Rivayetleri Güvenle Taşıma Usulü: ISNÂD / Dr. Emin Uz

0
76

İsnâd sistemi nasıl doğmuş ve hangi evrelerden geçmiştir? Şahitlik müessesesinin İsnadda rolü nedir? Değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

İsnâd etimolojik açından “bir araya gelme, dayanma, kuvvetlendirme, tırmanma, sözü söyleyenine nispet etme, itimat etme, bir rivayetin geliş yolunu haber verme…” gibi birbirine çok yakın manaları ihtiva ettiği anlaşılmaktadır. İslâmî terminolojide ise isnâd denilince haberi söyleyenine kadar (belli bir metotla) ulaştırmak, bir sözü başından itibaren birbirine nakledenleri özel sözlerle sıralayarak bu sözü söyleyenine nispet etmek, gibi manalar anlaşılmıştır. Bu anlamda sened ya da isnâd, sözün güvenilirliğinin garantisidir. Bir örnekle açıklayacak olursak; “Haddesenâ Malik, kâle haddesenâ Nâfi‘, kâle haddesenâ Abdullah, an ebîhi, kâle Rasûlullâh…” şeklindeki rivayet ağında zikredilen isimlerden oluşan kısım sened, “haddesenâ, ahberanâ, an…” gibi rivayet lafızlarıyla hadîs metnini Rasûlullâh’a (s.a.v.) ulaştırma ve isimleri zikretme işine de isnâd denir. Eğer rivayet işlemini pınardan su taşıma şeklinde tasvir edecek olursak, sözü ilk söyleyen suyun kaynağı konumundadır. Kaynaktaki suyun kaplara dökülmesiyle oluşan metinlerin elden ele intikali rivayet olacaktır. İşte bu rivayet işleminin malzemesini (taşınan suyun kovasını) sened ve bu taşıma işinin usûlünü de isnâd diye adlandırmak mümkündür.

İslâmî gelenekte haber metninin güvenilirliği söyleyenin güvenilirliği ile eş değer tutulmuş, bu alanla ilgilenen âlimler merceklerini haberin emniyetini sağlayan sened bölümüne tutmuşlardır. Bunun sonucu olarak da senedde geçen râvîlerin güvenilir olup olmadıklarının, hocalarıyla görüşüp görüşmediklerinin, naklettikleri metinde tasarrufta bulunup bulunmadıklarının, rivayet ettikleri bilgiyi bizzat işitip işitmediklerinin tespiti açısından isnâda başka hiçbir kültürde olmadığı kadar önem vermişlerdir. O kadar ki takip edilen bu usûlle, haber kaynakları sadece gösterilmekle yetinilmemiştir. Olayı ilk önce kendi gözleriyle gören, kendi kulaklarıyla işiten şahsa kadar götürmek; bunu yaparken de hangi metotla o bilgiyi aldığını belirtmek suretiyle bu ameliye gerçekleştirilmiştir. Bu hassasiyetten ilham alan râvîler isnâdlı rivayeti din kabul etmişler, kendilerini de bu dini korumakla görevlendirilmiş insanlar olarak görmüşlerdir. Abdullah b. el-Mübarek’in “İsnâd dindendir. Şayet isnâd olmasaydı, isteyen sözü istediği gibi söylerdi (uydururdu).” sözü bu itinanın önemli bir delilidir.1 İsnâd kullanan râvîler karşıtları olan topluluklardan da kendilerini isnâdla ayırmış, “Onlar isnâdı sevmez.” diyerek adeta isnâdlı rivayetleri kendileri ile ötekiler arasında bir ayrım noktası kabul etmişlerdir. Onlara göre eserlerin tespiti için çalışan râvîler, dini koruyan muhafızlar gibidir.2 Bu sebeple “Sizden bir kısmınız din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dini hükümleri öğrenmek için çalışmalı.”3 âyetini Kâdî Iyâz, ilim talep etmenin ve hadîs için yolculuk yapmanın farz olduğunu ispat eden delillerden birisi olarak yorumlamaktadır. Bu ifadelerden yola çıkarak denilebilir ki dinin tahrifattan korunması ve sahîh bir şekilde intikal ettirilmesi, Müslümanlar üzerine ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Bunun sonucu olarak isnâdı zikredilmeyen sözü delil olarak kullanmak, İslâm literatüründe muteber bir davranış değildir.

Şahitliğin, tecrübî ilimler de dâhil, her ilim dalına göre bir değeri vardır. Böyle bir müşahedeyle haberin kabul edilebilmesi, mantıksal açıdan çeşitli şekillerde doğrulanabilir mahiyettedir. Sözgelimi, falan râvînin veya şahidin verdiği haberin yalan, bilgisizlik ve hata ihtimalini ortadan kaldıracak surette olması, verilen haberin veya şehadetin gerçekleşmiş olduğuna delalet eder. Dolayısıyla bu rivayet ya da bu şehadet, rivayet edilen olayın veya haberin gerçekten vuku bulduğunu gösterir.4

Şahitlik müessesinin isnâd ile ilişkisi incelendiğinde görülecektir ki itikâdî, edebî, ictimâî ya da hukûkî… hangi açıdan bakılırsa bakılsın şahitlik müessesi var olan bir bilginin sağlıklı bir şekilde aktarılması ya da teyit edilmesinin garantör müeyyidesi konumundadır. Bu nedenle isnâdın ortaya çıkışında ve sistemleşmesinde şahitlik kurumunun önemli etkisi vardır. Şahitlik ve şahitliğin kontrolü ile tarihî belge ve haberlerin değerlendirilmesi arasında birçok açıdan benzerlikler bulunduğu görülmektedir. Nitekim tarihçiler nazarında tarihî belgelerin değerlendirilmesi, mahkeme salonunda şahitlerin yüzleştirilmesine benzer ki her ikisinde de maksat tanıkların güvenilirliğini sınamaktır.5 Bu benzerliklerin doğal olarak isnâd ile şahitlik arasında da aranması icap eder ki klasik Arap literatüründe bilgi ve belge intikali denilince ilk akla gelen husus isnâddır.

Hz. Peygamber döneminde isnâdın ilk nüveleri oluşmuş mudur? Tespit ettiğiniz örnekler var mı?

Peygamberler insanlara, Allah (c.c.), kâinat ve insanla ilgili ulvî hakikatleri bildirmişlerdir. Onlara ilk iman edenlerin en önemli misyonu, işittikleri gerçekleri sonraki kuşaklara değiştirmeden ulaştırmak olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de ashâbına kendisinden dinledikleri sözleri başkalarına değiştirmeksizin nakletmelerini emretmiştir. Bu emirdeki maksat risâlet vazifesini güvenilir bir şekilde yerine getirme ve sürekliliği sağlama çabasının bir sonucudur. Nitekim “Siz beni dinlersiniz; sonra sizden benim sözlerimi dinlerler, daha sonra da sizden dinleyenlerden dinleyen bir nesil gelir.”6 buyurarak, etrafındaki sahâbîleri hadîs rivayetine teşvik etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde henüz haber kaynağı hayatta olmasına rağmen yalan haber hususunda gâyet canlı, dinamik bir tahkîk ve eleştiri zihniyeti mevcuttur. Onlar doğruların, hakikatin tesbiti adına en küçük bir yalan veya yanılma ihtimalinde dahi karşısındaki sahâbîyi tenkid ve tekzîb etmekten geri kalmamış; ortaya atılan söz, kanaat, ictihad veya rivayeti tahkîk cihetine gitmişlerdir. Yalan bir haberin kaynağının araştırılması veya tahkîki ise bugün isnâd diye bildiğimiz mekanizmanın esasıdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) henüz hayatta iken kendisinin söylemiş olduğu bir sözün doğru veya yanlışlığını araştırması elbette düşünülemez. Çünkü söylemiş olduğu bir sözle ilgili peygamberin “Acaba ben bu sözü söylemiş miydim?” veya “Ben bu sözü bu şekilde mi kullanmıştım?” şeklindeki şüphesi akla uzak görünmektedir. Bunun yanında gönderdiği haberin yerine doğru ulaştırılmasını tespit hususunda bizzat tatbikleri olmuştur. Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki rivayet Hz. Peygamber’in (s.a.v.) -isnâdın temeli sayılabilecek- uygulamalarından sadece bir tanesidir:

“Bir defasında Ebû Bekr ile Ömer’in de içlerinde bulunduğu bir toplulukta Rasûlullâh’ın (s.a.v.) etrafında oturuyorduk. Bir ara Rasûlullâh (s.a.v.) yanımızdan kalkıp gitti. Uzunca bir müddet gelmedi. Hepimiz başına bir şey gelmesinden endişelendik. İlk telaşa kapılan da bendim. Bunun üzerine hemen O’nu aramaya koyuldum. Uzun müddet aradıktan sonra nihâyet Ensar’dan Neccar oğullarına ait bir bahçeye geldim. Bahçenin kapısını bulabilir miyim diye onun etrafını dolaştım. Fakat bahçenin kapısını bulamadım. Bir de baktım ki, akar bir kuyudan gelen bir kanal bu bahçenin içine giriyor. Bunu fırsat bilip kanaldan büzülerek bahçeye daldım. (Meğer Allah Rasûlü bahçedeymiş) Bana:

 “Ebû Hureyre! Sen misin?” diye seslendi. Ben de:

“Evet, ey Allah’ın Rasûlü! Benim.” dedim. Rasûlullâh (s.a.v.):

“Niye geldin?” diye sordu. Ben de:

“Aramızdaydın. Birden kalkıp gittin. Sonra da yanımıza dönmekte geciktin. Sana bir kötülük yapılmasından korkup endişeye düştük. İlk endişe eden de ben oldum. Bu nedenle seni aramak üzere buraya kadar geldim. Tilkinin büzüldüğü gibi büzülerek içeri girdim. Diğer insanlar da seni aramak üzere arkamda gelmektedirler.” dedim. Rasûlullah (s.a.v.):

“Ebû Hureyre” deyip bana nalinlerini (ayakkabılarını) verdi ve:

“Bu nalinleri götür. Bu bahçenin arkasında samimiyetle inanarak ‘Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.’ diye şehadet getiren kime rastlarsan onu hemen cennetle müjdele.” buyurdu.

İlk rastladığım Ömer oldu. Ömer, bana:

“Ey Ebû Hureyre! Bu nalinler de nedir?” diye sordu. Ben de:

“Bunlar, Rasûlullah’ın (s.a.v.) ayakkabılarıdır. Beni bunlarla gönderip samimi kalple inanarak ‘Allah’tan başka bir ilah yoktur.’ diye şehadet getiren kimseye rastlarsam onu hemen cennetle müjdelememi söyledi.” dedim. Ömer, iki eliyle göğsümün ortasına vurdu. Ben de sırtüstü düştüm. Ömer:

“Ey Ebû Hureyre! Geri dön.” dedi. Ben de Rasûlullah’ın (s.a.v.) yanına döndüm. Ağlamak üzereydim. Bir de baktım ki, Ömer peşimden geliyor. Meğer beni takip etmiş. Rasûlullah (s.a.v.):

“Ey Ebû Hureyre! Ne oldu sana?” diye sordu. Ben de:

“Söylediğini yapmak üzere yolda giderken Ömer’e rastladım. Benimle gönderdiğin haberi ona söyledim. Bunun üzerine Ömer, göğsüme öyle bir vurdu ki, kalçamın üzerine düştüm. Derhal senin yanına dönmemi söyledi.” Rasûlullah da ona:

“Ey Ömer! Neden böyle yaptın?” diye sordu, Ömer:

“Anam babam sana kurban olsun ey Allah’ın Rasûlü! Samimi kalple inanarak ‘Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.’ diye şehadet getiren kimseye rastlarsa onu cennetle müjdelesin diye Ebû Hureyre’yi nalinlerinle sen mi gönderdin?” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Evet, ben gönderdim.” buyurdu. Ömer:

“Ne olur böyle yapma! Korkarım ki, insanlar bu müjdeye güvenip tembellik ederler. Bırakalım da imanları gereği amel etmeye devam etsinler.” dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

“Peki, öyle olsun.” buyurdu.7

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendisine diğerlerine bildirmesi şartıyla bir müjde verdiği Ebû Hureyre’ye bu haberin kaynağının bizzat kendisi olduğunu ispat için nalinini (ayakkabısını) vermesi, konumuz olan isnâdın menşeini tespit açısından manidardır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu davranışı doğrudan bir isnâd uygulaması olmasa da zımnında kişiyi isnâd araştırmasına sevk eden bir teşvik barındıran düşüncedir. “Bakın bu adama bu sözü ben söyledim, kanıtı da budur.” iması, “Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde isnâd yoktur.” düşüncesine cevap niteliğinde bir uygulama olarak göze çarpmaktadır.

Şu hâlde diyebiliriz ki, isnâd sisteminin temeli saâdet asrında atılmıştır. Fakat o dönemde isnâda daha sonraki nesillerde olduğu kadar lüzum yoktu. Çünkü Rasûlullâh’la sahâbe arasında vasıta ve başka bir nesil bulunmamaktaydı. Daha sonra yaşanan fitneler ve fırkaların zuhuru ile hadîs vaz’ının yaygınlaşması, hadîsin Rasûlullâh’la görüşmeyen kişilerin eline geçmesi, İslâm ülkelerinin genişleyip toplumun kozmopolitleşmesi neticesinde isnâd daha fazla önem kazanarak hadîsin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Röportajın devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz