Şeytan, Allah’ın varlığını ve kudretini bilmesine rağmen, bu bilgisini kibre ve isyana dönüştürdüğü için ilâhî rahmetten kovuldu. Demek ki ‘bilmek’ tek başına bir kurtuluş vesilesi değil; o bilgi ‘edep’ ve ‘itaat’ ile yoğrulmadığında insanı felakete sürükleyebiliyor. Şeytanın bu ibretlik hâli, bilginin asıl değerinin ‘ne kadar çok bildiğimizle’ değil, o bilginin bizi ‘nasıl bir insana dönüştürdüğüyle’ ölçülmesi gerektiği konusunda neler söylemek istersiniz?
Şeytanın bilmesi, bilginin her zaman doğruya yönlendirmediğini ve doğru davranış için tek başına yeterli olmadığını gösteren güzel bir örnektir. Zira o, Allah’ı bilmiyor ya da O’nun güç ve kudretini idrak etmiyor değildi. Nitekim Kur’ân’da yer alan bir âyette onun şöyle dediği nakledilmektedir: “İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.” (Sâd, 38/82-83) Görülüyor ki şeytan, Allah’ın varlığını bilmesine ve kudretini ikrar etmesine rağmen O’na isyan etmiştir.
Şeytanın “secde” emrine itaat etmeyerek Allah’a isyan etmesinin arkasındaki en önemli saik, şeytanın bilgisinin hikmetten yoksun olmasıdır. Hikmetten yoksun oluşu, onu, ateşin topraktan üstün olduğu çıkarımına, dolayısıyla kendisinin Âdem’den üstün olduğu vehmine sürüklemiştir: “Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (A’râf, 7/12) Gazzâlî şeytanın hikmetten yoksun oluşunu, onun nefsinin ve arzularının esiri olmasıyla ilişkilendirir. Nitekim bir ilim ancak sahibini iyilik ve doğruluğa sevk ediyorsa ve Allah’a yakınlaştıran bir hikmet taşıyorsa anlamlıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır, bu konuda şunları söylemektedir: Şeytan, “Ben ondan hayırlıyım.” derken öncelikle nefsî arzularına uymuş ve bunu bir bilgi gibi gösterip haklı çıkmak için iki öncül öne sürmüştür: Birincisi yanlış olan “Ben ondan hayırlıyım.” iddiası; diğeri ise doğru olan “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” ifadesidir. Şeytan, doğru olan önermeyi öne çıkarıp yanlış olan iddiasını onun gölgesinde haklı göstermeye çalışmış; böylece doğru bir bilgiden yanlış bir sonuç çıkararak çarpık bir mantık kurmuştur. Doğru olan yaratılış bilgisinden, nefsine dayalı olan yanlış üstünlük iddiasını türetmeye çalışmıştır. Bu, şeytanlığın ve aldatmanın ilk örneğidir ve bu sözlerde şeytanlığın bütün özü saklıdır.
Elmalılı, şeytanın düşünsel ve ahlâkî yönünü tahlil ederken, onun insanları yanıltma biçiminde, birçok disiplini ilgilendiren çarpıtmalara başvurduğunu ifade etmektedir. Ona göre, dikkatlice incelendiğinde şeytana ait yukarıdaki iki cümlede bile tartışma adabı, psikoloji, ahlâk, tümevarımsal ve çıkarımsal mantık, yaratılışın hikmeti ve hukukî ilkeler gibi çeşitli bilim alanlarına temas eden çok sayıda hata, yanıltma ve çelişki tespit edilebilir. Elmalılı bu çok yönlü tahlil sayesinde, şeytanın ve şeytanî tutumların mahiyetinin daha iyi anlaşılabileceğini belirtmektedir. Özellikle, iyilikten uzak durmayı bilgiyle; yalanı doğruyla, kötülüğü iyilikle, kibri tevazuyla, aldatmayı aldanmayla karıştırarak, âdeta iyi olmayı iyiliğe engel olarak göstermek ve bunu da bilimsel bir gerçeklik ya da mantıksal bir zorunluluk gibi sunmak, Elmalılı’ya göre şeytanın en belirgin özelliğidir. Bu bağlamda o, şeytanın hakikati ters yüz ederek yanıltıcı bir zihin dünyası kurduğunu ve bu zihin yapısının da insanları şaşırtıcı şekilde etkileyebildiğini vurgulamaktadır.
Bu bağlamda “şeytanî bilgi”, gerçeği bilmekle birlikte, bu bilgiyi hakikate uygun bir şekilde değil, kişisel arzulara ve nefsi tatmine hizmet edecek biçimde kullanmayı ifade etmektedir. Bu durum, bilginin ancak itaat ve teslimiyetle değer kazandığını, aksi takdirde bilginin isyan ve sapkınlığa dönüşebileceğini göstermektedir. Şeytan örneğinde, bilmek, doğruya ulaştıran bir araç değil, yanlışın gerekçesi olarak işlev gören bir unsur hâline gelmiştir. Bu itibarla İslâm düşüncesinde bilgi ancak iman ve salih amelle birlikte anlam kazanmış; aksi hâlde, şeytan örneğinde olduğu gibi, bilginin azgınlık ve sapma gerekçesine dönüşebileceği dikkate sunulmuştur.
İslâm düşüncesi ‘ilham’ ve ‘sezgi’yi, Allah’ın kulunun kalbine lütfettiği birer ‘idrak penceresi’ olarak kabul ediyor. Aklın sınırlarına gelip tıkandığı o noktada; kalbe doğan bu içsel bilgi, insanı mantığın dar kalıplarından kurtarıp, ona aklın ötesinde nasıl bir imkân sunmaktadır?
İslâm düşüncesinde kalp, yalnızca insanın duygusal tepkilerinin, hislerinin ve sezgilerinin kaynağı değil, aynı zamanda hakikati idrak eden, doğru ile yanlışı ayırt eden ve manevî bilgilere ulaşan önemli bir organ olarak kabul edilmektedir. İslâm âlimlerine göre kalp yoluyla elde edilen bu bilgi türü genellikle ilham, sezgi ve keşf gibi vasıtalarla gerçekleşir.
Nitekim “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebût, 29/69) âyeti, ilhamın varlığına işaret eden deliller arasında değerlendirilmiştir. Bu âyet; kişinin ibadete devam etmesi durumunda herhangi bir öğrenme faaliyeti içinde olmaksızın hikmetin kalbinde zahir olacağı biçiminde yorumlanmıştır. Benzer şekilde “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (Talâk, 65/2) âyetinin tefsirinde de emredilen veya yasaklanan konularda itaatsizlik etmekten sakınan kimselere Allah’ın, hükmü açıklanmayan ve şüpheli olan durumlarla ilgili bir çıkış yolu göstereceği, yani bilmediği şeyleri öğreteceği yorumu yapılmıştır.
Bu çerçevede kalbin, içsel bilginin kaynağı hâline gelebilmesi, onun manevî bir arınma sürecinden geçmiş olmasına bağlıdır. Tevhide erememiş, günahlarla kararmış veya katılaşmış kalplerin hakikati idrak etmeleri mümkün değildir. Hatta bu tür kalpler, yalnızca hakikati görememekle kalmaz; aynı zamanda yanlış bilginin ve sapkın yönelişlerin zeminine de dönüşebilir. Çünkü beden ülkesinin yöneticisi konumundaki kalp bozulduğunda akıl ve duyular gibi diğer bilgi kaynakları da sağlıklı işlev göremez.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbin yönlendirici gücüne dikkat çeken şu hadisi, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: “Fitneler kalplere hasır gibi, tekrar tekrar arz edilir. Hangi kalp onu içine alırsa onda siyah bir leke meydana gelir. Hangi kalp onu reddederse, onda da beyaz bir nokta meydana gelir, sonunda iki kalp olur: ilki beyaz olup, saf bir taş gibi olur; bu kalbe gökler ve yer var oldukça hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, siyah ve kirli olup, ters çevrilmiş bir testi gibi olur; iyiliği tanımaz, kötülüğü reddetmez, sadece hevâsının kendisine güzel gösterdiği şeylerle tatmin olur.” (Müslim, İman 231, (144)) Bu hadis, kalbin iyi ya da kötü istikâmete yönelmesinin, insanın idrakini ve hakikate yaklaşımını doğrudan etkilediğini göstermektedir. Dolayısıyla kalbin hakikati idrak edebilmesi, ancak kişinin dünya hırslarından arınarak Allah’a yöneldiği manevî bir süreçle mümkündür.
Bu bağlamda ilham ve sezgi, aklın kavramsal çözümleme ve mantıksal çıkarım yoluyla sınırlarına ulaştığı noktalarda, insana hakikate dair yeni bir istikâmet kazandırmaktadır. Aklın parçalayıcı ve analiz edici yapısına karşılık, kalp ise hakikati bütüncül bir idrakle kavrar; böylece insan, yalnızca “nasıl” sorusuna değil, “niçin” ve “nerede durması gerektiği” sorularına da cevap bulur. Bu yönüyle kalbe doğan ilham, mantığın dar kalıplarını aşarak insanı anlamın merkezine taşıyan, varoluşu kuşatan içsel bir farkındalık imkânı sunar.
Tevhid ilminin sonu yoktur, tevhid ehlinin nail olduğu nimetlerin de sonu yoktur. Ancak bu kişilerin durdukları sınırlar ve dayandıkları zirveler vardır; bu zirveler, onların daha fazla yükselmeleri için birer durak gibidir. Bu duraklarda, kendilerine sürekli genişleyen bir alanda daha fazla bilgi verilir. Kalp ilham ve keşf yoluyla, hakikatin perdelerini aralayarak Allah’ın sırlarına ulaşır. Ancak bu süreç, sabırla ve sürekli bir ibadet ve takva ile desteklenmelidir. Kalbin saflaşması, kişinin dünyayı fâni, âhireti ise bâkî olarak görmesine yol açar; böylece âhiret yaşamı öncelik kazanır ve dünya sevgisi kalpte yer bulamaz. Bu, hem kişinin manevî huzurunu hem de hakikate erişimini artıran bir yolculuktur.
