“Allah (c.c.) yeryüzüne son peygamber olarak Muhammed (a.s.)’ı gönderdi ama soyunun bir önemi yok” diyecek sığlıkta kafa yapısına sahip insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Modern zamanların postmodern tezgâhtarları bunlar… Aidiyet duyguları kendinden menkul… Bu dinin peygamberi, daha kendi döneminde kendi soyuna ait vurguları defalarca tekrarladı ve çevresindeki mümtaz topluluğu uyardı. Sıradan bir konu olsaydı, uyarmazdı. Çünkü O’nun (s.a.v.) söyledikleri, “kendi heva ve hevesinden konuşmayan”ın söyledikleriydi. Fıkıhta, kelamda, tasavvufta usul tartışmaları olabilir; ama Hz. Peygamber’in (s.a.v.) soyuna değer vermenin hükmünü bilmemek, saçma bir yerde durmaktır. Bir tür “bidat” diyebiliriz buna. Ya da kendini merkeze alan bir tür varlık iddiası ve kibir… Bir tür enâniyet duygusu… Aksi hâlde, doğal olarak kabul görmesi gereken bir konuda “ben varım ve böyle düşünüyorum” demenin başka ne anlamı olabilir ki... Israrla bu konu üzerinde durmamızın nedeni, yine de merhamet kaynaklıdır. Çünkü “Ehli Beyt’imi sevmeyenin kalbine iman girmez”1 hadisi bizim için yeterince uyarıcıdır. Herhangi bir Müslümanı bile laf olsun diye sevmemek ne demek!.. Kaldı ki Hz. Peygamber’in (s.a.v.) genlerini taşıyan, ahlaken temsil makamında olan mübarek soyuna önyargıyla, suizanla, hatta iftirayla yaklaşmak da ne demek… Bu konuyu istismar edenlerin varlığı, sizin kafanızı karıştırmasın. Hakiki Ehl-i Sünnet yolunda, bu konuda asla ama asla bir kafa karışıklığı yok. Bu yol; iyiye iyi, kötüye kötü demeyi lâyıkıyla başarmış bir yoldur. Çünkü bu yolda, peygamber vârisi olan hakiki âlimler hiç eksik olmamıştır. Allah (c.c.) her yüzyılda bir müceddid ile dinin aslına uygun görüşleri ve zamanı değerlendirme imkânını bu ümmete bahşederken, hiçbir müceddid, Ehl-i Beyt konusunda bir “yamukluk” içine girmemiştir. Ne hâricî olmaya ne de Şîa olmaya gerek vardır. Tertemiz ve abartısız bir Ehl-i Beyt anlayışı her zaman var olmuştur ve olacaktır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sevgili kızı Fâtıma anamız bizim anamızdır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, cennetin reyhanlarıdır. Hz. Ali Efendimiz ilmin kapısıdır. Bu konularda bir tereddüdümüz var mı? Yok… “Var” diyen, önce kendine baksın ve “kim” olduğunun muhasebesini yapsın. Hz. Peygamber’in de, mübarek damadı, kızı ve torunlarının da “tarihsel birer şahsiyet” ve aynı zamanda “manevi kimlik ve kişilikleri” olan özel insanlar oldukları kesindir. O dönemlerde yaşanan olaylarda en temiz, en kirlenmemiş, en fedakâr ve feragat ehli insanlar oldukları konusunda da en ufak bir şüphe yoktur. Durum böyle iken, Ehl-i Beyt’in şerefine leke sürmeye kalkanların, Allah şereflerini alır, dünya ve ahirette zillete mahkûm olurlar. Böyle bir şeyi ise hiç kimse istemez, tercih etmez, tâlip olmaz. Olanın da aklının üstü nefsin kalın bir kir tabakasıyla örtülmüş, kirlenmiş ve aklını yitirmiş demektir. Doğrusu Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ihtarları ortada iken, böyle insanlara hiç ama hiç acıyamıyorum. Böyle insanları kendi rezillik ve cahillikleriyle baş başa bırakıyorum; doğruyu anlatmak ise her zaman görevimiz…
İslam dünyasında Kerbelâ konusuna üzülmeyen bir tane mümin yürek olmadığı gibi, bu konuya duygusal boyutta nötr kalanların ilmî, ahlâkî ve irfanî açıdan çok sığ insanlar oluşu da tescillidir. Bir arifin deyimiyle “Kerbelâ; Hz. Peygamber’den sonra, Hz. Peygamber’in getirdiğini hazmedemeyenlerin, Hz. Peygamber’in torunlarından aldığı intikam, torunlarına yaptığı zulümdür.” Bu konuda hassas olmamak, salt “ilkesellik” diye bir “yılışıklıkla” açıklanamaz. Değerlendirme hataları bizleri masum kılmaz… Çünkü bu, mümin insanın duygularıyla bizzat ve lâyıkıyla müdahil olması gereken, imana dair bir alandır. “İlkesel yılışıklık” dediğimiz de budur. Bu, hesabı kolay verilecek bir konu değildir. Dileyen, zihin ve duygu dünyasında Hz. Peygamber’le yüzleşsin isterse… Var mısınız? Tabiî ki “yok…” Aksi mümkün değil… Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) onları, “cennetin reyhanları” diye tavsif etmiş, “Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki çiçeğimdir.”2 demiştir. “Tebliğ vazifem karşılığında bir ücret istemiyorum. Sadece yakınlarıma meveddet…”3 demiştir. “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.”4 buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Sizin en hayırlınız, benden sonra ehlime en hayırlı olanınızdır.”5 Bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Sizi nimetleriyle rızıklandırdığından dolayı Allah’ı seviniz. Allah’ı sevdiğinizden dolayı beni, beni sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz.”6. Sebep ne olursa olsun, Kerbelâ’da yaşananlar esnasında bu hadisler bilinmiyor muydu?
Her Müslüman’ın kendinde temsil yetisi ya da yetkisi bulup din adına konuştuğu şu ortamda; tüm bunlardan bağımsız olarak sahih bir duruş sergilenecekse, Ehl-i Beyt’in duruşu özünde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) duruşudur.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ehl-i Beyt’e olan muhabbeti ve verdiği önem sebebiyle, Hulefâ-i Râşidîn’den başlayarak İslam tarihi boyunca her mümin Ehl-i Beyt’e değer vermiştir. Ne yazık ki günümüzde Ehl-i Beyt’in kıymeti, hakkıyla ve yeterince bilinmemektedir. Sakın bunu sadece yakınmak için söylediğimiz zannedilmesin; ehlince bilinir ki onların yolunu Allah (c.c.) açar. Önümüzdeki zaman dilimi; madden ve manen bunun böyle olduğunu bir kez daha gösterecektir. Ehl-i Beyt’in bu anlamda savunulmaya da ihtiyacı yoktur. Allah’ın (c.c.) hangi konuda olursa olsun bir muradı varsa, bunun önüne hiçbir güç geçemez. Ehl-i Beyt de kendisi ne yapacağını Allah’ın (c.c.) izniyle bilir. Bundan hiç şüpheniz olmasın… Boş yere kendi içimizdeki ümitsizlikleri, belirsizlikleri, tutarsızlıkları bir yansıtma mekanizmasıyla, tabir yerindeyse, Ehl-i Beyt üzerinden dillendirmeye kalkmayalım. Kur’ân’da belli ayetlerle bizzat müjdelenen Ehl-i Beyt’e kim ne diyebilir ki…
1) Nesaî, Tirmizî.
2) Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288.
3) Şûrâ/23
4) Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288
5) (Hâkim, Ebû Abdullah en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ala’s-Sahîhayn, Beyrut, tsz. III, 311. Heytemî, Ahmed b. Hacer, es-Savâiku’l-Muhrika, İstanbul, 1984, s. 184.)
6) Hâkim, III, a.g.e., s.150; Heytemî
.jpg)
