Kur’an’da Teklif ve İmtihan / Doç. Dr. Süleyman Kaya

0
101

Röportaj : Ahmet Sayar

Kur’an’a dayalı bir misyonun gereği olarak insanın ne ile imtihan edildiğini bilmesi noktasında Kur’an’da imtihan konusu hangi çerçeveye oturtulmuştur? Teklif noktasında nasıl düşünmemiz istenmektedir?

Kur’ân’da imtihan konusu insana atfedilen ‘halîfe’ nitelemesinden hareketle insan üzerinden şekillenir. O, bu kıymetini varlıklar arasındaki ayrıcalıklı nitelemeden alır. Yüklendiği sorumluluk da bu ayrıcalık üzerinden temellendirilir. Bir ayette şöyle buyurulur: “Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan, verdiği şeylerle denemek için sizi derece bakımından birbirinizden üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin cezası çok çabuk olandır. Yine O, gerçekten bağışlayan ve merhamet edendir.” 1

Arapçada halîfe, kendinden öncekinin yerini alan, aslın yerine geçen, sultan, vekil anlamlarına gelmektedir. Kavramın Kur’an’da kullanıldığı yerler, insana verilen değeri açıkça göstermektedir. Bu konuyla ilgili olarak en dikkat çekici kesit Bakara 30-34 arasında geçen pasajda yer alır. Allah ile melekler arasında geçen bir diyalog çerçevesinde sembolleştirilerek anlatılan insanın halife oluşu, ona verilen ayrıcalığı dillendirmekte; burada, meleklerin dahi ona saygı duyuşundan (secde) bahsedilmektedir. Âyette geçen ‘halîfe’ kelimesiyle Hz. Âdem’in şahsında insanoğlunun kastedildiğinde şüphe yoktur.2

Aslında Kur’ân’ın bütünlüğü üzerinden bakıldığında halife olarak insanın, varlık içerisinde merkeze oturtulduğu görülür. Çünkü varlık olarak her şey adeta onun için düzenlenmiş ve onun misyonunu tamamlamak için kurgulanmıştır. Bu konum Şeyh Galib’in, “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” dizelerini hatırlatır. Kur’ân’ın kullandığı ‘sehhara’ kelimesi bağlamında dile getirilen anlam örgüsü bunu çok net ortaya koyar. Sadece şehadet âlemi değil manevi varlık âlemine dair bahsedilen her şey de adeta onun bu misyonu için yaratılmıştır.

Kur’an, bir yandan insanı ontolojik olarak tanımlayıp evrendeki özel konumuna vurgu yaparken diğer taraftan onun varoluş amacını da ortaya koymaktadır. “Gerçek şu ki kendinden ‘insan’ olarak söz edilmeye değer bir varlık haline gelinceye kadar insanın üzerinden uzun zaman geçti. (Nihayet üreme safhasına geldiğinde) biz insanı karışık bir sudan yarattık. Onu imtihan etmek maksadıyla yarattığımız için, kendisine işitip görme, anlayıp kavrama kabiliyeti verdik.”3 âyetleri bu gerçekliği ifade etmektedir. Ayetlerde bir taraftan onun halifeliğine değinilip akıl ve idrak gücü öne çıkartılırken4  diğer taraftan onun varlık içerisindeki acizliğine dikkat çekilmişir.5  Dolayısıyla bir kere insan, bu çok yönlü konumunun farkına varmalıdır.

Eğer insan, varlık içerisindeki yerini Kur’ân’ın çerçevesini çizdiği bu ontolojik anlatımdan hareketle konuşlandırıyor ve inanıyorsa zaten sorumluluğunun farkına varmış demektir. Bundan sonra ondan, kabullendiği inanç üzerinden ona yüklenen sorumluluk alanında istenenleri (teklif) yerine getirmesi beklenir. Elbette ki insan, yürüdüğü bu kulvarda taşıdığı zafiyetler dolayısıyla bazı sürçmeler yaşayacaktır. Haddizatında bunlar, imtihan olmanın da bir gereğidir ve hatta tecrübe edilmesi olası hususlardır. Ama bunlardan her birinin telafisi vardır. Bu telafi bazen ölene kadar açık bırakılan tevbe kapısıyla olur bazen de Allah’ın rahmet, merhamet ve mağfireti bağlamında yine sebepler dahilinde meccanen sağlanır.

Yani teklif veya sorumluluklar, insanın altından kalkamayacağı sorumluluklar dizesinden oluşmaz. Aksine hepsi gücü nispetinde onun çapına uygun şeylerdir. Bu fıtrî yapısıyla o, ahsen-i takvimdir. Esfel-i sâfilîne doğru kayıp kaymaması tamamen kendi öz iradesiyle alakalıdır.

Kur’an’a göre insanın imtihan şartlarında neler var? Teklife muhatap varlıklar açısından bu şartların incelik ve farklılıkları var mı?

Yukarıda da vurgulamaya çalışıldığı gibi Kur’ân’ın insana atfettiği özel konum bu şartların en önemlisidir. Hatta yapılan açıklamalara şunu da ekleyebiliriz. Kendisine biçilen özel durumdan dolayı insan, Kur’ân’ın anlatımı içerisinde Allah’ın zatından sonra kendisine odaklanılan en önemli varlık tek varlıktır. İnsan bu ayrıcalığını sahip olduğu akıl, idrak ve ihtiyarından almaktadır. Belki buna kısaca bilinç denilebilir. Ona bu noktada benzeşen en önemli varlık “cinlerdir”. Bu durum Kur’ân’da şöyle ifade edilir “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur’an’ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde “Susup dinleyin!” dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler. Ey halkımız! dediler, “Biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik. Ey halkımız! Allah’ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun.””6  Bu sebeple başka bir ayette “Ben cinleri ve insanları, sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”7 buyurulmuştur. Ama Kur’ân’ın cinler üzerinden yaptığı bu vurgular dahi onun imtihan konusunda merkeze alındığını vurgulamak üzere dile getirilmiştir.

İnsanın imtihan şartları açısından belki burada vurgulanması gereken en önemli hususlardan biri akledebilme ve güç yetirebilme ile sınırlandırılmış oluşudur. Bu da en özet şekliyle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadisinde şöyle ifade edilmiştir: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır. Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve aklî dengesine kavuşuncaya kadar deliden.”8 Bunun Kur’ân’da en bilindik ifadesi “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz.” ayetidir.9 Herkesin malumu olduğu üzere gücün yitirildiği yerde sorumluluk düşer. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslam’ın temel ibadetlerinde dahi sıkıntıya düşüldüğü anda tanınan ruhsatlar burada hatırlanabilir.

Belki sorunuzda vurguladığınız teklife muhatap varlıklar açısından bu şartların incelik ve farklılıkları hususunda önemli bir noktayı burada vurgulamakta fayda vardır. O da sorumluluğun sahip olunan imkân ve şartlar doğrultusunda artıp eksilmesidir. Örneğin peygamberlerin diğer insanlara göre sorumlulukları kıyaslanamayacak ölçüde daha fazladır. Cahile göre âlimin, zengine göre fakirin, güçsüze göre güçlünün sorumluluk yükü kademeli olarak artmaktadır. Bunu en somut şekilde zekâta muhataplık açısından örneklemek mümkündür. Neticede zekâtla mükellef olan herkes aynı oranda zekât vermemekte, zenginlik oranının artmasına paralel olarak verilecek miktar da artmaktadır. 

Sahip olunan konuma veya imkâna göre sorumluluğun artıp eksildiğini, diğer hanımlara göre peygamber hanımlarının örneklik ve öncelik sorumluluğunun daha fazla olacağını belirten ayet üzerinden de görmek mümkündür. O ayette şöyle buyurulur: “Ey peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer günahtan sakınmak istiyorsanız sözü edalı bir tavırla söylemeyin ki, kalbinde çürüklük olan kimse ümide kapılmasın. Ayrıca düzgün söz söyleyin.”10 Dolayısıyla tek tip bir imtihandan ziyade insana göre imtihandan söz etmek lazımdır. İmtihanın hangi boyutunda yer aldığını biraz da insan kendisi fark etmelidir. Hani bir anekdotta vurgulandığı gibi dağdaki ile bağdakinin imtihanı birbirinden farklı olacaktır. 

Burada son olarak teklifte, bireysel sorumluluğun öne çıkartıldığını ama toplumsal sorumluluğun da görmezden gelinmediğini vurgulamakta fayda vardır. Yani Müslüman kabuğuna çekilerek yaşamakla imtihanını bütün boyutlarıyla yerine getirmiş olamaz. Toplumsal boyutu olan sorumluluklarını da yerine getirmek zorundadır. Topyekûn bir seferberlik niteliğinde olan Tebük savaşına çıkmayan Müslüman bir grup üzerinden ağır bir eleştiri tonuyla anlatılan imtihan sürecinin çileli yolculuğunu Tevbe suresinden iyi okuyup anlamak gerekmektedir.

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.