Umut Duygusunun İçini İnançla Doldurmak… / Doç. Dr. Nurten Kımter

0
64

Röportaj:  Sevim Kartol

Umudun zıddı umutsuzluk olmaktadır… Umutsuz insanların davranışlarında neler dikkati çekiyor?

Kelime anlamıyla ‘umut işaretleri taşımamak’, ’umut belirtilerine sahip olmamak’, ’arzu edilen şeyin vuku bulmasından umut kesmek’ gibi anlamlara gelen umutsuzluğu, Beck ve arkadaşları terim anlamıyla ‘kişinin gelecekle ilgili olumsuz beklentilere sahip olması’ olarak tanımlamışlardır. Bir başka deyişle kişilerin gelecek hakkında sıfırdan az olan beklentilerini ifade etmede kullanılan umutsuzluğun temelinde, kişinin kendisine, sevdiği, bağlandığı şeylere; kimselere, ilişkide bulunduğu diğer insanlara, yaşamın güzelliklerine, yaşamaya değer oluşuna dair bir inançsızlık bulunmaktadır. İnsanın hayatta karşılaştığı olumsuzluk ve başarısızlık durumlarına karşı gösterdiği bir tepki biçimi olan umutsuzluğun insanın anlam isteminin engellenmesi sonucu oluşan varoluşsal bir bunaltı olduğu fakat kesinlikle bir ruh hastalığı olmadığı söylenebilir. Bununla birlikte umutsuzluk her ne kadar kendisi bir ruh hastalığı olmasa da birtakım ruh hastalıklarında belirleyici bir unsur olmaktadır. Umutsuz kişilerin birtakım davranış özellikleri mevcuttur.

Umutsuz kişiler genellikle durgun bir görünüme sahip olup sürekli olarak kendilerinden veya yaşamlarının anlamsızlığından şikayet ederler. Bu tür insanların çocukluk yaşantı ve izlenimleri kendilerinde bir aşağılık duygusuna yol açmış olup, çeşitli güçlükler sonucunda bunlar yaşamın kolay olmadığı duygusuna sahiptirler. Yine bu tür insanların kendilerini, geleceği önceden görme veya kehanette bulunmaya kaptırmaları da umutsuzluklarının başlıca göstergesi olmaktadır. Genel olarak yaşama, bilinmezliğe düşmüş olmaya, hatalar yapmaya, ilişkin bir kaygıya sahip kişiler gibi gözükseler de onların geleceğe ilişkin beklentileri değişmez olarak bir karamsarlık rengi taşımaktadır. Başka bir deyişle onlar, karamsar dünya görüşünün lanetli tuzağına takılmış ve sürekli yaşamın olumsuz ve karanlık yönlerini görmeye odaklanmış olan kimselerdir. Bu tür kimseler, yaşamın karanlık yönlerine odaklanmalarını her ne kadar zekice aklîleştirmeye çalışsalar da derin bir umutsuzluktan şüphelenilmesine engel olamazlar. Yaşamın zorlukları konusunda ümitvar insanlardan daha bilinçli olmalarına rağmen cesaretlerini kolayca yitiriveren bu tür insanların içleri güvensizlikle dolu olup daima kendilerine bir destek arama yoluna giderler. Umutsuz kişilerin kendilerine olan güvensizlik ve suçlamaları arttıkça çevrelerine daha fazla bağımlı hale gelirler. Ancak bazen umutsuzlukları o kadar artar ki, çevreden gelen yardımı bile faydasız bulurlar, fakat yine de çevrenin önerilerine umutsuzca sarılmak durumunda kalırlar. Dört bir yandan tehlikelerle sarıldıklarını düşünmekte olan umutsuz kişilerde, uyku bozuklukları aşırı bir ihtiyatın ve güvensizliğin belirtisi olmaktadır. Umutsuz kişilerin, yaşam öykülerinde, düş kırıklıklarına gösterdikleri tepkilerin yoğunluğu ve süresi orantısızdır. Zira bu tür kimseler, her ne kadar görünüşte, ilk gençlik yıllarında karşılıksız bir sevgiden bir arkadaşın ihanetinden, bir işten haksız yere atılmaktan vb. sebeplerden dolayı umutsuzluğa düşmüş olsalar da bu özel nedenlerin ötesinde genellikle, elverişsiz deneyim çukurlarının çok daha derin bir umutsuzluk kuyusu olduğu görülmektedir. Umutsuz kimseler, bazen iyimserlik tablosu sergilemeye çalışsalar da onlarda intihar düşüncesi kolayca baş gösterebilmektedir.

Genel bir ciddiyet yokluğu ve umursamazlık bu tür kişilerin bir başka belirgin özelliğidir. Bazen umutsuz kişilerin umutsuzlukları dikkat çekmeyecek kadar sinsi ve gizli olabilir. Zira bu tür kimseler, her ne kadar görünüşte işlerini yürütüyor olsalar ve sevimli görünüp hoşça vakit geçiriyor gibi görünseler de bunların sabahları kendilerine gelip dirilmeleri, sanki yaşama yeniden katlanıyormuşçasına saatler alabilmektedir. Bu tür insanlar için yaşam öylesine bir yüktür ki fakat onlar bunu kolay kolay algılayamadıkları gibi bundan şikayetçi de değildirler.

Bunun yanında derin bir kader duygusuna sahip olan umutsuz kişilerin geleceğe dönük hedeflerine ulaşmada şansa büyük yer verdikleri görülmektedir. Daha ziyade kısa süreli amaçlar için çabalayan ve hedefe yönelik davranışlara daha az yönelen bu tür kimselerin kaderci bir biçimde sonucu bekledikleri görülmektedir. Bazen umutsuz kimselerin iyi veya kötü hiçbir şey beklemeyerek sadece yaşamın sürdürülmesi gerektiğine inanarak yaşamdan çekilmeye yönelik bir tutum geliştirdikleri de gözlenebilmektedir. Diğer taraftan umutsuz kişilerin, tahammül güçleri bulunmadığından en önemsiz bir güçlüğe bile katlanamadıkları, en küçük bir özveride bulunmakta ve en önemsiz bir riski göze almakta son derece gönülsüz oldukları görülebilir.

Umutsuz kişiler, her ne kadar kendilerine karşı çok hoşgörülüymüş gibi bir görünüm vermeye çalışsalar da gerçekte bu durum; onların, karşılığında hiçbir şey kazanmayı beklemediği durumlarda harekete geçmek için kendilerinde itici bir güç bulamamalarından kaynaklanmaktadır. Esasen umutsuzluk insanı öyle tembelleştirip kötürüm edebilmektedir ki en küçük zorluklar bile ona aşılmaz engeller gibi gözükmektedir. Umutsuz kişilerin, kendi güçlerinden yaratıcı bir şekilde yararlanma yeteneği gösterememeleri, onların güçsüzlüklerinin ifadesi olmaktadır. Bu tür kişilerde, hayatlarını içlerinden geldiği gibi seve seve yaşayabilme hususundaki temel zaaf ve güçsüzlüklerinden kaynaklanan ve doymak bilmeyen bir güçlü olma hırsı söz konusudur. Gerçekte güçlü olma hırsı ile dolup taşan bu kişiliğin altında güçsüz ve umutsuz bir kişilik bulunmaktadır. Umutsuz kişiler, kendilerini değersiz, yetersiz bulmak suretiyle kendilerine güvenleri olmadığı gibi başkalarına da güven duymamaktadırlar. Dolayısıyla onlar kendi başarısızlıklarından tamamen başkalarını sorumlu tutma eğilimindedirler.

Horney’e göre nevrotik umutsuzluğun pençesinde bulunan insanlar şu ya da bu şekilde geçinip gitmesini başarabilirler. Eğer nevrozları, yaratıcı olma yetilerine çok fazla zarar vermemişse bilinçli bir şekilde kendi kişisel yaşamlarına çekilebilme ve üretken olabildikleri bir alana yönelebilme yetisine sahip olabilirler. Ancak yaşamda amaçsız olmaları, zevkten mahrum oluşlarına baskın gelebilir. Umutsuz kişiler, ciddi veya ümit verici uğraşları, arayışları bırakarak, yaşamdan bir parçacık neşe kırıntısı koparmaya çalışmak için, güzel yemek, alkol ve eğlence gibi duruma bağlı hazlarla ya da bir hobiyle ilgilenmek suretiyle sığ bir yaşantıya yönelebilmektedirler. Kimi zaman sağa sola sürüklenmek, yozlaşmak suretiyle kendi alt üst oluşlarına göz yumabilmekte, istikrarlı bir iş yapmaktan ziyade içkiye, kumara, günübirlik zevk ve eğlencelere sığınabilmekte, bazen de şiddet ve yıkıcılık yönünde davranışlar sergileyebilmektedirler. Kısacası umutsuz kişileri bataklığın içerisine düşmüş olan fakat çıkmak için sürekli çırpınan ancak çırpındıkça daha da derinlere batmakta olan bir kimseye benzetmek mümkündür. Başka bir deyişle kendisi bir hastalık olmasa da depresyon, intihar, nevroz, mazoşizm, sadizm, sosyopatlık (psikopat), alkolizm, yıkıcılık, vb. ruhsal hastalık ve davranış bozukluklarına yol açabildiği gibi bedensel birtakım rahatsızlıklara da sebep olan umutsuzluğa yakalanmış bir kimseyi, varoluşçu filozof Kierkegaard’ın deyimiyle ölümcül bir hastalığa yakalanıp sürekli can çekişen ama bir türlü ölemeyen kimselere benzetmek mümkündür. Zira ölümün geçiş olduğunu kabul eden insan için, ölüm bile yaşamdan çok daha fazla umut içermektedir. Dolayısıyla umutsuz kişi, bütün umutlarını yitirmiş olduğu gibi ölme umudunu da yitirmiş olmanın umutsuzluğu içerisinde olan bir kişidir.

Din ve umut ilişkisi bağlamında umut duygusunun içini nasıl doldurabiliriz?

Her şeyden önce yeryüzündeki varlıkların en şereflisi olan insanoğlu doğuştan umut etme yetisi ile birlikte dünyaya gelmektedir. Bununla birlikte Muhammed Kutub ve Fromm başta olmak üzere pek çok düşünüre göre insan yavrusundaki doğuştan var olan bu umut çizgisi, başlangıçta şuurlu olmayıp sadece bir duygu olarak bulunur. Fakat bir müddet sonra çocuğun varlık yapısında istek ve arzularla kendisini gösteren şuurlu bir ümide dönüşür, akabinde bir derece daha ilerleyerek manevi alanda da umut teşekkül etmeye başlar. Zamanla ruh dünyası genişleyen bireyin bütün dünyası umut duygusu ile dopdolu hale gelir. Böylece umut, kişinin bütün dünyasını doldurur, bütün duygu, düşünce ve davranışlarını çevreleyerek onlara yol gösteren bir değer haline gelir. Dolayısıyla umut, insanda doğuştan var olan bir potansiyeldir. Umut değeri zamanla değişip gelişerek zenginleşir. Kötümser bir insan anlayışına sahip olan Freud’un aksine logoterapinin (anlamla terapi) öncüsü olan Frankl, umut ve iyimserliğin insanda genellikle doğuştan var olduğunu ve bunun en umutsuz durumlarda bile insandaki duyguları kontrol etmeye yaradığını ileri sürmektedir. Frankl’a benzer şekilde umudun olayları değerlendirme ve dünyaya iyimser bir bakış açısı sergileme anlamına geldiğini ifade eden ve bireysel psikolojinin öncüsü olan Alfred Adler’e göre ise insan, doğuştan iyimser olmakla birlikte bu iyimserliğin gelişip devam etmesinde veya engellenmesinde çocuğun içinde bulunduğu dış dünyadan aldığı izlenimler son derece etkili olmaktadır. Ona göre karşısına çıkan ödevlerin pekala üstesinden gelebileceğine güvenen çocukta, cesaret, açık yüreklilik, güvenirlik ve çalışkanlık gibi özellikler gelişmeye başlar. Benzer şekilde Fromm’a göre de insanlar başlangıçta hayat yolculuğuna umut, inanç ve direnme güçleriyle çıkmakta, fakat yaşam başladığında, çevredeki değişiklik getirici olaylar ve rastlantılar umut gizil gücünü geliştirmeye veya ketlemeye başlamaktadır. Onun için dış çevredeki şartlar ketlemediği takdirde insan umut etmeye ve umudunu geliştirmeye devam edebilir. Zaten insan umut eden bir varlıktır. İnsanda biri geçmişe, diğeri geleceğe yönelik iki yön bulunur. Hayatın kaybolmaya yüz tutmuş hadiselerinin dimağımızda bıraktığı izlerden oluşan mazi artık yok olmuştur. Hal dediğimiz içinde bulunulan an ise her an mazi olmaktadır. Hayatımızın geleceğe bakan cephesi ise yarınımızı, gelecekle ilgili umutlarımızı, beklentilerimizi ve ideallerimizi içermektedir. Esasen gelecek ve gelecekle ilgili umutları, insanı yaşama bağlamaktadır. Eğer umut ediyorsa, hayattan beklentileri varsa, insan yaşıyor demektir. Dolayısıyla M. Kutub’ a göre; insan, kendisini dünyaya bağlayan birtakım fitrî arzulara sahiptir. Zira hayat en yüce şekliyle kuvvetli ve devamlı olan bu arzular ve vazgeçilemeyen bu duygular olmaksızın gerçekleşmemektedir. Bu nedenle umut, hayatın ve insan olmanın temel koşullarından birisi olduğu için psikologlara göre insanın bir tanımı da ‘ümit eden’ bir varlık olmasıdır. Ruhsal yaşamın ve gelişim sürecinin amacı, bireyin isteklerinin gerçekleşeceği bir geleceği hazırlamaktır. Bu durum bütün insanlara özgü olan bir durum olduğu için bütün insanlar böyle bir süreçten geçmekte ve mevcut bütün masallar, insanların mutlu bir geleceğe kavuşma umudunu gönüllerinde sürekli yaşattığını ortaya koymaktadır. Ayrıca insanlığın içinde barındırdığı bu özlemin yansıması, her türlü güçlüğün alt edildiği bir gelecek düşüncesine yer veren bütün dinlerde de karşımıza çıkmaktadır. Öldükten sonra insanın kavuşacağı mutluluk, ruhun aralıksız bir gelişim süreci geçireceğine dair inanç da aynı hususa işaret etmektedir. Bireyler ve toplumlar kriz dönemlerinde bile kozmik yenilenme veya altın çağ beklemektedirler. Böyle durumlarda sosyal mahrumiyet ve yılgınlıklar gökyüzüne doğru açılmış birer umut kapısı haline gelmektedirler. Umut bir var olma durumu, bitip tükenmek bilmeyen bir yaşam enerjisi olmaktadır. Zira kişinin geleceğe güvenle bakmasını sağlayan umutta yarınlara bağlanma söz konusudur. Dolayısıyla umut, insanın ruh ve beden sağlığı açısından büyük önem taşır. Umudun zıddı olan umutsuzluk ise insanı perişan eden bir duygu olup çeşitli psikotik ve nevrotik rahatsızlıklara yol açmaktadır.

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz