İnsanın Kemali ve Ricalü’l-Gayb Kavramı / Gül Ceylan

0
103

Röportaj: Sevim Kartol

Kur’ân ve sünnete göre insanların kemâl açısından değerlendirilmeleri ve velâyet konusu nasıl ele alınmaktadır? Konuya ilişkin ilk sûfîlerin görüşlerinden bahseder misiniz?

İnsanın kemâli konusuna geçmeden önce, insan nasıl bir fıtrata sahiptir? Yaratılış itibariyle insanın mahiyetinde hangi özellikler bulunmaktadır? İnsanda kemâle erme potansiyeli mevcut mudur? gibi soruları îzah etmek gerekmektedir. Öncelikle insanın doğasına ve yaratılış sürecine kısaca değinmek yerinde olacaktır. İnsanın doğası (fıtratı) A’râf sûresi 172. âyete göre, bezm-i elestte Rabbini tanıyıp, O’na söz vermesi ile başlamaktadır. Ebû Hanîfe, Fahreddin er-Râzî ve İbnü’l-Arabî gibi âlimler insanın fıtratını, bezm-i elestte Allah’ı tanımak ve bu îman ile dünyaya gelmek olarak tanımlamışlardır. İnsanın bu fıtrat üzere yaratıldığı âyet-i kerimede şöyle bildirilir: “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur.” (Rûm, 30/30). Hz. Peygamber de (s.a.v.) “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz, 92), buyurmuştur. Mâtürîdî, Allah’ın varlığını anlamaya yönelik olan bu duygunun (fıtrat), her insanın özünde mevcut olduğunu söyler. Diğer yandan insanın yaratılış aşamasında, Allah’ın ruhundan üflemesi (Secde, 32/9) nedeniyle insan, ilâhî yönlü bir tabiata sahiptir. Özetle denilebilir ki insan, kendisinde olan bu hakikati idrak etme ve kemâl derecesine yükselme yetisiyle dünyaya gönderilmiştir.

Arapça olgunluk anlamına gelen kemâl kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de daha çok bir şeyi tamamlamak anlamında kullanılmıştır. Müfessirlere göre, bazı âyetlerin bâtınî mânâsı insanın kemâline işâret etmektedir. Örneğin Beyzâvî, Şems sûresinde Allah Teâlâ’nın 9. âyete kadar yemin etmesinin sebebini; insanın nefsin çirkin isteklerinden kurtulup kemâle ermesini murad ettiği için, olduğunu söylemektedir. Hadislerde ise kâmil îman ehli kimselerden söz edilmiş (Buhârî, Îmân,1), ayrıca erkeklerden birçoğunun kemâle erdiği, kadınlardan ise kemâl sahibi olanların az olduğu (Buhârî, Enbiyâ, 32) bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’e göre insanlar arasında kemâl ve Allah’a yakınlık bakımından derecesi en yüksek olanlar peygamberlerdir. Konuyla ilgili âyetlerde peygamberlerin Allah tarafından seçilip âlemlere üstün kılındığı (Âl-i İmrân, 3/33) ve aynı zamanda peygamberler arasında da derece farkının olduğu (Bakara, 2/253) haber verilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin dışındaki insanların da amellerine göre derecelerinden (En’âm, 6/132), delalette olanlardan, hayır ve fazilette önde olan sabikunlardan, Allah’a yakınlaştırılmış mukarrebûnlardan (Vâkıa, 56/7-11), Allah katında seçkin kimselerden (Sâd, 38/47), nebîler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerden (Nisâ, 4/69) bahsedilmiştir. Âyetlerde nebîler, sıddîklar, şehidler ve özellikleri zikredilen diğer mü’minler mukarrebûnun alt dalları olarak açıklanmaktadır. Kâşânî’ye göre bunların arasında derecesi en yüksek olanlar, mukarrebûn ve sâbikūndur. Bununla birlikte âyet ve hadislerde Allah’ın sevdiği ve kendisine dost seçtiği kimselerden söz edilmiştir. Bazı âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah, inanların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 2/257). “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yunus, 10/62). Resûlullah da (s.a.v.): “Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve Ben falanca kulumu seviyorum, sen de sev buyurur ve onu Cibril de sever. Sonra Cibril sema ehline seslenerek, Allah (c.c.) filanca kulunu seviyor, onu siz de sevin, der. Sema ehli de hemen onu severler. Sonra onu yeryüzü ehli de sevip kabul eder.” (Müslim, Birr, 48) buyurarak velîleri yer ve gök ehlinin sevdiğini haber vermektedir. Kudsî bir hadiste de Allah Teâlâ, farz ve nâfile ibâdetlerle kendisine yaklaşıp, Allah’ın sevgisini kazanan kulunun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olduğunu (Buhârî, Rikâk, 38) bildirmektedir. Bu kudsî hadis hakkında Şevkânî şöyle der: “Allah bir kulu sevdiği zaman onun bütün bedenini ilâhî nurla kaplar, bu nedenle o kul, kimsede olmayan mânevî bir güce, amele, ilim ve ferâsete sahip olur. Yine bu nedenle kul, mânevî âleme ve derecelere yükseltilmektedir.” Bu kimselerin, ihsan derecesinde Allah’a yakın olup insân-ı kâmiller olduğu belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen ve hayırlarda önde olan mukarrebûn sınıfındaki velî budur. Bu niteliklere sahip bir velî ise Allah’ın halîfesi olmakla yani velâyetle yetkilidir.

Sûfiler açısından insanın kemâli ve velâyet konusuna kısaca değinecek olursak, kemâl ve kâmil kelimeleri özellikle Gazâlî’den îtibâren önemli tasavvuf kavramları arasında yer almıştır. Gazâlî’ye göre, insanın tabiatında kemâl aşkı ve özlemi bulunduğu için insan kemâl sıfatına ulaşmak ister. Sûfiler insanın içinde bulunan kemâl özlemini, bezm-i elestte Allah’ı tanıyıp, ardından dünyaya gönderilişlerinden hareketle aslî vatandan ayrı kalmak olarak yorumlamışlardır. Cüneyd-i Bağdâdî şöyle der: İnsanlardan kimisi dünyaya gönderiliş amacını unutmuş, kimisi de ezelde (mîsâkta) Allah’a verdiği sözü hatırlayıp, ezeldeki ana vatanlarına özlem duymuş ve aslî kimliğine dönme gayreti içinde istikametini belirlemiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre de her şey aslına dönmek ister. Ona göre aslî vatan demek, insanın kendi kemâline ve aslında Allah’a ulaşmaya duyduğu özlemdir. Sûfîlere göre bu özlem, Allah’a kavuşunca nihâyet bulur ve insan kendi kemâline ulaşır. Buradan hareketle insanın kemâle ermesi düşüncesi, velîlik ve velâyet konusunu ortaya çıkarmıştır. Sûfîler, insanın kemâlini ve velâyeti, fenâ kavramı ile açıklamışlardır. Sûfîlere göre insan, benlik iddiasını aşıp fenâ haline ulaşması sonucunda kemâl sahibi olur. İmâm-ı Rabbânî’ye göre, o kimse kalbini Allah’a teslim eder. Perdelerden kurtulur ve gayb âleminin sırları kendisine açılır. İmâm-ı Rabbânî fenâ halini, velâyet mertebelerinin ilk aşaması ve işin başında meydana gelen bir kemâl derecesi olarak görmektedir. Gazâlî’ye göre bu makamda, velîlerin kalbinden melekût âlemine bir kapı açılır ve bu kapıya mârifet ve velâyet kapısı denilir. Burası nübüvvetin başlangıcı, velâyetin ise son noktasıdır. Buradan hareketle sûfîlere göre velâyet, nübüvvet nazariyesi ile bağlantılıdır. Şöyle ki nübüvvet, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatıyla sona ermiştir ancak velâyet, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vârisleri olan evliyâullahla devam etmektedir. İbnü’l-Arabî’nin görüşüne göre de, nübüvvetin bâtını olarak kabul edilen velâyet devam etmekte ve velâyet mertebesi de feyzini kıyamete kadar hakîkat-i Muhammediyye’den almaktadır. Netice olarak ilk sûfîlere göre insan, kemâl derecesine ulaştıktan sonra velîlik mertebesini elde etmektedir. Velâyet ise bütün insân-ı kâmillerde bulunan bir vasıftır. Velâyet vasfına sahip olan bir velî, Hakk’ın tecellîlerinin mazharı olup, Allah ve âlem hakkındaki hakîkatleri müşâhede etmekle birlikte kendisine tasarruf yetkisi verilmektedir.

Ricâlü’l-gayb kavram olarak nedir? Kur’ân ve sünnetteki yerine dair neler söylenebilir?

Ricâl, Arapçada “erkek; mert, yiğit” anlamlarına gelen racül kelimesinin çoğuludur. Gayb ise göz önünde olmayan, bilinmeyen, gizli olan mânâsına gelmektedir. Ricâl ve gayb kelimelerinden oluşan ricâlü’l-gayb tabiri, Arapçada gayb adamları veya gayb erenleri anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufta ise herkes tarafından kolaylıkla tanınmayan, âlemin idaresi ile görevli ve kendi aralarında hiyerarşik bir düzen olan gizli velîler zümresini ifade etmektedir. Ricâlullah, ricâl-i ilâhiyye ve abdal gibi bâzı kavramlar da ricâlü’l-gayb anlamında kullanılmıştır. Sûfîlere göre ricâlü’l-gaybın arasında erkekler olduğu gibi kadınlar da bulunmaktadır. Ancak çoğunluğu erkeklerden oluştuğu için bu zümreye ricâlullah ve ricâlü’l-gayb gibi isimler verilmiştir. Türkçede bu kavram; gayb erenleri, üçler, yediler, kırklar şeklinde ifade edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de ricâl ve gayb kelimeleri ayrı ayrı geçmekle birlikte, ricâlü’l-gayb şeklinde bir terkiple kullanılmamıştır. Ricâl kavramının geçtiği âyetlerde Allah’ın günahtan temizlenen erleri sevdiği (Tevbe, 9/108), ne ticâret ne de alışverişin onları Allah’ı zikretmekten alıkoymadığı (Nûr, 24/37), Allah’a verdiği ahdi yerine getiren erlerin olduğu (Ahzâb, 33/23), vahyin erlere geldiği (Nahl, 16/43) belirtilmiştir. Bundan dolayı tasavvufta ricâl (erlik) kavramına ayrı bir önem verilmiş ve velîlere Allah’ın erleri anlamına gelen “ricâlullah” denilmiştir. Bununla birlikte sûfîler, bazı âyetlerin bâtınî mânâsının ricâlü’l-gayba işâret ettiğini ifade etmişlerdir. Örneğin “Eğer Allah’ın insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu.” (Bakara, 2/251) âyeti, ricâlü’l-gaybın insanlardan belâları bertaraf etmesi olarak yorumlanmıştır. “Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez.” (Müddessir, 74/31), âyetinin ise Allah dostluğunun gizliliğine, yani ricâlü’l-gayba işâret ettiği belirtilmiştir. Abdurrahman es-Sülemî’ye göre, “Yeryüzünü yaydık ve oraya sâbit dağlar yerleştirdik.” (Hicr, 15/19) âyetinin zâhirî mânâsı, Allah’ın yeryüzünü döşediği ve sâbit tutmak için üzerine dağları yerleştirdiği anlamına gelse de hakîkatte âyetin bâtınî mânâsına göre, yeryüzü yaratılanlara, dağlar da Allah’ın velîlerine işâret etmektedir. Buna ilaveten sûfîlerin, Allah’ın özel olarak seçtiği velîler zümresine delil olarak, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) atfettikleri hadîs-i şeriflerden bazıları şöyledir: Resûlullah (s.a.v.): “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar peygamber veya şehit olmadıkları halde, Allah katında olan derecelerinden dolayı şehitler ve peygamberler onlara gıpta ederler.” “Ey Allah’ın Resûlü! Kimdir bunlar? Amelleri nedir?” diye sorulduğunda Resûlullah (s.a.v): “Onlar, aralarında hiçbir akrabalık bağı olmadığı, ticarî münâsebetleri bulunmadığı halde, sırf Allah rızâsı için birbirini seven kimselerdir. Allah’a yemin olsun ki, onların yüzleri nurdur. Onlar nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktuklarında onlar korkmazlar, üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.” (Tirmizî, Zühd, 53) buyurmuştur. Bir diğer hadîs-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kulları arasında üç yüz velîsi vardır ki, kalpleri Âdem’in kalbi üzerinedir. Kırk velîsi vardır ki, kalpleri Musa’nın kalbi üzerinedir. Yedi velîsi vardır ki kalpleri İbrahim’in kalbi üzerinedir. Beş velîsi vardır ki kalpleri Cebrâil’in kalbi üzerinedir. Üç velîsi vardır ki kalpleri Mîkâil’in kalbi üzerinedir. Bir velîsi vardır ki, kalbi İsrâfil’in kalbi üzerinedir. Eğer bu tek velî ölürse, Allah onun yerine üç velîden birini koyar. Eğer üç velîden biri ölürse, Allah onun yerine beş velîden birini koyar. Eğer beş velîden biri ölürse, Allah onun yerine yedi velîden birini koyar. Eğer yedi velîden biri ölürse, Allah onun yerine kırk velîden birini koyar. Eğer kırk velîden biri ölürse, Allah onun yerine üç yüz velîden birini koyar. Eğer üç yüz velîden biri ölürse, Allah onun yerine halktan birini koyar. Yaşam ve ölüm, yağmurun yağması, bitkilerin yetişmesi, belâların def edilmesi ancak onların vesîlesiyle olur.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I: 26). Abdullah b. Mes’ûd’a bu velîlerin vesîlesi ile nasıl ölünüp dirildiği sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Çünkü onlar ümmetin sayısının artması için duâ ederler, zâlimlere bedduâ edip onları yok ederler. Yağmurun yağması, ekinin yeşermesi ve belâların ortadan kalkması onların duâları vesîlesi ile olur.” Hz. Peygamber’den (s.a.v.) rivâyet edilen bir diğer hadis şöyledir: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, üç kişi Îsa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed meşrebi üzerinde bulunurlar. Bunlar meşreblerine göre insanların efendileridir.” (Müsned, V, 322).

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.