Postmodern İklimde Anlam Arayışı / Prof. Dr. Hasan Meydan

0
53

Röportaj : Alper Yücel Zorlu

Düşünce tarihi üzerine bir okuma yapmak gerekirse; hangi dönemler dikkatimizi çekiyor? Modernitenin vasıfları nereden beslenerek gelişti?

İnsanlığın anlam ve medeniyet üretme çabasının gelişim sürecine ilişkin pek çok sınıflama yapıldı. Bunların en meşhuru pozitivizmin yaptığı teolojik, metafizik ve pozitivist dönem sınıflamasıdır. Son yıllarda ise modernizmi meşrulaştıran bir argüman olarak sunulan bu sınıflama yine kendi içinden çıkmış bir düşünce ve yaşam formu tarafından eleştirilmeye ve değişime uğratılmaya başladı. Modernizmin kendisi ile yüzleşme biçimlerinin en güçlü formu olarak postmodern düşünce modernizmin bu sınıflamasını bir kenara bırakarak yeni bir üçlü sınıflama yapar. Bu sınıflamada kendisini modern sonrası en yeni dönem olarak ortaya koyarken geleneksel ve modern dönem geçmişi veya geçmekte olanı temsil eder.

Burada ironik modern kavramının bir ironisinden de bahsetmek yerinde olacaktır. Modern kavramının ilk kullanımı ile ilgili bazı değerlendirmeler onun ilk olarak 5. – 6. yüzyılda Roma’da inananları (Hristiyanları) paganlardan ayırmak için kullanıldığını gösterir. Yani 5. yüzyılda inanç yeni olanın vasfıyken 18. – 19. yüzyıla gelindiğinde dünya cennetini kurmak isteyen insanın kendi aklı ve bilimsel çabası dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı söylemi eşliğinde modern olmak inanır olmamaya eş tutuldu.

Yeni kurulan modern dünya, orta çağın aklı vahyin emrine veren anlayışına bir tepki olarak salt aklı kutsallaştırmış, yalnızca deney ve gözleme konu olabilen ve sayısallaştırılabilen bilgi ile ilgilenmiş; insanı, toplumu, varoluşu bunlarla anlama çabası içine girmiştir. Şunu da teslim etmek gerekir ki modern düşünce sistemi her şeyin merkezine koyduğu insan için idealist bir söylem üretmekten de geri durmamıştır. Zaman zaman bizzat bu idealin kendisi felaketlere varan sonuçlar üretse de modernite herkes için daha modern bir dünya ideali altında geleneksel dönemin inanç merkezli idealizmini farklı bir formda sürdürmüştür.

Postmodern iklime dair neler söylenebilir? Postmodern söylem ya da oluşum, insan unsurunu nasıl şekillendirdi?

Dünyada ikinci dünya savaşı sonrası yaygınlaşan düşünce ve kültürü anlamada vazgeçilemez bir kavram olarak postmodernite -modern sonrası- aslında modernizmin kendi içindeki paradoksları ile yüzleşmesi sonucu ortaya çıkan bir durumu ifade eder. Postmoderniteyi entelektüel/teorik ve kültürel/pratik olarak hem düşünce hem de onun cisim bulma biçimleri olarak tanımlamak mümkündür. Neticede iki alandaki değişimin birbirinden tam olarak ayrıştırılabilir olmadığını belirtmek gerekmektedir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kültürel ve entelektüel alanda meydana gelen gelişmeler bütünü olarak postmodernite aynı zamanda kendi varlık kaynağı da olan modernite ile bir arada var olmaya çalışan bir olgudur. Nitekim postmodern teorisyenlerin hepsi perspektiflerini modernliğin analizi ve eleştirisi üzerine kurar.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere modernitenin insana ilişkin idealist -bu idealizm vahyi bütünüyle reddetmek gibi bir yanılgı üzerine de kurulmuş olsa- duruşu nedeniyle kendine dair siyasal, kültürel, toplumsal, tarihi vb. konularda sürekli gelişimi gözeten hedefleri vardır. Oysa postmodern dönem kendini bu hedeflerden ari saymaktadır ve bu dönemin hedefe dair bir düşüncesi yoktur. Postmodern dönemde, tekilliklerin, değer yargılarının, ilke ve kuralların yok sayılması ya da keyfî bir şekilde oluşturulması söz konusudur. Modernizm insanlığa bilim ve akıl yoluyla kurtuluş reçeteleri arayışındayken postmodernizm duyguyu ve ona bağlı olarak hazzı yücelten bir anlayışa sahiptir. Postmodernite neticede bilgi, hakikat, kültür, kimlik vb.ne dair ölçütlerin saydamlaştığı kaosun ve ne olsa gider anlayışının öne çıktığı bir iklime işaret etmektedir.

Allah-anlam ilişkisi açısından konuya yaklaşmak, postmodern bir çatışma alanı mıdır? Kurumsal dinin postmodernite ile bir imtihanı var diyebilir miyiz? Postmodern etik anlayışı da eleştiriye açık değil mi?

Postmodernizmin en belirgin özelliklerinin başında hakikate ve meta anlatılara karşı negatif tutum gelmektedir. Bu özelliği nedeniyle postmodernizmde dini, kültürel, bilimsel vb. olduğuna bakmaksızın tüm hakikat iddiaları kolayca tartışmaya açılır. Modern ve geleneksel dönemin vahye, anlatıya, deney ve gözleme dayalı epistemik anlayışları ile delile dayalı konuşmak, uzmanlık gibi olgular gözden düşmeye başlar. “İnşa edilmiş hakikatler” söylemi üzerine kurgulanmış bir sınırsız eleştiri kültürü nesnel hakikatlerin değil yalnızca yorumların ve çeşitli bireylerin ya da grupların kurgularının olduğu kabulünü yeni paradigma haline getirir. Bir paradoks halinde dini, bilimsel veya akli mitlerin sonu geldiği söylemi dillendirilirken hakikat ve anlamın sonunun geldiği miti bir meta anlatı olarak yeniden kurgulanır.

Modernite, insanın kurtuluşunun İbrahimî dinlerin tebliğ ettiği gibi Tanrının rahmet ve merhameti ile olmayacağını, aksine insanın kendi kurtuluşunu inşa edebileceğini, köle gibi kendi dışındaki otoriteye bağlılığı kabul yerine kendi tecrübeleri, yargılamalarına güvenerek hayatın nihai gayesini ve anlamını belirleyebileceğini vadetti. Modernitenin insana vadettiği bu özgürlük ve refah maalesef gerçekleşmedi. Sonuç adaletsizlik, terör, savaş, soykırımlar ve 20. yüzyılın totaliter rejimleri oldu. Postmodernite tam da modernitenin genellemelere dayalı pembe tablolar çizen bu anlayışına bir reaksiyon olarak gelişti. Zahirde postmodernite Tanrı ile kavga etmez izlenimi verse de anlam ile olan kavgası onu inanç ve etik açısından çok kaygan bir zemin haline getirdi. Postmodern teori dinin ya da seküler genellemelerin tarihin ve dilin dolayımından geçerek göreceli bir karakter kazandığı için eşit derecede eleştirilebilir olduğunu öne sürdü.

Modernizm emprik olarak kanıtlanamaz gördüğü için inancı bilim dışı ilan edip en güçlü şekilde kamusal alan dışına iterken her alanda olduğu gibi burada da modernizmin katılığına karşı postmodernizm insanlara inançlarını, perspektiflerden bir perspektif olarak kamusal alana taşıma imkânı verdi. Ancak postmodernizmin epistemolojik ve toplumsal kabulleri ile birleşince bunun sonucu rölativizm olarak neticelendi. Çünkü postmodern epistemolojide eşit çoğulculuk, bilginin hiyerarşik yapısının yerini almış ve kesin, evrensel ya da temel bilginin varlığı reddedilmiştir. Buna bir de din ve ahlakın modern dönem boyunca toplumsal örgütlenmede işlevlerinden bir kısmını seküler kurumlara kaptıran pozisyonunu eklemek gerekir. Neticede postmodernitenin körüklediği farklılıkların güç karnavalı içinde zayıf bir aktör olarak dini ve ahlaki otoriteler kolayca reddedilebilir hale gelmektedir.

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.