Müstakil varlığımız, kendi gözümüzde yaşadığımız mekânla mukayyed… Çünkü yiyoruz, içiyoruz, dokunuyoruz, hissediyoruz, duygulanıyoruz… Seviniyor, hüzünleniyoruz… Buradayız, dünyada… Ânı yaşıyoruz… Fakat gerilere, çok gerilere doğru, hatırlayamadığımız anılarımız da var. Şüphesiz, geçmişin devamı olan bir varlığız… Bu anıları, çok geriye hatta müsaadenizle ruhlar âlemine götürdüğümüzde, yani varlıkla ilk şereflendiğimiz zamana gittiğimizde, ruhumuzun o ilk zamanlara doğru çekildiğini hissederiz. Büyük bir heyecan bu… Bu, orada biraz durmak, şu anki kendi varlığımıza oradan yani ruhlar âleminden bakmak demek… Burada hissettiklerimizi, orada da hissetmeye çalışmak, varlığımızı orada da tefekkür etmek… Çok zevkli bir çaba olsa gerek… Düşünmek bile çok güzel… Düşünmek yeterli… Ama gerilere, ilk âna çekilmek, ruhumuzun oralarda gezmesi, gezme isteği, insanı zamanla, kendini orada hissederek dünya denen mekân hakkında düşünmeye itiyor… Hayali, ömre bedel… Çünkü elimizde sadece her ânını hissettiğimiz ömrümüz var… Ruhlar âlemine doğru çekilmek, geçmişe, bizim için olan ilk âna… Keyfiyetini bilmediğimiz bir hoşluktur bu… Vatan hasreti içinde olmak, vuslatın ilk ânını hayal etmek, tasavvur etmek, düşünmek… Cüneyd-i Bağdadî’nin “O ses hâlâ kulaklarımda” dediği ilahî hitabı hissetmeye çalışmak… Ruhumuzun oralara çekilmesi… Bir söz vermişiz… “Ezelî ve ebedî olan Mutlak Varlığa…” O ânı hissetmek… Sadece susmak düşüyor bize… İnsana… Eşref-i mahlûkata… Bir filozof, “Babamızın sulbündeydik, annemizin rahmine düştük, daha geniş bir yer… Sonra dünyaya geldik, daha geniş bir yer… Görünen o ki, bundan sonra daha geniş bir yere gideceğiz.” diyor. Kuru akıl dahi, ihtişamını böyle ortaya koyuyor… Biraz düşünüp, en doğruyu söyleyerek…
Ana karnındaki halimiz, çok büyük bir şuur ifadesi taşımıyor, hatırlamıyoruz dahi… Oysa o zamanı yaşadık… Ana karnındaydık ve vardık… Ellerimizle ayaklarımızla vardık… Gözlerimiz kulaklarımız yine vardı… Hepsi birbiriyle uyum içinde ve gelişimini tamam...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.
.jpg)