Sekülerleşme, bireyselleşme ve yıkıcı medya etkileri üçgeninde sıkışan ailenin yaşadığı durum sadece ailevi değil, aynı zamanda medeniyetsel bir kriz mi? Günümüz ebeveynleri bu krizi günlük hayatlarında nasıl hissediyor?
Evet, kesinlikle. Ailenin yaşadığı durum, yalnızca yapısal bir krizden ibaret değil, aynı zamanda medeniyetsel bir krizdir. Sekülerleşme, bireyselleşme ve yıkıcı medya etkileri üçgeninde sıkışan aile, bir toplumsal kriz ile karşı karşıyadır. Aile, sadece hukuki bir sözleşme düzeyine indirgenme tehlikesiyle değil, aynı zamanda manevi sermayesini hızla kaybetme riskiyle de karşı karşıyadır. Bu risk, toplumsal bütünlük için hayati önem taşıyan ahlaki ve vicdani iç denetimin zayıflaması anlamına gelmektedir.
Günümüz ebeveynleri bu krizi, geleneksel rol ve işlevlerinin daralması üzerinden doğrudan hissetmektedirler. Ailenin küreselleşme, bireyselleşme ve dijitalleşme gibi makro-sosyal süreçler nedeniyle üretim, eğitim ve koruma gibi geleneksel işlevsel rolleri daralmış durumdadır.
Bu hissin en somut yansımaları şunlardır:
• Üçüncü Ebeveyn Baskısı: Dijitalleşme sürecinde kitle iletişim araçlarının “üçüncü bir ebeveyn” gibi konumlanması ve ahlaki değerleri tehdit etmesi.
• Manevi Boşluk ve Yalnızlık: Fiziksel olarak bir arada kalan aile üyelerinin, psikolojik olarak bir izolasyon hissetmesi ve manevi sermayenin hızla kaybedilmesi.
• Rol Karmaşası: Geleneksel ebeveyn otoritesinin sarsılması; ebeveynlerin artık sadece fiziksel ihtiyaçları karşılayan değil, aynı zamanda aktif birer manevi rehber olmak zorunda kalması.
Dijital çağda ‘kitle iletişim araçları’ sadece televizyon değil; sosyal medya, video platformları, çevrimiçi oyunlar ve akıllı telefonlar gibi sürekli erişilebilir araçları kapsıyor. Ebeveynlerin, çocuklarını bu araçların ahlaki değerler üzerindeki olumsuz etkilerinden korumak için akla ilk gelen ‘yasaklama’ veya ‘ekran süresi kısıtlama’ gibi teknik kontroller yeterli mi?
Dünyayı kökten değiştiren dijital devrim, günümüzde aile ortamı üzerindeki etkilerini daha belirgin ve somut bir şekilde göstermektedir. Bu değişimler, yaşam kalıplarımızı etkileyerek boş zaman geçirme biçimlerimizi, aile içi iletişimi, tutumlarımızı ve ilişkilerimizi değiştirmiştir. İlk bakışta, yeni teknolojilerin her şeyi kapsayan varlığının aile mahremiyetini dağıttığı ve ilişkilerin kalitesini olumsuz etkilediği sonucuna varılmaktadır. O yüzden diyebilirim ki, salt yasaklama ve teknik kontroller yeterli değildir. Kitle iletişim araçlarının zararlarından korunma ve kontrolü sağlanmalıdır.
Yasaklama tek başına yetersizdir; çünkü medya aktif bir şekillendiricidir. Medya, pasif bir bilgi aracı olmaktan çok, aktif bir kültürel ve sosyal şekillendirici güçtür. Sürekli erişilebilir olan bu araçlar, aile mahremiyetini dağıtan ve geleneksel ebeveyn otoritesini sarsan bir “üçüncü ebeveyn” gibi konumlanmıştır. Çocukta iç denetim kazanımı esastır: Ebeveynin asıl misyonu, çocuğa dijital içerikleri eleştirel değerlendirme becerisi kazandırmaktır. Yasak, dış denetimdir; oysa amaç, iç denetim (vicdan ve irade) geliştirmektir. Dolayısıyla kısıtlamanın ötesine geçmek gerekir. Ebeveynler, çocuklarının internette abone olduğu sitelerin, izlediği film ve dizilerin ve takip ettiği sosyal medya hesaplarının periyodik olarak kontrol edilmesiyle sorumluluklarını yerine getirmelidirler. Şiddet, cinsellik ve zararlı alışkanlıkları öne çıkaran yayınlar yerine, yardımseverlik, merhamet, doğruluk gibi ahlaki değerleri ön plana çıkaran içerikler teşvik edilmelidir. Kısacası, ebeveynlik rolü, sadece korumadan aktif manevi rehberliğe geçmeyi zorunlu kılmaktadır.
Günümüzde çocukların sosyal çevresi fiziksel sınırları aştı: okul, sosyal medya, oyun platformları... Ebeveyn bu kadar geniş ve görünmez bir sosyal çevreyi nasıl yönetebilir? Aşırı kontrolcü olmadan sınır koymak nasıl mümkün?
Ebeveynin bu geniş ve görünmez sosyal çevreyi yönetmesi, “Nebevi Yöntem” temelli rehberlik ve tutarlılık ilkeleriyle mümkündür. Aşırı kontrolcü olmadan sınır koymanın anahtarı, güven ve vicdan odaklı öz denetimi teşvik etmektir.
İşte bu yönetimi sağlayan temel stratejileri şu şekilde sıralayabilirim:
• İyi Arkadaş Çevresini Belirlemek: Çocuk, sosyal kimliğini arkadaş çevresiyle şekillendirir. Ebeveynler, baskıcı bir tutum sergilemek yerine, çocuklarına güven vererek ve dostça bir yaklaşımla, doğru ve dürüst arkadaşlar seçmeleri konusunda rehberlik etmelidir. Zira “Kişi dostunun dini üzeredir” hadisi, arkadaş çevresinin ahlaki duruş üzerindeki etkisini vurgular.
• Eleştirel Değerlendirme Becerisi Kazandırmak: Ebeveynler, çocuklarına dijital içerikleri ve sosyal çevrelerini eleştirel bir gözle değerlendirme becerisi vermelidir. Bu, çocuğun dış baskıdan ziyade, kendi iradesiyle doğru ve yanlış kararı almasını sağlar.
• Aile, Okul ve Çevre İşbirliği: Eğitim, sadece evle sınırlı kalmamalıdır. Ebeveynler, okul yönetimi ve öğretmenlerle işbirliği yapmalı, çocuğun okulda aldığı eğitimin kendi manevi değerleriyle uyumlu olup olmadığını takip etmelidirler.
• Duygusal Bağ Kurmak: Çocukların sağlıklı ve özgün bir kişilik geliştirmeleri için sevgi, şefkat ve güvene dayalı bir aile ortamı hayati önem taşır. Bu duygusal yatırım, çocuğun dışsal etkilere karşı içsel bir koruma kalkanı oluşturmasını sağlar.
Kitabınızda, din ve ahlak eğitiminin “birbirinden bağımsız düşünülemeyecek” iki temel disiplin olduğunu belirtiyorsunuz. Bu iki alanı bu kadar ayrılmaz kılan temel bağ nedir? Ayrıca, bu eğitimin “kalıcılığının” İslami Pedagoji’nin temel ilkelerine bağlı olduğunu ifade ediyorsunuz. Bir çocukta bu eğitimin sadece teorik bir bilgi olmamasını, yani “kalıcı” bir karaktere dönüşmesini sağlayan bu temel İslami Pedagoji ilkeleri nelerdir?
Din ve ahlak, birbirini tamamlayan iki temel disiplindir. Bu ayrılmazlığın temel bağları şunlardır:
• Kutsal Otorite ve Vicdan: Ahlaki kuralların vicdan üzerinde evrensel ve sarsılmaz bir yasa olarak yer etmesini sağlayan tek otorite ilahî otoritedir. Dini bir referans olmadan, birey hiçbir ahlaki müeyyideye zorunlu olarak bağlı hissetmeyebilir.
• Nihai Amaç: İslam’da din, güzel ahlaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kendisini güzel ahlakı tamamlamakla görevli görmesi, bu ilişkinin en açık ifadesidir. Sadece iman ve ibadetle yetinilemez; eylem ve davranışların ahlaki kurallara mutlak surette uygun olması gerekir.
• İçselleştirme: Ahlak, bireyin temel duygularını (öfke, sevgi, hırs gibi) doğru, iyi ve kutsal yöne kanalize etmesiyle oluşur. Dini inanç (Allah’ın gözetimi), bu süreçte en güçlü iç denetim mekanizmasını sağlar.
Eğitimin kalıcı bir karaktere dönüşmesi (sadece teorik bilgi olmaması) İslami Pedagoji’nin temel ilkelerine bağlıdır. Bu ilkeler, Nebevi Yöntem çatısı altında toplanır: 1. Eğitimin Erken Yaşta Başlamasının Gerekliliği ve Duygu Odaklı Yaklaşımla desteklenmesi; 2. Eğitimin kademeli (kolaydan zora) ve çocuğun gelişim basamaklarına uygun olarak verilmesi; 3. Ebeveynlerin, tavsiye ettikleri değerleri bizzat kendi hayatlarında yaşamaları (söz ve eylem bütünlüğü); 4. Eğitimin temel zemininin sevgi, şefkat ve hoşgörü olması. Baskıcı ve korku temelli yöntemlerden kaçınılması; 5. Çocuğun iradesine saygı gösterilmesi ve kendi kararlarını alma fırsatları sunulması. Vicdanın, her an kendisini gören bir Allah inancıyla güçlendirilmesi; 6. Ebeveynin tutumlarında tutarlılık göstermesi ve pozitif ilişkiler kurulması; 7. Çocuğun ibadet alışkanlıklarının gelişiminin sağlanması ve Manevi rehber olunabilmesi ve dinî duygunun hissettirilmesi; 8. Değişen zamana uyum sağlanması ve sabırlı olmaktır.
Baskıcı ve korku temelli din eğitimi çocukları dinden soğuttuğu biliniyor. Öyleyse birçok ebeveyn neden hâlâ “Cehennem azabı”, “Allah cezalandırır” gibi korkutucu söylemlere başvuruyor? Korku ile din eğitimi arasındaki bu kalıplaşmış ilişkinin altında ne yatıyor?
Korku temelli din eğitiminin çocuklarda dinden soğumaya yol açtığı ve ruhsal dengeyi sarsarak nevrotik durumlara neden olduğu bilinmektedir. Ebeveynlerin bu yıkıcı söylemlere başvurmasının altında yatan temel nedenler, genellikle bilgi eksikliği, tutarsızlık ve yanlış otorite algısıdır. Korku temelli disiplin, ebeveynlere anlık ve “zahmetsiz” bir otorite sağlar. Çocuk yetiştirmede yetkin hissetmeyen ebeveynler, kendi bilgi veya ikna yetersizliklerini ilahî tehditlerin ardına saklayarak geçici bir itaat sağlamaya çalışır. Bu, ebeveynin otorite boşluğunu doldurma çabasıdır.
Birçok ebeveyn, çocuğun gelişim özelliklerini bilmediği için onun doğal davranışlarını (örneğin benmerkezcilik kaynaklı davranışlar) ahlaksızlık olarak değerlendirebilir. Bu yanlış algı, baskı ve cezalandırma yaklaşımını tetikler. Ebeveynin kendi dindarlığı içselleştirilmiş ve sevgi temelli değilse, bu korku ve şekilsel dindarlığı çocuklarına aktarır. Baskı ve korku yoluyla yapılan din eğitimi, kalıcı ve içselleşmiş bir etki bırakmaz ve ergenlik döneminde veya baskı zayıfladığında ters tepebilir.
Baskıcı ve korku temelli yöntemler, çocukta korku ve güvensizlik duygularına yol açar. Oysa İslami Pedagoji’nin temeli sevgi, ikna ve gelişimsel uyum (tedrîc) ilkeleridir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Üsve-i Hasene (en güzel örnek) modelinin, çocukta iç denetim (vicdan) geliştiren en sağlıklı yöntem olduğu kanıtlanmıştır.
Erken çocukluk dönemi (0-6 yaş) dinî ve ahlaki gelişimde neden bu kadar kritik? Birçok ebeveyn “daha küçük, büyüyünce öğrenir” diye düşünüyor. Bu dönemde atılan temelin ya da atılmayan temelin ileriki yıllarda telafisi mümkün mü?
Erken çocukluk dönemi (0-6 yaş), dinî ve ahlaki gelişim için hayati derecede kritiktir ve gömleğin ilk düğmesi misali doğru iliklenmesi gereken bir süreçtir. Her çocuk fıtrat üzere doğar; yani doğuştan inanma potansiyeline sahiptir. Bu dönemde çocuğun dinî konulara olan ilgisi oldukça yüksektir. Kişiliğin temeli de zekânın büyük bir kısmı (%80’e yakını) da 8 yaşına kadar gelişir. Kazanılan davranış biçimleri, tüm yaşam boyunca devam etme eğilimindedir. Çocuklukta kazanılan temel davranış kalıpları, bireyin yetişkinlik kişiliğini, alışkanlıklarını, inanç sistemini ve değer yargılarını büyük ölçüde şekillendirir.
Din duygusu, güven, sevgi ve bağlanma gibi temel duygular aracılığıyla gelişir. Anne ile kurulan güvenli bağlanma, çocuğun ileriki yaşamında Allah’a olan inancını ve O’nunla kuracağı manevi ilişkiyi şekillendirir. Bu dönemde sağlanan sıcak, tutarlı ve güvenli ortam, sağlıklı bir dinî inanç için hayati bir temel oluşturur.
Bu dönemde ihmal edilen veya yanlış yöntemlerle uygulanan ahlak ve din eğitimi, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde telafisi zor sorunlara yol açabilir. Belli bir yaşa kadar çocuğu din eğitiminden mahrum bırakmak, onu rehbersiz ve bilinçsiz bir din eğitimine mahkûm etmek anlamına gelir. Doğuştan var olan bu merak ve ilgi sağlıklı bir şekilde yönlendirilmezse, zamanla azalabilir ve hatta inkârcı bir tutuma bile yönelebilir.
Ebeveynlerin bu dönemde yapması gereken, teorik bilgi aktarmak yerine sevgi/güven temelinde manevi bir atmosfer sunmaktır.
Baskıcı, ilgisiz veya tutarsız ebeveynlik yerine, çocuğun iradesini ve vicdanını güçlendirerek öz denetim sahibi olmasını sağlayan yeni ebeveyn tutumları nelerdir? Vicdanın ve iradenin güçlendirilmesi pratik olarak ne anlama gelir?
Yeni ebeveyn tutumları arasında öne çıkan, Benimser-Demokratik-İlgili yaklaşımdır. Bu ideal yaklaşım, baskıcı, ilgisiz veya tutarsız tutumların oluşturduğu dış denetimli kişilik yerine, öz denetim sahibi, vicdanlı ve iradeli bireyler yetiştirir. Bu tutumda çocuğu koşulsuz kabul etmek, özgüvenli ve sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmek vardır. Bunun için de sevgi ve ilgiyi açıkça göstermek gerekir. İkna yoluyla denetimi tercih etmek ve çocuğa net sınırlar içinde özgürlük tanımak söz konusudur. Çocuğa kendi benliğini keşfetme olanağı tanımak ve özerk bir birey olarak yetişmesini aktif olarak desteklemek önemlidir.
Vicdanın güçlendirilmesi için çocuğa sadece kurallar koymak yerine, her an kendilerini gören, her yerde onunla beraber olan bir Yüce Yaratıcı inancını aşılamak önceliklidir. Bu, çocukta dış denetim (ceza korkusu) yerine, kendi davranışlarının doğruluğunu yargılama gücü olan vicdani bir sorumluluk oluşturur. Çocuk, ebeveyni görmese dahi kötülük yapmaktan çekinir.
İradenin güçlendirilmesi için ise belli sınırlar içinde çocuğa özgürlük tanımak ve kendi kararlarını verme fırsatları sunmak gerekir. Aldığı kararın olası fayda ve zararlarını karşılaştırmasını sağlaması çocuğun iradesini güçlendirir. Peygamberlerin ve salih insanların hayat hikâyeleriyle zorluklar karşısında sabretmeyi, kararlı olmayı ve nefsine hükmetmeyi öğretmek gereklidir. Çocuk, sadece ne yapacağı söylenen bir birey olmaktan çıkıp, doğruyu kendi başına bulma ve ona inanma becerisini kazanır. Bu, öz disiplin kazanmasını sağlar.
Çocuk eğitiminde “ödül ve ceza” mekanizması çok hassas bir konu. Özellikle manevi eğitimde bu mekanizmalar nasıl kullanılmalı?
Ödül ve ceza mekanizmalarının manevi eğitimde kullanılması, davranışı pekiştirmek ve istenmeyen davranıştan vazgeçirmek için birer pedagojik araçtır, ancak hassas bir denge gerektirir. Ödüllendirmeyi ele alacak olursak, ödül her olumlu davranışın hemen ardından otomatik olarak verilmemelidir. Önceden vaat edilmemeli, sürpriz bir karşılık olarak sunulmalıdır. Zira çocuğun davranışı ödülü elde etmek için bir araç hâline getirmesini önleyerek, çocuğun, davranışın amacını, ödülün kendisinden daha önemli görmesini sağlamak gerekir.
Yine diyebiliriz ki, sözlü takdir, tebrik ve manevi ödüller (sarılma, sevinç gösterme) maddi ödüllerin önüne geçmelidir. Çocuğun Allah’ın ve ebeveyninin onayını kazanmanın hazzını yaşamasını sağlamak; tüketim odaklı bir bireye dönüşme riskini azaltmak önemlidir. Ayrıca, ödül, çocuğun yaşına ve sergilediği davranışın büyüklüğüne mutlaka uygun olmalıdır. Abartılı ödüllerden kaçınılmalıdır. Çocuğun tatminsizliğe ve şımarıklığa kaymasını engellemek gerekir.
Ceza mekanizmasında ise, fiziksel ve psikolojik şiddet içeren cezalar kesinlikle reddedilmelidir. Asıl ilke, affetmek ve kazanmak olmalıdır; affetmek, cezadan daha güçlü ve kalıcı bir etki oluşturur. Zira, çocuğun onurunu korumak; korku, öfke ve güvensizlik duygularına yol açan travmatik sonuçları önlemek elzemdir. Ceza vermede amaç, istenmeyen davranışın nedenini çocuğun anlaması üzerine kurulmalıdır. En etkili ceza, sevdiği bir şeyden veya haktan kısa süreliğine mahrum bırakmaktır. Çocuğun adalet duygusunun zedelenmesini önlemek; hırçınlığa ve mahrumiyete yol açmayacak bir denge sağlamak gerekir. “Allah seni yakar!” gibi ifadelerle çocuğu korkutmaktan kesinlikle kaçınılmalıdır. Çocuğun Allah’ın sevgi dolu bir varlık olduğu inancını kuvvetlendirmek önemlidir.
Ebeveynler karakter eğitiminde günümüzde hangi zorluklarla karşılaşıyor? Dijitalleşme bu süreci nasıl zorlaştırıyor?
Ebeveynler karakter eğitiminde, dışsal makro-sosyal ve teknolojik faktörlerin yol açtığı çok yönlü bir baskıyla mücadele ediyorlar. Karşılaşılan temel zorlukları şu şekilde sıralayabiliriz:
Olumsuz Çevre Baskısı: Aile, okul ve akran çevresi gibi birçok faktörün karmaşık rol oynaması, ebeveyn otoritesini yıpratmaktadır. Aile içinde bilinçli bir eğitim sunulsa bile, dış faktörlerin olumsuz etkileri daha baskın ve kontrolü daha zordur.
Ahlaki Değer Erozyonu: Toplumsal ahlaki değerlerdeki erozyon ve gençlerin olumsuz eğilimleri (suç, antisosyal davranışlar) gibi sosyolojik sorunlar.
Zaman ve İletişim Eksikliği: Ebeveynlerin yoğun çalışma temposu, aile bireyleri arasındaki nitelikli iletişim kurma eksikliğine yol açmaktadır. Bu durum, ahlaki eğitimin ve değer aktarımının etkinliğini düşürmektedir.
Dijitalleşme, bu zorlukları dört ana yolla hızlandırmaktadır:
1. “Üçüncü Ebeveyn” Otoritesi: Kitle iletişim araçlarının, ailede adeta “üçüncü bir ebeveyn” gibi konumlanması. Bu durum, ebeveynlerin çocuklarını medya etkilerinden koruma çabalarını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır.
2. Bilişsel ve Davranışsal Sorunlar: Uzun süreli internet ve ekran kullanımı; ekran bağımlılığı, dikkat dağınıklığı, odaklanma sorunları ve kısa sürede sıkılma gibi bilişsel sorunlara neden olmaktadır. Bu durum, aynı zamanda huysuzluk, inatlaşma ve özgüven eksikliği gibi psikososyal sorunları da beraberinde getirir.
3. Mahremiyet ve İlişki Zayıflaması: Teknolojinin getirdiği sanal dünyaya yönelim, nesiller arası ilişkilerin biçim ve içeriğinde değişimlere neden olmakta ve aile mahremiyetini dağıtmaktadır.
4. Hızlı Tatmin Kültürü: Sosyal medyanın ve oyunların sunduğu anında tatmin kültürü, çocukların sabır, sorumluluk gibi temel ahlaki değerleri kazanmasını zorlaştırmaktadır.
Ebeveynler din eğitimi sorumluluğunu yerine getirirken en çok nerelerde yetersiz kalıyor? Çocuğun din eğitiminde temel ilkeler neler olmalıdır?
Din eğitimi sorumluluğunu yerine getirirken ebeveynlerin karşılaştığı yetersizlikler çok katmanlıdır; ancak en büyük engel, kendi yaşantılarındaki tutarsızlık ve pedagojik bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Söyledikleriyle davranışlarının (sözle eylemin) çelişmesi, çocuğun ebeveynine olan güvenini ve saygısını yitirmesine neden olur. Saff Suresi’nin uyarısı gereği, bu durum ahlaki bir günah ve eğitimsel bir engel oluşturur. Çocuğun gelişim evrelerini bilmemek ve ondan yetişkin davranışları beklemek de başka bir yetersizlik alanıdır. Bu, yanlış cezalandırmaya yol açarak çocuğun dinden soğumasına ve ruhsal dengeyi sarsmasına neden olur. Din eğitimi sorumluluğunu dışsallaştırma dediğimiz, cami, dinî kurslar veya okullara devretme eğiliminin yaygın olması da başka bir sorundur. Evdeki manevi atmosfer ile dışarıdan alınan eğitim arasında tutarsızlık oluşacaktır. Çocuk, gördüğünü taklit eder; bu nedenle tutarsızlık, din eğitiminin etkisini sıfıra indirir.
Çocuğun din eğitiminde uygulanmasını tavsiye edebileceğim temel ilkeleri de şu şekilde özetlemek mümkündür: Çocuğa sevgi ve şefkatle, hoşgörülü ve yumuşak davranılmalıdır. Dengeli bir disiplin anlayışı oluşturulmalıdır. Ödül ve ceza mekanizmaları yerinde kullanılmalıdır. Çocuğun gelişim özelliklerine uygun din eğitimi verilmelidir. Çocuğa iyi bir rol model olunmalıdır. Çocuğun iradesi ve vicdan oluşumu güçlendirilmelidir. Aile içinde tutarlı olunmalı ve işbirliği yapılmalıdır. İyi arkadaşlar seçilmeli ve akran çevresi belirlenmelidir. Dijital çağda kitle iletişim araçlarının kontrolü ve zararlarından korunması sağlanmalıdır.
Teşekkür
Bu kıymetli söyleşi fırsatı için Feyz Dergisi’ne en içten şükranlarımı sunarım.
“Dijital Çağda Aile ve Din Eğitimi: Çocuğun Dinî-Ahlaki Gelişimi ve Yeni Ebeveyn Rolleri” başlıklı çalışmamızın, ailenin içinde bulunduğu medeniyet krizini ve dijitalleşmenin getirdiği zorlukları ele alması, günümüzün en acil meselelerinden birine ışık tutma gayesini taşımaktadır.
Feyz Dergisi’nin, ahlaki buhranın yaşandığı bir dönemde ailelere, eğitimcilere ve politika yapıcılara yönelik bu kılavuz niteliğindeki eserin ana temalarını kamuoyuyla paylaşma konusundaki hassasiyeti ve vizyonu, takdire şayandır. Bu platform aracılığıyla, İslami Pedagoji’nin sevgi, merhamet ve gelişimsel basamaklar ilkelerini merkeze alan yeni ebeveyn rollerinin önemini vurgulama imkânı bulduğumuz için teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dilerim.
