Nimetlere Karşı Duyarsızlaşmak / Abdulkadir Yılmaz

Bir insan hayal edelim ki doğuştan görme engelli olsun ve bu kişi 40 yaşlarına kadar çevresindeki her şeyi sadece seslerden, kokulardan, dokunuşlardan tanısın. Sonra bu muhteşem âleme kırk yıldır kapalı gözleri, başarılı bir ameliyatla açılsın. Şimdi de insaf ve vicdan duygularımızın eşliğinde bu insanın gözlerinin açıldığı güne gidip empati yapalım ve ne türden duygular yaşayabileceğini hayal edelim: Annesini, babasını, eşini, çocuklarını, çevresindeki gülü, çiçeği, böceği, kelebeği, milyonlarca türden canlıyı, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı, yıldızları, mavi gökyüzünü, gün batımını, velhasıl cennet misali yeşil tabiatı… İlk gördüğünde ne tür duygular yaşayabileceğini hissetmeye çalışalım. Şimdiye kadar sadece seslerini duyduğu ve şarkılarını dinlediği kuşları, böcekleri, bu günden sonra görselliğin de mucizevi eşliğiyle ilk defa hem seyredip hem dinlerken ne tür hisler içine girebileceğini bir düşünelim… Gayet eminim ki, her gördüğü şeyde: “Aman Yarabbi! Bu nasıl güzellik, bu ne ihtişam, bu ne doyulmaz manzara! Gözlerime inanamıyorum, cezbeden aklımı kaybedeceğim, her şey gerçekten bir mucize!” demeden, bu duyguları alabildiğine yaşamadan edemeyecektir ve bu hayreti, coşkusu ve şaşkınlığı uzunca yıllar devam edecektir.

Peki, bu hayret, bu coşku, bu şaşkınlık bizlerde niçin yoktur veya olsa da örneğimizdeki kişinin coşkun duygularını neden bu kadar yüksek perdeden bizler hissedemeyiz? Çünkü bizler küçüklükten itibaren içinde doğduğumuz her tarafı mucizelerle dolu bu âleme tedricen, yani yavaş yavaş alıştık. Zaman içinde kanıksadık ve gün geldi her şeyi doğal ve normal görmeye başladık. Hatta öyle hale geldik ki aslında birer yaratılış mucizesi olan çevremizdeki her varlığa, “kendi kendine olmuşlardır” diyebilecek kadar akıl ve insafımızı, idrâk ve iz’ânımızı kaybettik… Önce hayret ettik, sonra bu güzelliklere alıştık, zaman içinde duyarsızlaştık, sonra da nankörleştik… Muhteşem bir tablonun ressamına övgüler dizerken, ressamı yaratan, ona o yetenek ve duygular bahşeden, onun çizdiği manzaraların milyonlarcasını dünyanın her bir köşesinde her an cömertçe sergileyen Yüce Yaratıcı’ya, bu övgüleri çok gördük, hatta akıldan, iz’ândan, insaftan, adâletten ve hakkaniyetten uzak bir tutumla O’nu inkâr etmenin yollarını aradık… 

Evet, aslında, içimizden hiç kimse anlattığım bu duygulara yabancı değildir. Mesela kendi adıma yaşadığım hislerimi paylaşacak olursam, İstanbul dışında ikamet eden birisiyim ve her İstanbul’a gidişimde özellikle boğazın güzelliğine hayran olurum. Saatlerce boğazın muhteşem manzarasını izlemek, hatta imkân bulsam resmini yapmak, tablolaştırmak isterim. Nitekim binlerce ressamın ölümsüzleştirdiği İstanbul tabloları, Yahya Kemal gibi büyük bir şairin çok bilindik “Aziz İstanbul” şiiri, Münir Nurettin Selçuk gibi ünlü bir bestekârın da her zaman severek dinlediğimiz “Aziz İstanbul” şarkısı bu güzel duygularla vücut bulmuştur.

Yazının devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz