Fatih Çıtlak İle Hz. Mevlana ve Tasavvuf Üzerine Söyleşi

  FEYZ: Efendim, bazı sözler var ki, dolu dolu yaşanmış bir ömrü tanımlayıp atıverir ve her şeyin özetidir adeta. Mevlana Hz.'nin "Hamdım, piştim, yandım" sözü de öyle… Derinler derini bu söz ne anlama geliyor? 

  FATİH ÇITLAK: Zaten bir ömür, onun için yaşıyoruz. Kâinat var olduğundan beri fikirler, sözler hiç bitmemiştir. Fakat ne olursa olsun insanlar, fikirlerin peşinden değil, daha ziyade o fikri temsil eden insanların peşinden gitmiştir. Bu insanların zaafı değildir. Bu, insanların tabiatıyla alakalıdır. Zira Allah, kelamını, indirdiği, tenezzülen insanlara bahşettiği halde, onu yaşayan, yansıtan, kendisinde gösterebilen insanları yani peygamberleri göndermiştir. Peygamberler de kâfi değil, bazı hususlarda anlamamız için… neden? Bizim idrakimizle ilgili… Peygamberleri de anlatabilecek, yerine ashabını, arkadaşlarını göndermiştir. Ve yine Allah'ın rahmeti…

Belki bunların hepsi kâfi olabilir ama Allah-u Teala'nın rahmetinden dolayı, ayrıca ashabını anlayabilecek ve bize anlatabilecek velilerini göndermiştir. Dört haslet, dört özellik… Siz buna fikir diyebilirsiniz, kavram diyebilirsiniz, ama dört şey, dört insanda sembol olmuştur. Zühd-ü Cüneyt, zühd-ü cüneyd-i bağdadi… Zahidlik deyince akla Cüneyd-i Bağdadi efendimiz gelir olmuş… Terk-i İbrahim Ethem; terk denince İbrahim Ethem Hz. akla gelir olmuş… İrfan-ı Bayazid, irfan denilince Bayazıd-ı Bestami Hz. artık alem olmuş, sembol olmuştur… Aşk deyince akla gelen zat da, Hz.Mevlana'dır. O yüzden derler ki, Zühd-ü Cüneyt, Terk-i İbrahim, İrfan-ı Bayazid, Aşk-ı Mevlana…

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz'in, çokça konuşulmasının sebebi, şahsının diğerlerinden büyük veya küçük olmasıyla alakalı değildir. Anlattığı şeyin çok önemli ve büyük olmasıyla alakalıdır. Zahidlik de, terk etmek de, irfan da, kanaat, mürüvet, sahabet ve ubudiyet gibi en yüksek noktasını kapsayan ve kaplayan kavramların da hepsinin içine baktığımızda, bunlar ancak ve ancak Allah'ı ve Resulünü her şeyinden çok severek yani âşık olarak yaşayanların halidir, harcıdır. Dolayısıyla Hz. Mev-lana esas cevherden bahsettiği için, esas unsurdan bahsettiği için adeta bütün evliyaullahın veya evliyaullah vücudunun ağzı, dili olmuştur. Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz o kadar insanlara yakın, herkeste bulunan cevherden bahsettiği için o kadar yakin konuşmuştur ki, bazen onu başka dinin mensubu zannedenler bile çıkmıştır. Hayır, o başka bir dinin mensubu olduğu için değil, gerçek dini aşkla yaşadığı için, herkes kendinden bir parçayı onda görmüştür. Zira bizim günümüzde çekilen sıkıntı, dinimizin eksikliği değildir.

Dinimizin güzelliğindeki kusur değildir. Kitabullah'ın bilinmeyişi değildir. Bunu anlatacak insanların, hayatlarında bunu yaşayarak gösterme-yişidir. Eğer yaşanarak gösterilseydi, bu şekilde olmazdı. Şöyle bir örnekle açayım; Hz. Bayazıd-ı Bestami zamanında, bir Mecusiye yani âteşgede, yani ateşe tapan zata demişler ki, "Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir..." O da demiş ki; "Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim? Yani ben bir kere şehadet ettiğimde, hemen Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?" deyince, demişler ki; " Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama, Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur." Bunun üzerine; "Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım" diyor Mecusi…

Bugünkü durumu anlatır gibidir bu söz… İnsanlar, tabi kıymetli dergi mensubu ve bu hizmette bulunan kardeşlerimizi, hatta okurlarımızı tenzih ederim, fakat şu bir gerçek ki, bugün insanlığın dindarlığı tercih edemeyişi veya tercihini dinden tarafa, Hz. Mevlana'nın anlattığı güzellikten tarafa kullanamayışlarının sebebi, bizim şu anda hem o dini hem de o Hz. Mevlana'yı yaşayan insanlarımızın azlığından kaynaklanıyor. Çünkü ko-nuşmamın da başında arzettiğim gibi, insanlar şahsiyetlerin arkasından giderler. Fikirler düşünceler hep vardır. Hep de olacaktır fakat neticede karakterlerin, daha doğrusu şahsiyetlerin arkasından giderler. Bir kere bunu tesbit etmek lazım ve niye Hz.Mevlana'ya gidiyorlar diye gücenmekten ziyade, önce bizim bu sırrı çözmemiz lazım. Acaba bizim göremediğimiz, derya içindeki balıklar olarak bizim farkedemediğimiz bu güzellik nedir? Galiba önce dinlemekle başlıyor bu iş…

Bir kere söylenen sözlere kulak vermek lazım. Biz yeni dünyayı bir çok teknolojiyle, bir çok buluşla yeniledik zannediyoruz. Ve mede-niyeti kurduk zannediyoruz. Bu bizde bir sağırlık uyandırıyor. Bildiklerimiz, şu anda geldiğimiz noktalar, bir şeyleri başarıyor olmamız, bizi bazı söylenen şeylere karşı sağır yapıyor, dinlemez hale getiriyor. O sanayi devriminden sonra Batı'nın çok evvelce fark ettiği iflası, yeni yeni de bizlerin, belki üçüncü dünya ülkelerinin çok şiddetli bir şekilde fark ettikleri, farkına vardıkları hal olarak düşün-ürsek, dinlemenin, Mesnevi'nin başındaki "dinle" sözünün, ne kadar muazzam bir söz olduğunu, hem kendini kaybetmemek için dinle, hem Allah'ı, Kitab'ı öğrenmek için dinle, Peygambere kulak ver, insan olduğunu unutmamak için dinle, karşıdakinin insan olduğunu unutmamak için insanı da dinle… manasına gelebilecek en muazzam ifadeyle ve mesajla başlıyor. Bu sempatik ve insanı hemen içine alan bu söz, "dinle" sözü, bizim dikkatlerimizden kaçsa da, dinlemeyi artık unutmuş olan toplumların dikkatinden hiç kaçmamıştır. Hz. Mevlana'nın bir başka sözü, ona ithaf edilen "Hamdım, piştim, yandım" sözüyse, adeta bir muamma gibi karşımıza çıkan bu söz, dinin muhteşem bir özettir. Bu, İslam'ın özetidir. Bu, dünyaya gelişteki sâlim olmamızın, fıtratımızı bozmadan, Allah'ın dinine mensup olarak, kendi tabiatımızı bozmadan yaşama ki, adı İslam'dır bunun emaneti bozmadan, emanete ihanet etmeden yaşamanın adıdır İslam… İşte bu, İslam'ı özetleyen bir sözdür. Ne demektir? Her mümin muhakkak şu vazife üzere dünyaya gelir. "Bilmek, bulmak ve olmak…" "Hamdım, piştim, yandım" sözleri bunlara tekabül eder. Bilmek insanın ilkönce hamlığını atar, kabasını alır. Ama görmek gibi değildir.

  Bir kere bileceksiniz… Bildikten sonra, bir idrak size verilecek. İdrak, beraberinde niyeti getirir. Niyetle hareketlerinizi değiştireceksiniz ve bir ayırım içerisinde olacaksınız. Amelle ibadeti birbirinden ayıran şey niyettir. Fakat niyet, idraksiz olmaz. İdrak etmek için evvela bilmek lazımdır. Ama idrak edip niyet ettiniz, niyet ettikten sonra yaptınız, yaptıktan sonra, amel ettikten sonra sizde bir 'bulma hali' zuhur eder. Çünkü din, yaşanınca anlaşılır. Anlaşılınca yaşanmaz…

En önce teslimiyet ister, bildiğinizle hemen amel etmek ister. Amel ettikten sonra, "namaz böyle bir tatmış, zekat böyle bir güzellikmiş, zikirle demek ki kalp böyle mutmain oluyormuş" diyerek, kendinizce bir buluş olur sizde… Bulursunuz, bildiğinizi bulursunuz, ama o da kâfi değildir, şimdi o bulduğunuz şeyle mutasarrıf olma hali sizde olması lazımdır. Siz çünkü sadece bulmak için değil, buldurmak için dünyaya gelmiş insanlarsınız. Zira siz, Allah'ın halifesisiniz… Allah'ın halifesi demek, kendisine hidayet için gelenlere, ilim için gelenlere, mürüvvet, kanaat, bulmak için gelenlere, nefsinden kurtulmak için gelenlere, ruhunun aydınlığına kavuşması için gelenlere, Allah'ın elçiliğini yapan zat demektir. Bizler halife namzedi olarak yaratıldık, bulmamız kafi değildir, "böyleymiş" dememiz kafi değildir. "Öyle olmak" şartı vardır, işte onun adına da "olmak" deniyor. İnsan-ı kâmil ve veliyullah dediğimiz zatlar, "ol"an zatlardır. Diyor ki Hz. Mevlana, "Sen bana özeniyorsan, işte bildim, buldum ve Allah'ın izniyle oldum. Ama ben bunu Mevlana oldum da yaptım, şunu u-nutma ki, sen de bir Mevlanasın… Sen de kendi Şems'ini, sen de kendindeki "Hû" sadasını bul, dinlemeyi öğren, eğer özeniyorsan bana, işte kendi hamlığından kurtul, kendini düzelt ve piş; ondan sonra ma'sivadan teşekkül eden vücudunu yak, geriye sadece Hz. Allah'a kavuşacak şeyi bırak..."

İşte bu sözleri; "hamdım, piştim, yandım" sözleriyle, ifade ediyor, yani oradaki yakılmanın manası bir meyvanın pişmesi gibidir. Ağaçta ağacın bu-dağını ve diğer şeyleri yakarsınız, onlar ateş içindir. Meyva olarak olgunlaşan, pişen bir şeyi ateşe atmazsınız, meyva pişmez, meyva, ateşle terbiye olmaz, o güneşle terbiye olmayı öğrenmiştir. Uzaktan gösterilen ateşi idrak etmiş, kendi kabiliyetine göre meyvalaşmıştır. Evet, o meyvanın çekirdeğinde o ateş de vardır, o yaprak da vardır ama meyva da vardır. Hz. Mevlana diyor ki; "Hamdım", "ham" kelimesini kullanarak "yandım" kelimesine geliyor. "Hamdım, piştim, yandım" derken, ben öyle bir olgunluğa sahip oldum ki, Allah Teala'ya bakan vechimi, yüzümü, Allah'a öyle bir verdim ki, kendi benliğimden eser bırakmadım. Ben kendimi böyle yaktım. Böyle yanan bir insan bir daha cehennem ateşinde yanmayacaktır. Bu, nefisten kurtulmak, ateşten ve savaştan korkan insanlara bir kapı açmak için söylenmiş bir sözdür. İşte "dinle" derken bu var. Hem nasıl insanı dinleyeceğimizi, nasıl insan olmak için dinleyeceğimizi, Cenab-ı Pir, hem sözleriyle, Mes-nevi'yle, hem de en önemlisi hayatıyla ortaya koymuştur. Sıkça verdiğimiz misaller var. Mesela Hz. Mevlana diyor ki; "Benim bu yazdığım Mesnevi'de tev-hidden başka bir şey görüyorsan, o senin kendi şaşılığındır ve kalbinin bozukluğudur. Ben burada "Lâilahe illallah" tan başka bir şey anlatmıyorum. Veya Muhammeden Resulullah olan Hz. Peygambere in-dirilen Kitab'ın tefsirinden başka bir şey yapmıyorum. Eğer sen, baktığında Mesnevi'yi, kedi, köpek hika-yesi, şu bu var zannediyorsan, beni hele hele başka dinin mensubu gibi gösteriyorsan, Peygamber aşkından uzak gibi düşünüyorsan, o tamamen senin kendi itikadın, o tamamen senin kendi şaşılığındır diyor. Ben bunlardan münezzehim, ben bunlardan beriyim diyerek, Mesnevi'de "Bu, dinin aslının aslının aslıdır" sözüyle dinin özüne talip olduğunu, bilmek, bulmak ama muhakkak olmak gerektiğine işaret ederek, yaşamak icap ettiğini daha Mesnevi'nin başında an-latıyor. Günümüzde olan hadiseler, yanlış anlamalar, bizi bedbin, kötü görüşe sevketmeli mi? Hayır, etmemeli…

Hz. Musa (AS) gibi bir peygamberin dinini tahrip etmiş insanlar, Hz. İsa (AS) gibi, Allah'ın birlik inancını, tevhid inancını anlatmak üzere dünyaya gönderilen, ruhlar âleminden seçilen koskoca bir peygamberi bile "Allahın oğlu" diyerek sevmeye, taltif etmeye yönelmiş ve sapıtmışlar… Dolayısıyla peygamberler ki, Allah'ın korumasındadır onların sözlerini bile çarpıtan insanlar olduğunu düşünürsek, Hz. Mevlana'nın sözünün, Cenab-ı Pir'in sözlerinin çarpıtılması ve çok sevdikleri halde, dinin yani Hz. Peygamber'in anlattığı şeyin haricinde, ehl-i sünnet ve'l cemaat dediğimiz o çerçevenin dışında Cenab-ı Pir'i görmek isteyenler de olacaktır. Nasıl ki, Hz.Peygamber'in çerçe-vesinde Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı göremeyenler olduğu gibi, Hz. Mevlana'yı da o çerçevenin içersinde göremeyenler de muhakkak çıkacaktır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken, belki kıymetli okurlarımızla paylaşmamız gereken şudur; ben şöyle açayım bu sözü… Kıymetli eğitimci ve adeta bir neslin yetişmesine katkıda bulunan büyük insan Mahir İz Hoca, "Evladım, caminin dışına yumruk sıkmayın, caminin içine yumruk sıkın" dermiş… Kendi insanımızın, bizi dinleyen insanımızın yetişmesi çok önemlidir. Dışarıdaki hadiseleri anlatmakla bir yere varamayız. İçerde olduğunu iddia eden insanların kendisini yetiştirmesi lazımdır. Kuran'ı anlattığı, Kuran'ı okumayı tavsiye ettiği halde okumayan insanlar, Peygamberi sevdiği ve ümmet-i Muhammed olduğunu iddia ettiği halde Peygamberi bil-meyen, tanımayan ve sev-meyenler, Hz. Ebubekir'i sevdiği halde hayatını bilmeyenler, Hz. Ali'yi sevdiği halde Hz. Ali'yi bilmeyen insanlar olduğu müddetçe, bu tartışmaların sonu gelmeyecektir. Dolayısıyla, en önce 'ben biliyorum, ben sahip çıktım ve çok seviyorum' diyen insanların muhakkak o donanıma sahip olmaları lazımdır. Bu çerçeve içinde konuşalım. 

  FEYZ: Mevlana Hz.'nin insanı bir ortaya koyuşu var. Vesveseyi anlatışı, aklı, kalbi anlatışı muhteşem… Günümüzde insanların hepsinin bu konularda çektiği sıkıntılar var yani günümüz insanının, Mevlana Hz.'nden, pragmatik bir şekilde istifade etmeleri kaçınılmaz bir şey… Fakat pişme-yince hamlığı, yanmayınca pişmeyi ve yine hamlığı bilemiyorsunuz. İşin başında insan, kendi hamlığını nasıl bilecek? İnsan bu anlamda kendini nasıl tanıyacak?

FATİH ÇITLAK: Arzetmek istediğim nokta da tam buydu… Şimdi Cenab-ı Hak, nasıl hidayet namına insanları yoluna çağırmış… En mükemmel insan, hatta en mükemmeli de en sonda gördük diyor ya, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i… O bile diğer peygamberlerin mükemmelliği anlaşılmazsa, Hz. Pey-gamberin mükemmelliği anlaşılamaz diyor. Peygamber Efendimizi, daha önceki peygamberleri gördüğü için insanlar, mükemmelliğini fark ettiler. İnsanın mükemmelliğini insana anlatabilecek olan, mükemmel insandır, kâmil insandır. Allah-u Teala bunu kaideye bağlamıştır. Kendisi, ilahi metod olarak bunu va'zeylemiştir. Ham kişi nasıl anlayacak, hamlığı… En önce, kâmil insanın varlığını kabul edecek. Ekmel-i mahlûkat olan Hz. Peygam-beri kabul edecek. Hz. Peygamber'in ekmel-i mahluk olduğunu kabul etmezse, o kişinin, Kur'an'la alışverişi bile bitmiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara'da hemen ilk ayetlerde, "hüden li'l muttakin"in manası konusunda, deniyorki, oradaki "li'l muttakiyn" "takvaya erişmiş olanlar" manasında olmaz, çünkü takvaya erişmiş olsa zaten hidayete erişmiş olacak… Müfessirler bu konuda; "ben gerçekten öğrenmek istiyorum ve gideceğim yer hususunda bilgim yok, nasıl öğrenebilirim" endişesini taşıyan, "kudretten çekinen varlıktır" diyor. Onlar hidayete ericidir. Böyle bir insanın, böyle bir kaygısı olmadan ve insanı daha henüz görmeden bakınız şeytan, Allah'ın emrine itaatsizliği insan üzerinden yaptı. İnsanı tanımayan, eksikliğini asla bilemez. Allah insanı, hem kendisinin bilinmesine, hem de insanın kendini bilinmesine köprü yaratmıştır. Kâinatta en bilinmeyen şey insandır, varlık olarak… Dolayısıyla hamlığı bilmek için en önce, kâmil bir insanın varlığını kabul etmemiz lazım. Böyle bir insanın varlığını kabul edenlere hitap ettiği için Hz.Mevlana, Mesnevi'de "dinle" diye başlıyor. Kamil insanı dinle…

O evreleri geçirmiş, o evreleri geçirmiş, "hamlıktan kurtulan insanı dinlemeye başla" diyor. Dinlersen hamlığını an-larsın… Sen de hamlığını anla. Hamlığın geçti; piştiğini anlarsın… Ne kadar piştiğini anlarsın. Yandın mı yanmadın mı? O ölçüye vurmadan anlayamazsın. İnsanın sahibi Allah'tır. Fakat terbiye edicisi, mürebbisi ve onun muka-yese edici olanı insandır. Allah bunu kaideye bağ-lamıştır. En başta bunu anlamak lazım. Hz.Mevlana farklı bir şey söylemiyor. Akıl hakkında söylediği şeyler veya islami kavramlar olarak baktığımız şeyler, -yani nelerdir bunlar, namaz, ibadet, hac, zekât- bunların hepsiyle Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz, bunları yaparken bunun zevkini almak için, mesela insana çorbanın tadını almak için "şu kadar kalorilik, şöyle bir süzmeden geçirilmiş şu miktarda tahılgil, karbonhidrat yüklü, protein yüklü" dediğinizde hiç kimseye cazip bir şey değildir. Fakat "Mis gibi kokuyor, ne kadar da güzel" dediğinizde, sizin artık onun hiç bir şeyinden bahsetmenize de lüzum yoktur. Aa çok tatlı anlatıyorsunuz deniyor! Hayır, kandırmak, bunu kalbine sindirmek için anlatmıştır Hz. Mevlana… "ohh ne güzeldir" demiştir, "ne kadar tatlıdır kulluk" demiştir. Esasında aynı şeyi tarif etmiştir. Aynı aşı tarif etmiştir, fakat insanları kalbinden yakalamıştır, çünkü konuştuğu aşktır. Hz. Mevlana Hacc'ı anlatırken Hacc'a özendirir. Namazı anlatırken namaza özen-dirir. Hz. Mevlana tövbe edenleri utandırır, bir daha tövbe ettirir; çünkü zevkini, lezzetini almadan bırakmaz. Sahiplik yapar onlara, mürebbilik yapar. Müreb-biliğin bir eşanlamlı kelimesi de Mevlana'dır. Mevlâ kelimesidir. Mürebbi mana-sındadır. Dolayısıyla "hamdım, piştim yandım" sözüyle, en önce dinlemeye teşvik ediyor ve kendisini aradan çıkartarak "dinle neyden" diyor. Sadece o ilk beyit bile, 20-30 mana verilebilir metin şerhi olarak…

Fakat neticede insana farklı bakışı nerden yakalıyor, farklı baktığını nerden anlıyoruz? Biz farklı diyoruz ama literatürlere bakmadan farklı olduğunu hissediyoruz, neden? Çünkü hepimizi orijinal bir hisle test ediyor. Bize hitabettiği belli, "çok değişik", dedirtiyor bize. İşte bu yakınlık onun Allah'a, Resulüne duyduğu aşktan, yakınlıktan ileri geliyor. Çünkü aşk geldiği zaman hikmet kavgası da ortadan kalkar. Aşk geldiği zaman tamamiyle sulh ister. Aşkta taraf kalmaz. Aşkta sadece edep vardır, maksud vardır. O, maksuda dikkat çekiyor. 

  FEYZ: Mevlana Hz.'nin bir papazla karşılaştığında, papazın saygıyla eğilmesi karşısında, papaza, daha çok eğilerek tevazu gösterdiği, papazın doğrulduğunda bunu çok büyük bir hayranlıkla karşıladığı ve bunun üzerine Hz. Mevlana'nın; "Elhamdülillah, tevazuda da kafiri geçtik." dediğini görüyoruz. Yani o, güzel ahlakı temel ölçü ve esas alıyor davranışlarında… 

  FATİH ÇITLAK: Demin de buyurduğunuz bu muhteşem hadise gibi, söz vardır, "Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi." Bir insan kendisi ateş olmadan, kendisi şem'a olmadan hiçbir mumu hiçbir kandili uyandıramaz. Biz bir kere bunu "es" geçiyoruz. Diyoruz ki biz bilerek anlatabiliriz, hayır… Bilerek anlattığımız şey, bilen insanlara göredir. Yaşayarak anlattığımız şey, yaşayan insanlara göredir. Niye Hz. Mevlana'nın hayatında bir fiiliyle bu kadar insanı hidayet tarafına çeken Hz. Mevlana varken, bu kadar yetişkin, bu kadar kültür, elimizin altında tefsir ve hadis metinleri varken, iletişim bu kadar artmış, böyle olmasına rağmen, niye biz hala basit mevzularda bile birbirimizle diyalog kuramıyoruz? Çünkü bilgiler bizde yük olarak kalıyor. Bildiği şeyin önemi şurada; bir kere en başta, "hayırlı bir ilim nasip etsin" sözü var Peygamber efendimizin…

İlmin hayırlısını, kendisine lazım olacak kısmını, kendine ve insanlığa faydalı olabilecek kısmını alıyor. Aldıktan sonra hiçbir zaman sözde bırakmıyor, hal şekline getiriyor. Biliyorsunuz, şeriat, tarikat, marifet, hakikat sözleri şu dört maddede özetlenebilir. Şeriat, kavl-i Muhammedi, tarikat, fiil-i Muhammedi, Hakikat, hal-i Muhammedi, marifet sırr-ı Muhammedi… Hepsi Hz.fahr-i âlemde mevcuttur, hepsi O'nda dürr olmuştur, bütün tahsil oradan yapılır, iç içedir, ekmel-i mahluktur iki cihan serveri efendimiz… İnsan, şeriatı da, tarikatı da, marifeti de, hakikati de kendisi yaşamadan, asla ve asla karşıya bu bilgiyi; bilgi olarak değil, hal olarak aktaramaz. Biraz dikkatli baktığımızda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin, süt annesinin akrabası olan veya başka kişiler geldiğinde, daha henüz kafir ya da Müslüman olduklarını bile söylemeden, ridasını çıkartıp yere sermesi var…

İki cihan serveri Efendimizin hayatı var. Efendim, işte bilsek kafi değil mi? Kafi değil, neden? İnsan her asırda, yaşayan insan istiyor. Buradan çıkan en büyük şey budur. Hani N. Fazıl'ın dediği gibi, 'O, o' diyeceğine ol, kendin ol." diyor ya… Bizim günümüzün insanının muhakkak surette bir kere en azından 'olmaya' ihtiyacı vardır. Bir fıkra var burada. Ben çok anlatırım. Yeniçeri evde kavga etmiş karısıyla… O hışımla dışarıya çıkmış. Sinirlenmiş evde… Bakmış, senelerdir komşusu olan bir Rum var. "Gel buraya" demiş, yere yatırmış, palayı çıkartmış, boğazına dayamış, "Çabuk Müslüman ol." demiş… "N'aptım ben şimdi kuzum" demiş, Rum," Hadi öyleyse, söyle nasıl olacağımı olalım..." O zaman yeniçeri ayağını kaldırmış adamın göğsünden, yerine sokmuş palasını; bıyıklarını burarak, "Ya ben de bilmiyorum, gel, hocaya bir soralım" demiş…

Şimdi günümüzde bir şeyleri savunurken bile bu noktadayız. Şu anda insanlar bizden Hz. Mevlana'nın nasıl bir adam olduğunu dinlemek istemiyorlar; Mevlana gör-mek istiyorlar, işte bu!... "Efendim, şu, zamanımızın Ebu Cehil'i vs. Ebi Lehebleri şunlar, Firavunları bunlar, Nemrudları bunlar diyorlar", değil mi? Bütün insanlar bundan şikayet ediyor. Bütün bunlar doğru, tamam.. Ben onlara şunu soruyorum, Aşere-i mübeşşere nerede, Ashab-ı Kiram nerede, Abdulkadir Geylani nerede, Şah-ı Nakşibend, Hacı Bektaş-ı Veli, İbrahim Düssiki nerede? Bunlar olacak, kıyamet gününe kadar da devam edecek… Bizim eksikliğimiz burada değil, bunların çoğalması değil; Ashab gibi, evliyaullah gibi hazeratın şu anda olmayışı... Muhakkak var, kıyamet günü sabahına kadar olacak… Fakat her halde Hz.Mevlana gibi insan, henüz azlığı, en azından kıvam olarak baktığımızda çok olmadığı aşikar, eksikliğimiz burada... Veyahut böyle insanların etrafında olması gereken insanların azlığı aşikar, eksikliğimiz burada… İnsanlar bize geldiğinde tarihimizdeki insanları öğrenmek için gelmiyorlar, onların elindeki tarih ve tasavvuf eserlerinde bizdeki yazılan kaynaklar kadar kaynak var. Onlar insan görmeye geliyorlar. Ve biz bu insanı gösteremediğimiz için, hala aynı sefih ve düşük bir halde kalmakta ve bulunmaktayız. Güzel bir tablo çizemiyorum belki, ama günümüzde Amerika'da bilmem kaç yerde Mevlana kürsüsü olduğu halde, bizde hala Hz. Mevlana kürsüsünün olmayışı bile, Ona verdiğimiz önemi gösteren üzücü bir örnektir. 1914'te I.Dünya Harbi'nde, 1918'de Londra'da Mesnevi basılmışken, sağlam taş gibi bir metin basılmışken, hala bizde bazı kaynaklarımızın eksik oluşu, Hz. Mevlana'yla ilgili eserlerin birbiriyle tenakuz halinde olması, oldukça düşündürücüdür. 

  FEYZ: Sade bir soru olarak sormak gerekirse, Mesnevî niçin Farsça?..

FATİH ÇITLAK: O zaman yaşayan, Maveraünnehir'de yaşayan kişilerin, Türk toplulukların resmi dili Farsça. Fakat Hazar'ın aşağısında ve yukarısında konuşulan Farsça farklıdır. Yani İran, pehlevi Farsçası da farklıdır. Şöyle düşünün, mesela çok büyük bir düşünür, 1950'de muhteşem bir eser yazıyor Asya'da, tüm dünyada ödül alıyor, fakat Rusça… Diyebilirmisiniz ki, "niye Rusça?" Rusça, çünkü adamların resmi dili Rusça… Mevlana Hz. Türklere ait olduğunu kendisi söylüyor ama bugünkü milliyetçilik ruhuyla söylüyor bunu, ırk itibariyle değil... Çünkü Hz.Ebubekir'in soyundandır.
"Ben Farsça konuşuyorum ama aslım Türk'tür" diyor. Sosyolojik olarak böyle… Bu sözüyle orada hem kendisinin soy taassubu olmadığını gösterir ve bir vatan şuuru ortaya koyar, hem de Hz.Mevlana'yı Fars kültürüne ait gibi göstermek isteyenlere kendi ağzıyla bir cevaptır... 

  FEYZ: Efendim, teşekkür ediyoruz.