgisi ve zühd mantığı gibi birçok önemli konunun doğru anlaşılamamasının kötü sonuçları da yaşanan acı tecrübeler sebebiyle bugün Müslümanlarca daha iyi anlaşılır hale gelmiştir.
Belki bu yanlışın bir nedeni şudur ki Peygamber Efendimizden (s.a.v.) sonra insanların dünya hayatına rağbeti tehlikeli bir hal alınca, bazı İslam büyükleri bu yanlışa dur demek için zühd anlayışını ortaya koymaya başladılar. Özellikle Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi bazı büyükler bu konuda sohbet ve yaşantılarıyla Müslümanları dünya sevgisi konusunda ifrattan korumaya çalışırlarken, bu defa da onların tefrit batağına saplanmasına istemeden de olsa neden oldular. Bugünleri görselerdi onlar da eminim ki bu yanlışa müsaade etmezlerdi. Nitekim daha sonraki yıllarda Hâris el-Muhâsibî (Hicri 3.asırda) “Biz dünyayı cebimize koyacağız, kalbimize değil, bu şekilde dünyayı sevmenin bir mahsuru yoktur” diyerek bu yanlışı düzeltmeye çalıştı. Lakin bu klişe sözü kullanarak da Müslümanlar yine dünyaya tapınmaya devam ettiler, o da ayrı mesele.
Netice olarak zamanla her şey tekâmül edip gelişiyor ve bugün İslam âlimleri ayet ve hadislere zamana uygun daha doğru ve kapsayıcı yorumlar yapabiliyorlar. Ben de bu tehlikeleri görerek devamlı bu konular üzerine sohbet ediyor, hatta konunun daha iyi ve kolay anlaşılması adına yeni kavramlar üretiyorum. “Zühd hayatı” içinde “zühd psikolojisi” kavramını uygun buldum ki bunu uzun yıllardır sizlerle paylaşıyorum. Zühd psikolojisi, zühd gibi önemli bir duyguyu görmezden gelmeden ama ifrata da kaçmadan onu hayatımızın tam merkezine oturtmak anlamına geliyor.
Evet, tekrar tekrar söylüyorum, zenginlikte, sanayide, teknolojide, ilimde, fende veya her konuda Müslümanları ehl-i küfürden geri bırakan yanlışlarımızın fark edilmesi, özellikle dünya sevgisi, tevekkül ve zühd hayatı gibi önemli kavramların iyice yerli yerine oturtulması ve bu konularda kesinlikle dengeli bir orta yolun müminlerin bilincine yerleşmesi gerekiyor.
O zaman tekrar edersek her Müslüman zahid bir kişilik olmalı mı, evet olmalı, ama bu zühd anlayışı dünyayı tamamen terk edip bir köşeye çekilmek gibi değil; dünyanın onun kalbini ele geçirmesine ve yönetmesine izin vermemek manasında olmalı. Zira hem ruh sağlığımız için, hem dünya hayatındaki huzur ve mutluluğumuz için, hem ahiret hayatımızın selameti için, hem düşmanlara karşı vatan, din, namus gibi kutsal değerlerimizi koruyabilmek, hem de en önemli farzlardan olan tebliğ ve irşad faaliyetlerini yapabilmemiz için dünyanın meşru yönünü sevmek ve onu kullanmak mecburiyetindeyiz; zira bu durum aklın ve mantığın gereği kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Çünkü çok açık bir gerçektir ki sermaye, teknoloji, yazılı ve görsel medya, sinema vs. gibi bu önemli güçleri elinde bulundurmadan ahir zamanda etkili ve kapsamlı bir tebliğ veya irşad faaliyetleri yapabilmek mümkün değildir.
Yine konumuza gelirsek İslam’da zühd hayatı vardır, hem de olmazsa olmazdır; ama nasıldır, şimdi ona bakalım.
Müminler olarak biliyoruz ki dünya hayatı Kur’an’ın da apaçık ifadeleriyle bizler için kalıcı bir yurt değildir; imtihan için gelişmek, değişmek ve ebedi yurdumuzu kazanmak için buradayız. Bu bilgi zaten akıllı her insanı otomatik olarak zahitliğe teşvik eder. Lakin bir şey var ki bu zühd anlayışı toptancı bir mantıkla dünyanın her şeyini boşlamamızı değil, dünya hayatını ve içindeki nimetleri mantıklı bir ayrım ile kategorize etmemizi böylece her şeyi yerli yerine koymamız gerekliliğini ortaya koyar. Nitekim bu konudaki ayet ve hadis-i şerifler incelendiğinde de bu sonuca ulaşmak aslında hiç de zor değildir.
Mesela şimdi adım adım gidelim, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim zühd konusunda ne diyor, bakalım: Şimdi Kur’an’a baktığımızda görürüz ki müminleri zühde teşvik ederken, bunu daha çok dünya hayatının geçiciliğine ve aldatıcılığına vurgu ile yapar: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir...” (Hadîd, 57/20) “Oysa âhiret, daha hayırlı ve süreklidir.” (A’lâ, 87/17)
Bu ve benzeri ayetler tetkik edilirse görülür ki, Kur’an zühd anlayışı ile dünyayı tamamen terk etmek yerine, müminlere dünya hayatına dair daha rasyonel bir bakış açısı kazandırmak ister. İşte bu bakış açısı benim tespit ve yorumumla tam da zühd psikolojisidir. Nitekim Hadîd Suresi, 23. ayette Rabbimiz: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık)...” diyerek bu bakış açısını bize öğütler. Dünya nimetlerini kaybedince kahrolmamak, kazanınca şımarıp kibirlenmemek, şükrü de asla unutmamak ki bu da tam olarak dünya hayatına imtihan mantığında bakabilmek demektir. “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma.” diyen Kasas Suresi 77. ayet de bu konuda gayet anlaşılır bir örnektir. Ve bu arada nimetlere şükretmemizi isteyen çok sayıda ayetin tamamı, açıkça nimetlerin farkında olun, onları sevin ve vereni de unutmayın onu da sevin, bunun için şükredin demektir.
Bu konuda hadis-i şeriflerden de çok sayıda delil getirebiliriz. Nitekim yukarıda da yaşamından bazı misallerini verdiğimiz üzere, Hz. Peygamber (s.a.v.), hem yaşantısıyla hem de sözleriyle zühdün en güzel temsilcisidir.
Mesela, bir adam Resulullah’a (s.a.v.) gelerek, “Ey Allah’ın Resulü! Bana öyle bir amel söyle ki, onu yaptığım zaman beni hem Allah sevsin hem de insanlar sevsin” der. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Dünyaya rağbet gösterme ki, Allah seni sevsin; insanların ellerinde bulunana (nimet ve imkânlar) rağbet etme ki, onlar (da) seni sevsin.” (İbn Mâce, Zühd 1)
Bir başka zamanda ashabına zühdü yolculuk örneğiyle şöyle verir: “Dünyada tıpkı bir garip veya bir yolcu gibi ol.” (Tirmizî, Zühd 25)
Aşağıda paylaştığımız misalle de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zühd anlayışına çok güzel bir açıklık getirir:
“Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” (Tirmizî, Zühd 29, (2341))
Özetle zühd, fakirlik demek değildir. Hz. Süleyman gibi büyük bir saltanata sahip olsan bile, o saltanata olan sevgi ve düşkünlüğün, Allah ve ahiret sevgisine baskın gelmemesidir. O halde bilmeliyiz ki, İslam’ın müminlerde görmek istediği zühd anlayışı, klasik tasavvuf kitaplarındaki “bir lokma bir hırka” veya “dünyadan tamamen el etek çekme” şeklindeki dar kalıplardan oldukça farklı bir derinliğe sahiptir. Ben işte buna yeni bir kavramla zühd psikolojisi diyorum.
Şimdi İslam’ın zühd hayatı diyerek veya benim tabirimle zühd psikolojisi diyerek neyi anlatmak istediğini birkaç başlıkta özetleyelim:
Öncelikle kalbi bir eylem olarak “zühd mantığı”, eşyayı sevmemek ve terk etmek değil, eşyanın sevgisini dengelemektir. Kişinin elinde dünya malı bulunabilir, hatta çok varlıklı olabilir; ancak bu varlığın sevgisi ondaki Allah ve ahiret sevgisinden fazla değilse, o kişi zahiddir.
Yine “zühd hayatı” sadece bir şeylerden kaçmak değil, Allah’a olan rağbetin bir sonucudur. Kişi Allah’ın rızasına o kadar odaklanır ki, onun dışındaki her şey (masivâ) gözünde küçülür. Bu durumda dünyayı küçük görmek, artı bir çaba ve zorunluluktan öte doğal bir netice olarak kendiliğinden ortaya çıkar.
Kur’an ve sünnete göre bir Müslüman, asla pasif bir figür değildir, olmamalıdır da. Bu gerçekten hareketle zühd anlayışı, Müslümanı tembelliğe veya fakirliğe itmez, itiyorsa burada aklen ve mantıken ciddi bir sorun var demektir. Aksine bir Müslüman dünya imkânlarını İslam’a ve insanlığa hizmet etmek için birer araç olarak görür. Amaç her zaman Allah’ın rızasıdır. Vasıtaların çokluğu, gayeyi unutturmadığı sürece zühd anlayışımıza bir engel teşkil etmez.
Nefis terbiyesinde de zühd anlayışı önemli bir araçtır, zühd psikolojisi, nefsi terbiye etmenin de en güçlü silahlarından biridir. Ancak bu, hayattan kopmak değil; hayata hükmederken nefsin arzularına mahkûm olmamaktır. Bir müminin kendi iç dünyasındaki özgürlüğünü kazanması da ancak zühd psikolojisi ile mümkündür. Zühd sahibi olmayan İslam’ın istediği mükerrem ahlâkı hakkıyla gerçekleştiremez. Mesela layıkıyla tevekkül ehli olamadığı gibi, zorluklar karşısında sabırlı, korkularıyla baş edebilen cesur ve cömert birisi de olamaz.
Riya ve gösterişten uzaklık, zühdde aranan bir vasıftır, yani “zühdün reklamı” olmaz. Gerçek zahid, dışarıdan bakıldığında sıradan, toplumla iç içe ve vakur bir duruş sergiler. Eski tip hırpani kıyafetler veya yapay bir fakirlik görüntüsü yerine, temiz, düzenli ve vakarlı bir duruşu sergiler. Özetle zühd: dünyanın içinde olup dünyaya ait olmamak, her türlü imkâna sahipken bile o imkânlara esir düşmemek ve kalbin rotasını sadece Allah’a sabitlemektir.
İşte zühdü böyle anlamayan ve psikolojisine sindiremeyen bir kişi İmâm-ı Rabbânî gibi bir âlimin oğlu da olsa İslam’ı hakkıyla yaşayamaz ve bunalımdan da kurtulamaz. Özellikle de zühd psikolojisini bilgiden sonra bilinç olarak da duygularıyla sindiremeyenler kendilerini cehennem azabından da zor kurtarırlar...
Şimdi günümüze gelerek Müslümanların bu konudaki durumunu değerlendirecek olursak bunu insanları iki kategoriye ayırarak yapmamız doğru olacaktır. Sohbetlerimizde çok sıklıkla kullanıyoruz, genelde Müslümanlar avam ve havas meşrep olarak ikiye ayrılırlar. Avam meşrep insanlar anlayışı dar ve kıt olan insanlardır ki bunlar dünyayı sanki cennet gibi bir yaşama yeri olarak görürler. Bunlardaki dünya sevgisi zevklerden ve alışkanlıklardan kaynaklanan bir sevgidir. Dolayısıyla bunlara zühd anlayışını anlatmak hiç kolay değildir. Bir de havas meşrep insanlar var ki onları meyhanede görsen bir sohbetle zühd psikolojisine sokabilirsin. Dünyayı sevmeyi kişiliği yapmış olan insanlar çok zor ve tehlikeli insanlardır. Bunlar kendince çok akıllı, çok itibarlı, ticari hayatında başarılı olmuş, bu nedenle iliklerine kadar dünya sevgisi ile dolmuş kişilerdir ki bu sohbetler onların bir kulağından girip diğerinden çıkar. O zaman bu sohbetleri yaparken insanların kişiliklerine, karakterlerine ve psikolojilerine bakarak yapmak gerekir. Eğer böyle yapmazsan bu konudaki sohbetin asla etkili olmaz. Mesela bazı insanların kontrolcü özelliği vardır; ben yöneteyim, ben idare edeyim, her işte başta ben olayım der ki enaniyet sahibi kibirli adamlar böyledir. Bu kişilere direkt dünya sevgisi kötüdür sohbeti yapsan seni asla dinlemek istemezler, zira bu sohbetler onun kişiliğini kimliğini, hayattaki en önemli sığınma gücünü elinden alır. Bunlara bu konular cahil hocaların kaba üslubu ve dayatmasıyla anlatılmaz. Bunlara hem hem mantığı ile sohbet edilir. Bir ateist dünyaya ne kadar değer veriyorsa biz ondan daha fazla değer vereceğiz diyerek anlatılır ki doğrusu da budur. Yani biz de ateist gibi parayı çok seveceğiz. Peki o zaman zühd bunun neresinde, derseniz, işte tam da ortasında diyeceğiz. Dünyayı seveceksin çok değer vereceksin, sonra imanın devreye girecek, ahiretin yanında dünyayı küçük göreceksin. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi zahitlik daha değerli olanla daha az değerli olan arasında bir tercihte kalma zorunluluğu halinde daha az değerli olana sırtını dönmek akıllılığıdır. Yani dünyaya değer vermezsen, onu kıymetsiz bir taş, bir toprak gibi görürsen bu görüş zühd olmuyor. Dünya değerli olacak, ama cennet gibi kalıcı bir yaşama yeri anlamında değil ahiretteki makamları kazanma anlamındadır. Dünya hayatı sadece bu amaçla, yani imtihan için yaratıldı.
Son olarak şu önemli bilgiyi de vererek sohbeti noktalayalım. Dünya sevgisi insanın fıtratında vardır, bu nedenle insanı her zaman kendine çeker. Dolayısıyla bir insan ne kadar mücadele etse de, tekrar bu mal sevgisi ve yaşama arzusu onu kendine çekerek kolayca onun zühd psikolojisini bozar. Bu nedenle “zühd hayatını” değil, “zühd psikolojisini” öğrenmeli ve sonra da onu bilinç hâline getirmeliyiz. Zira bu cazibeden kurtuluş, bilgi ile olmaz bilinçle olur. Öğretimde bilgi verilir, dimağa yerleşir; eğitimde ise nefse yerleşir. Mesela cerrahlık gibi, kitaptan okumakla cerrah olunmaz. Yine karate, boks ve diğer savaş sanatları eğitimi, şoförlük eğitimi gibi eğitimler ki bu konuda misalleri çoğaltmak mümkündür, bunlar da okuyarak olmaz. Zühd psikolojisini tabiat hâline getirirsen, istikamet üzere gidiyorsun demektir. Bu sebeple sadece bilgi değil bilinç seviyesinde bu psikolojiyi kazanmalıyız. O sebeple zühd psikolojisini bilgiden bilinç hâline getirmeye çalışmalı ve sık sık bu sohbeti birbirimize hatırlatarak bu hâlimizi ölene kadar korumalıyız.
Allah’a (c.c.) emanet olun.
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)