Gazali’de İnsanın Hakikati / İlim Esra Erek

0
344

Röportaj : Özcan Keskin

“Gazali’de İnsan ve Hakikat” adlı çalışmanızdan hareketle hakikatin ne olduğuna dair bir arayışta insana yüklenen anlam nedir? İnsan nasıl bir varlıktır? İnsan nedir?

İnsanın anlam ve değeri onun hakikate ‘muhatap’ oluşudur. Gazali insanın hakikati beyan edebilme vasfı ile özelleştiğini söylemektedir. Öyleyse, insan akıl sahibi bir canlıdır. Neticede muhatap olan insanın ‘bilme’ ediminin sağlayıcısı akıldır. İnsan akıl sahibi bir varlık olarak diğer bütün canlılardan ayrılır. Kurmuş olduğumuz bu cümle insanın en genel tanımı olarak tarih boyunca karşımıza çıkar. Ancak meseleyi Gazali özelinde detaylandırdığımızda insanı tanıyabilmek adına, aklın bilme sürecinin dünya ile kurduğu bağ göz ardı edilemez bir yerdedir. Çünkü akıl, bilgi edinmeye dünyada ve dünyanın sınırlılıkları ile başlamıştır. Öncelikle Gazali’nin akıl derken kastettiğinin sadece ‘zihin’ olmadığını belirtelim. Akıl insanın cevheri, nefsi, esasıdır. Bu haliyle akıl maddesel bir şeye karşılık gelmez, ruhanidir. Ama dünya içeresinde ve dünyanın verileri ile işlemektedir. İnsan dünyada yaşadığı sürece, her ne kadar sufi bir deneyim ile dünyadan kısmen uzaklaşabilmesi mümkünse de ondan tamamen kopamaz. Ayrıca Gazali insana düşünen adı verilebilmesi için onun nefsinin ‘kalp aynasında’ nesnelerin hakikatlerini tasavvur edebilmesi gerektiğini söyler. İnsan ayna gibidir ve o ayna sayesinde bilebilir. Ama aynı zamanda karşımıza şu çıkar, biz bir ayna aracılığıyla bakıyoruz. Yani hakikat adına gördüğümüz hakikatin bizatihi kendisi değil, onun bizim aynamızdaki yansımasıdır. Ayna ne kadar temiz ve düzgün ise yansıma o kadar doğru ve gerçeğe yakın olabilir. İşte insanın bilme sürecinin dünyadan kopamıyor oluşu ve aracılık eden ayna, ki bu aynayı şekillendiren insanın dünya yaşantısıdır, nispetinde görebiliyor oluşu karşımıza ikinci bir insan tanımı daha çıkarır: İnsan yanılan bir varlıktır.

Gazali’nin anlayışında, insan-hakikat ilişkisine dair neler söylenebilir? Değişmeyen hakikat ve değişebilen insan söylemi, bize ne tür ufuklar açabilir? Kısacası insanın değişme imkânlarına dair neler söylenebilir? İnsan hangi saiklerle değişmeyi başarabilir?

Hakikat-insan ilişkisi, insan yanılan bir varlık olduğundan sıkıntılıdır. Tabii sıkıntı ile kastedilen bir olumsuzlama şeklinde anlaşılmamalı. Olumsuz değil elbette, ama problematiktir. Çünkü insan hakikate ulaşmak, onu kavramak ister. Oysa bu imkânsızdır. Hakikate yaklaşabiliriz ancak yakalayamayız. Sorun hakikatin hareketli olmasından değil; bilakis hakikat sabit, değişmez ve tek iken ona ulaşmak isteyen insanın bir türlü sabit kalamamasından kaynaklanır. Hücrelerimiz, davranışlarımız, alışkanlıklarımız ve dahası düşünebilmek için gerekli olan kavramlarımız… İsteyelim ya da istemeyelim hepsi değişmektedir. Bu durumda karşımıza değişmeyen hakikat karşısında değişen insan meselesi çıkmaktadır.

‘Değişmeyen hakikat karşısında değişen insan’ söyleminin bize ne tür ufuklar açabilir olduğunu ele alırsak kısaca şunları söyleyebiliriz. Bu söylem insanın hakikat karşısındaki yetersizliğini göstermektedir. Gazali âlimlik mertebelerinin sonunun hiçbir şey bilmediğinin idraki olduğunu söyler. İnsanın yetersiz olduğunu bilmesi onun hakikat sevdasından vazgeçmesini gerektirmez. Onun bilme sorunları karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiğine yardım eder. Bu tavır öncelikle kişinin kendisinin ne olduğunun ve neye güç yetirebilir olduğunun farkında olmasıdır. İnsanın bilgiyi saf bir şekilde edinemiyor olduğunu, ayna benzetmesi göstermiştir. İnsan düşünmeye başladığında dünya yaşantılarının ona sunduğu veri kadar algılamakta ve algıladıklarını anlamlandırmaktadır. Kişinin hakikatle arasında onun sınırlı ve zamanlı bir varlık oluşu vardır. İnsanın yapabileceği ‘kendi nispetinde’ hakikate en iyi şekilde nasıl yaklaşabilir olduğunun yollarını aramaktır. ‘Kendi nispetinde’ diyoruz çünkü her insan farklı istidat ve yeteneklere sahiptir. Herkesin hazır bulunuşluk biçimi, hakikati bilebilmek için ayırabileceği zaman gibi aklımıza gelen ve gelmeyen birçok farklılık söz konusudur. Hakikati bilmenin yol ve yönteminin mutlak ve tek olduğunu söyleyemeyiz. Bir anda olması da söz konusu değildir. Birtakım aşamaları vardır. Gazali bu aşamaların taklit (iman), tahkik (ilim) ve zevk (tecrübe) olmak üzere üç biçimi olduğunu söyler. Her ne kadar en yüksek aşama zevk aşaması (mistik tecrübe) olsa da en üst aşamaya varmış bir kişinin mertebece en yüksekte olduğu söylenemez. Tuhaf gelebilir, ama kapsamlı düşündüğümüzde bunun ne demek olduğunu anlayabiliriz. İnsan değişen bir varlıktır. Yani bir kimsenin mistik bir deneyim yaşaması o kimsenin o mertebede sürekli kalabileceğini garanti etmez. Ama bunu istiyorsa Gazali’ye göre bilgisini tahkik ile sağlamlaştırması gerekecektir. Taklit evresindeki bir kimseyi de yabana atmamak gerekir. Çünkü taklit aşamasındaki kimse eğer doğru olanı taklit ediyorsa ve bunu saf ve temiz bir şekilde devamlı olarak yapmayı başarabildiyse kim bilir belki de bir sufiden mertebece daha yüksektir. Gazali Kimya kitabında altın ve simyacı benzetmesini verir. İlim altındır, sufi ise altın elde etme yöntemini bilen bir simyacı gibidir. Simyacının elinde eğer on altın yapmaya yetecek malzeme varsa onun yüz altına sahip bir kimseden daha zengin (faziletli) olduğunu söyleyemeyiz. Öyleyse önemli olan edinilen bilginin miktarı yani hakikatten ne kadar pay aldığıdır. Kısaca, insanın değişmeyen hakikat karşısında değişen bir varlık oluşu, bilgi edinmenin doğrudan ve mutlak olarak gerçekleşmediğini ve insanın yaşadığı müddetçe O’na yaklaşmak için çabalamak zorunda olduğunu göstermektedir.

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz