Teslimiyetin Psikolojisi / Münevver Beyza Karaşahin

Tevekkül ve teslimiyet, günümüzde çoğu zaman yanlış anlaşılarak elini eteğini dünyadan çekmek, pasif bir bekleyiş gibi algılanıyor. Oysa tezinizde bunun tam tersine, teslimiyetin çabayı artıran bir inanç olduğuna vurgu yapıyorsunuz. Kulun kendi üzerine düşen gayreti göstermesi ile Allah’a tevekkül etmesi arasındaki dengeyi nasıl anlamalıyız?
Tezimde de vurguladığım üzere, teslimiyet ve tevekkül kesinlikle pasif bir bekleyiş veya sorumluluktan kaçış değildir. İslami literatürde tevekkül, mümin bir kulun, tüm tedbirleri alıp üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a bırakması ve O’nun takdirine rıza göstermesidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Deveni önce bağla, sonra tevekkül et!” hadisi bu dengenin en açık rehberidir. Gerçek teslimiyet; insanın, sınırsız bir kuvvetten beslendiğine inanarak fiilde gayret etmesi için gereken o “atılım coşkusu”na ulaşmasıdır. Dolayısıyla kulun gayreti bedensel bir sorumluluk, takdiri Allah’a bırakmak ise kalbî bir huzur hâlidir.
Çalışmanızda, çocukluk döneminde aileden aldığımız ilk güven hissinin, yetişkinlikte Allah’a duyduğumuz güveni ve teslimiyeti doğrudan etkilediğini belirtiyorsunuz. Ailede atılan o ilk sevgi ve şefkat tohumları, kulun zorluklar karşısında Rabbiyle kurduğu o sarsılmaz bağın ve ‘Allah bana yeter’ şuurunun inşasına nasıl bir zemin hazırlıyor?
Bağlanma kuramı çerçevesinde ele aldığımızda, erken çocukluk döneminde anneyle kurulan sağlıklı ve güvenli bağ, bireyin yetişkinlikte Allah ile kuracağı ilişkinin temelini oluşturur. Ailede sevgi ve şefkatle büyüyen çocuk, kendini sevilmeye layık görür ve “güven” duygusunu içselleştirir. Bu güven hissi, yetişkinlikte Allah’ın merhametli ve koruyucu olduğu algısını pekiştirerek bireyin zor zamanlarda Allah’ı “güvenli bir sığınak” olarak görmesini kolaylaştırır. Ailesinden temel güven duygusunu alan birey, hayatın fırtınaları karşısında “Allah bana yeter” diyebilecek manevi dayanıklılığı daha rahat inşa edebilmektedir.
Modern insanın en derin yaralarından biri yalnızlık duygusu. İnsanlarla çevriliyken bile içinde bir terk edilmişlik, bir başına kalmışlık taşıyabiliyor. Tezinizde teslimiyetin kişiyi ilahi bir koruyuculuk hissiyle kuşattığından, “yanında her daim olan bir Rab” şuuruyla yalnızlığı hafiflettiğinden söz ediyorsunuz. Allah’a teslim olmuş bir kalbin yalnızlıkla kurduğu ilişkiyi biraz açar mısınız?
Teslimiyet, kulun Allah ile kurduğu en samimi iletişim olan “dua” ve “bağlılık” üzerinden şekillenir. Teslimiyet sahibi bir birey; her an Allah’ın kontrolünde ve gözetiminde olduğunu bildiği için aslında asla “tek başına” olmadığını hisseder. Bu ilahi yakınlık bilinci, modern insanın yaşadığı terk edilmişlik duygusunu hafifleterek kalbe sükûnet verir. Allah’a teslim olan kalp; kalabalıklar içinde dahi Rabbiyle kurduğu bu özel bağ sayesinde içsel bir doluluk yaşar; böylece yalnızlık bir boşluktan ziyade, “Rab ile baş başa kalma” lezzetine dönüşür.
“Yanlış teslimiyet algısı”ndan söz ediyor ve bunun insanı manevi bir boşluğa, hatta depresyona itebileceğini belirtiyorsunuz. Teslimiyet kavramı yanlış anlaşıldığında ve hayata yanlış uygulandığında, insanın iç dünyasında ne gibi sorunlara yol açıyor?
Teslimiyet, sadece çaresizlikten kaynaklanan bir “boyun eğme” veya hiçbir çaba göstermeden olayları “kader neyse o olur” diyerek ihmalkârlıkla karşılamak şeklinde anlaşılırsa, bu bireyi depresif bir ruh hâline sürükleyebilir. “Olumsuz dinî başa çıkma” olarak adlandırdığımız bu durumda birey, yaşadıklarını sadece Allah’ın bir cezalandırması olarak görür; bu da öfke, ümitsizlik ve çaresizlik duygularını tetikler. Yanlış teslimiyet algısı; bireyi sorunlarını çözmekten alıkoyar, zihinsel enerjisini tüketir ve kişiyi tembelliğe hapseder.
Toplumda sabır genellikle dişini sıkmak, çaresizce acıya katlanmak olarak biliniyor. Allah’ın takdirine güvenerek gösterilen o aktif ve bilinçli sabır ile sadece çaresizlikten boyun eğmek arasındaki manevi farkı biraz açar mısınız?
Tezimde sabrı yalnızca bir acıya katlanmak değil, “zorluklara gönüllü olarak dayanma ve çözümleyici bir süreç” olarak tanımladım. Bilinçli sabır; Allah’ın inayetine güvenerek yenilgi psikolojisine kapılmadan yola devam etme kararlılığıdır; yani aktiftir. Sadece çaresizlikten boyun eğmek ise pasif bir “vurdumduymazlık” veya pes etme hâlidir. Müminin sabrı; sonucunda mutlaka bir ferahlığın geleceğine olan umudu ve bu süreçte Allah ile kurduğu zihinsel-manevi sorgulamanın getirdiği iç huzuru barındırır.
Sürekli eksik olana odaklanmaya, hep daha fazlasını istemeye teşvik edildiğimiz bir tüketim çağındayız. Teslimiyetin özünde rıza, sabır ve şükrün iç içe geçtiğini, teslim olan kalbin kendisine sunulan hayattan memnuniyet duyduğunu ifade ediyorsunuz. Allah’ın verdiklerine yönelen bu şükür hâli ile insanın iç huzuru arasındaki bağı biraz açar mısınız?
Tüketim çağı, bireyi hep “eksiklik” duygusuna odaklarken, teslimiyet bireye “hayat memnuniyeti” sunar. Teslim olan kul, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra mevcut durumun Allah’tan geldiğini bilerek şükreder. Bu şükür hâli, bireyi doyumsuzluktan ve bitmek bilmeyen beklentilerin oluşturduğu mutsuzluktan korur. Kişi, hayatın acı tatlı her hâlini kabul ettiğinde (rıza), zihnindeki karmaşadan kurtulur ve “anda kalmanın” getirdiği o derin iç huzura, yani manevi doygunluğa ulaşır.
Rıza kavramına da dikkat çekiyorsunuz. Başımıza gelen olumlu ya da olumsuz olayların ardında ilahi bir hikmet, bir hayır olduğuna inanıp içtenlikle olaylara “razı olmak”; insanın kendisiyle ve hayatla verdiği o yorucu iç savaşın bitmesinde önemli bir yer tutuyor. Rızanın insan ruhunda açtığı bu kapıdan biraz bahseder misiniz?
Rıza; kaza ve kader sonrası kalbin her durumdan memnun olması, isyan ve şikâyetin bitmesidir. İnsan ruhu, kendi iradesi ile ilahi irade çatıştığında yorulur ve huzursuz olur. Rıza kapısı açıldığında, birey olayların yalnızca görünen yüzüne değil, “olanda hayır vardır” şuuruna odaklanır. Bu bakış açısı; “Neden ben?” sorusunu azaltır, belirsizliğin verdiği kaygıyı dindirir ve insanın kendisiyle olan iç savaşını sonlandırarak ruhu sükûnete kavuşturur.
Çalışmanızda Filistin’deki Müslümanların duruşuna atıf yapıyorsunuz. O büyük zulmün, acının ve ölümün ortasında bile imanlarını, umutlarını ve Allah’a teslimiyetlerini asla kaybetmiyorlar. Filistinli kardeşlerimizin o sarsılmaz tevekkülü, kendi gündelik dertleri içinde boğulan günümüz insanının kalbine ve ruhuna ne fısıldıyor?
Filistinli Müslümanların duruşu, tezimde ele aldığım “psikolojik sağlamlık” kavramının en somut ve asil örneğidir. Onlar, canlarını ve evlatlarını kaybetseler dahi “Allah bize yeter” duasına sığınarak acılarını imanla anlamlandırmaktadırlar. Bu asil teslimiyet, en ağır travmaların bile umudu koruyarak ve isyan etmeyerek aşılabileceğini tüm dünyaya göstermektedir. Filistin halkının bu duruşu; teslimiyetin, ruh sağlığını koruyan en güçlü savunma mekanizması olduğunun ve insana, ölüme bile meydan okutan bir dayanıklılık kazandırdığının ispatıdır.