spot_img

Kirlenmiş Akıl

Konuştuklarımız ya da konuşacağımız şeyler, hangi toplumsal ortalamaya hitap etmektedir? Evrensel algıda bir karşılığı var mıdır? “Maşeri vicdan” denilebilecek, insanoğlunun her türüne ait makul bir adalet duygusunu taşımakta mıdır? Bu anlamda doğruyu gerçekten temsil eden bir değeri var mıdır? Yani söyleyeceklerimiz bir sadra şifa mıdır? Konuştuklarımız doğru şeyler ise bunların bir “alıcısı” var mıdır? Doğru sözler her zaman doğru adrese teslim midir? Bu sözler gerçek ihtiyaç sahipleriyle nasıl buluşur? Kısacası doğru olduğuna inandığımız şeyler, eğer bir propaganda malzemesi değilse, insanı inşa edebilecek bir değer taşıyorsa bu değerler toplumsal bir karşılık bulur mu acaba? Burada bizi bir toplum mühendisliğinden farklı kılacak şey nedir? Doğru, sadece bize ait bir şey değilse, gereken şey toplumsal konsensus mudur? Temel problem “güven, doğruluk ve inandırıcılık” ise bu yetkinliği kim ya da kimler taşımaktadır? Masaya yatırılmamış ya da ifade edilmemiş herhangi bir yol, meşrep ya da ideoloji kalmış mıdır? Sonuç, insanlık neyin peşinde ya da ne aramaktadır? İnsanlar tek tek fikir beyan etmeden bunu nasıl bileceğiz? Söylenen her söz, tek tek masaya yatırılıp bir tartışma yumağında boğulmak zorunda mıdır?

Bu soruların en sağlam karşılığı hiç şüphesiz, doğruyu en güzel şekilde ifade etmek ve sonucu, bütün sebep vesile ve sonuçlarıyla yaratan Allah’ın (c.c.) sonsuz merhametine bırakmaktır… 

Şeytanla Nefsle Kirlenmiş Akıl

Kirlenmiş akıl… Evet, kirlenmiş… Çünkü işgal altında… Vesveselerinden nefsin ve şeytanın maskarası olmuş… Kendini tanımadığı için vehim dünyasında boğulmuş… Üstelik içinden geçenleri kendisi sanma hastalığına tutulmuş… Eh, bir de yaşadıkları yüzünden -ağır travmalardan insanın kaçmak için sığındığı sıra dışı kaleler var- incinmiş… Diğer yandan gelişim çizgisinde sosyalleşmenin vazgeçilmez oluşu ve bu esnada karşısına çıkabilecek olumsuz tehdit unsurları ve kötü çeldiricilerin varlığı, hayatı, içinden çıkılmaz bir handikapa çeviriyor.

Oysa akıl sadece bir şeye karar vermeye yarayan bir araç değil, aynı zamanda ruhun bir fonksiyonu… Nitekim aklımızı etkileyen ana unsur ruhumuzun varlığı… Duygu ve düşüncelerimizi doğru geliştirdiğimiz ölçüde -yani aslında bu bir öze dönüş- kendi lehimize aklımızı kullanma kudretimiz de artacak hiç şüphesiz. Buna bir bakıma kendi özüyle barışmak, kendini tanımak da diyebiliriz. Kendini tanımak ise ezber ile söylenecek basit bir eylem ya da çaba değil, olmamalı da… Kendini tanımak kendi değerlerinin farkına vararak kendinle barışmak, kendi hakikatinle yüzleşmek demek… Telaşsız ve emin adımlarla, ekonomik ve toplumsal çeldiricilere takılmadan yoluna Allah’a (c.c.) sığınarak devam etmek… Tek güç, kuvvet, kudret kaynağının Allah (c.c.) olduğunu bilerek, mutlak yardımı O’ndan isteyerek ve O’ndan bilerek Allah’a (c.c.) sığınmak… Allah’a sığınmak, O’nun kendi vücudumuzda yarattığı muhteşem düzeni tefekkür ederek bunun hamdini ve şükrünü yapmak, idrakimizin cılız kaldığı her yerde tevbe kapısının açık olduğunu bilerek ancak O’nun kudretiyle nefes aldığımızı fark etmek ve sık sık tevbe etmekle başlıyor. Koca kâinata baktığımızda O’nun muhteşem icraatlarını görmek, azamet ve kudretini hissetmek, kendi küçüklüğümüze rağmen bize verilen değeri fark etmek hasta benliğimize en büyük ilaç olacaktır. Yoksa bu en önemli gerçeği bir kenara bırakarak, devşirilecek daha büyük bir hakikat yok… Her şeyi aklımızda, zihnimizde yerli yerine böylece oturttuktan ve ruhumuzun ihtiyacı olan inanç gıdasını kendimizden esirgemedikten sonra, kısa sürede hayatın kodlarının yerli yerine oturduğunu görecek, hayatın içinde kendi varlığımızın ne anlama geldiğini görmekle birebir Allah (c.c.) ile yakınlığımızı fark edeceğiz. Bu yakınlığı bir lütuf gibi yakalamak için, bir ömür boyunca mesailerini kutsallaştıran insanların varlığını düşünürsek, bunun ne büyük bir hadise olduğunu anlayabiliriz. Tüm bu çabaların, düşüncelerin ise mutlaka duygusal bir temeli olmalı… İnsan ilmek ilmek duygulu bir canlı ve bu duygu, insanın her ânını kuşatmış… Aksi halde yaşadığımızı fark edemezdik… Duyguların hayata geçtiği en önemli alan ise bizlere hayatı bahşedenle, duygu boyutunda muhkem bağlar kurmak olmalı…

Allah’a rağmen… Neredeyse ahirete kadar uzanmış bir riyamız var. Her zaman, dua almanın ötesinde bir itibar arayışımız var. Ne yazık ki, insanoğlu ahirette başına gelecekleri bile bile doğruluk dürüstlük iman gibi insanı insan yapan değerlerin peşinden gidemiyor, derdiyle dertlenemiyorsa, şu anki yaşantısıyla ahiretini kötü anlamda ipotek eylemiş oluyor… Ahirete kadar uzanan riya yanlış mı sizce? 

Mesela kibir… İslam’dan nasiplenmiş Anadolu irfanı bu tip büyüklenmeleri küçük görür. Hazzetmez… Yani, kibrin iyi bir şey olmadığı hususunda ortak bir akıl oluşmuştur. Bir bakıma “süper ego”, toplumsal vicdanı temsil eder. Süper egodan mahrum kişilik yapılanmalarının ise “güdük” kaldığı bilinir. Bu anlamda, mevcut kibirlilik hallerimizle hangi kurgu, hangi sistematik düşünceye tabi olduğumuzu biliyor muyuz? Neye göre varlık, neye göre kötülük, nasıl bir acizlik hali bu… Sorgusuz, sualsiz, muhasebesiz. Hayatın içinde öyle ilginç kibir örneklerimiz var ki, nefsi tanıma adına her biri ilginç birer ipucu… 

Hayatın içinde öyle ilginç hased örneklerimiz var ki, insana “Bu ben miyim gerçekten?” dedirtiyor. Yine hayatın içinde Allah’a (c.c.) dahi öyle pazarlanmış amellerimiz var ki, “Pes artık, bu kadar da olmaz!” dedirtiyor. Sahi biz neyiz? Yaklaşık olarak pek çok şeyi bile bile ya da hissede hissede nasıl bu hale geldik?

İnsan başkasından nasihat almayacak bir varlık dayatması içinde olabiliyor. Peki, kendimize iyiliği telkin hususunda nerede duruyoruz? Kendimizden de doğruları dinlemeyecek hale gelmemizin sebebi nedir? Başkalarının bizim burnumuzdan kıl almasına müsaademiz yok!.. Peki, kendimiz, düştüğümüz kuyudan çıkmak için nasıl bir çabanın içindeyiz? Allah’ı tanımayan bir insanlık, Son Peygamber’i saymayan bir ümmet olabilir mi? Sapkınlığın bahanesi olmaz… Geçmiş kavimlerin hakikat karşısında yüksek direnç gösteren en büyük bahaneleri “Atalarımızın dinini mi yalanlıyorsun?” düşüncesi idi. Şimdi “Atalar dini mi kaldı?” Bugün bunu nasıl açıklayacağız!.. Yoksa nefsin atasına şeytan desek daha mı doğru olur!.. 

Hissediş

Bir gün kuzenlerimden biriyle sohbet ediyorduk. Ona biraz itikat konularından, ispat ve izah düzeyinde konuşmalar yapıyordum. Aniden bana “Abi, sen, baktığın her yerde Allah’ı göremiyor musun?” dedi. Şok olmuştum… Sohbet ettiğim insan bana çok çarpıcı ve konuştuklarımın çok üstünde bir idrakle mukabele edivermişti. Aynı zamanda çok sevindim, mutlu oldum, huzur duydum. İlaç gibiydi söylediği… Gerçek ancak bu kadar kestirmeden ifade edilebilirdi. Bu düşünce, aklı başında insanlar için en muhkem ontolojik hakikattir. Kim olursa olsun, nerede olursa olsun, bu hakikatten asla taviz vermezler… 

Sohbet tadında konuya yaklaşmakta bir beis yok… Fahreddin-i Razi örneği çok çarpıcı… Fahreddin Razi öğrencileriyle yürürken, köşede duran yaşlı kadın, öğrenciye sordu! “Kim bu, bu kalabalık niye? Halife mi geldi?” Öğrenci, “Hayır” dedi. “O, Fahreddin-i Razi’dir.” Yaşlı kadın “Yeni halife mi?” diye sorunca “O, Allah’ı bin delille ispat eden büyük âlim Razi.” cevabını verdi. Kadın, “Demek ki bin defa şüphedeymiş.” diyerek yoluna devam etti. Talebeleri bunu Fahreddin-i Razi’ye bir vesileyle iletirler. Ölüm yatağında ise Fahreddin-i Razi’’nin, talebelerine, “Şahit olun! O ihtiyar kadının imanıyla ölüyorum.” dediği söylenir. Kafa karıştırmaya gerek yok… Hiç şüphesiz, Fahreddin-i Razi’nin çabaları her türlü takdirin üzerindedir. Her çabanın kendi kulvarında ilmî ve kelamî açıdan ehlince yorumları var… Binlerce delille Allah’ı (c.c.) anlatmak çok kıymetli, hem de çok… 

Günümüzde de Allah’ın (c.c.) unutulmasına atıf anlamında, Hz. Ali’nin (k.v.) “İlim bir damla idi, onu cahiller çoğalttı.” sözünü, maksadını aşmadan hatırlatmakta büyük fayda var. Allah’ı (c.c.) unutmak… Dert bu… Bizim de derdimiz, en büyük olanın asla unutulmaması gerektiğini hatırlatmak… Ve bir hissedişten yola çıkmak… İnsanlar, kendilerine sorulduğunda “Biliyorum!” diyor. Aklen biliyor ama haşa yokmuş gibi yaşıyor. Akıldaki imanı kalbe indirememek gibi bir dert var yani vicdanileştirememek… Hissediş ve duygu boyutunda büyük bir boşluk var ki, o boşluğu kendisi doldurmaktan, üzerinde düşünmekten, tefekkür etmekten aciz…

Burada, daha küçük yaşlarında havas meşrep halinin tecellileriyle büyüyen çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin kıymetli bir hatırasından bahsetmek istiyorum:

“Tıpkı eski bir fotoğraf gibi hatırlıyorum; dört yaşlarında idim… Sabah güneş doğmak üzereydi ve rahmetli Ahmet amcam elimden tutmuş beni bir yere götürüyordu… Ortalık henüz yeni aydınlanıyordu… Nerede olduğumu hatırlamıyorum. Sadece amcamın beni anneme götürdüğünü biliyorum… Havada tenimi okşarcasına esen ılık bir rüzgârı ve yerlerde ağaçlardan dökülen sararmış yaprakları görüyorum… Huzur dolu bu ortamdaki duygularım ise şöyle: Yanımda ve aklımda sadece Allah var… Evet, Allah sevgisi, Allah muhabbeti içimde o kadar yoğun ki; orada bir tek Allah var ve başka hiç bir şey yok… Amcam ise elimden tutmuş beni Allah’a götürür gibi anneme götürüyor.” 

Buradaki idrak ve duygu yoğunluğunu, halet-i ruhiyeyi hissedebiliyor muyuz? Bu önemli işte… 

İtikat, inanç ve ahlak o kadar iç içe ki aslında. “Allah’a iman et ve dosdoğru ol.” Peygamber emri ve tavsiyesi, her şeyi açıklıyor. Geriye, ta işin başında gönül gözüyle hakikate yönelmek kalıyor ki, günümüzün en büyük problemi bu olmalı… 

Yazımızı Ehl-i Beyt aşığı Niyazi-i Mısrî ile noktalayalım:

“İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,

Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş.” 

Niyazi-i Mısrî, bu sözüyle, Allah’ın (c.c.) varlığının ve kudretinin kuşatmadığı, ulaşmadığı hiçbir şey yoktur demektedir. Ama avam sadece gözüyle gördüğünü yorumlar, irfan gözlüğüyle ve gönül gözüyle bakamaz vesselam… 

Günümüzün sorunu ise hayata avam kafasıyla bakmaktır… Yoksa her insanın bir şekilde maneviyatı hissedecek ruhi kabiliyetleri vardır. Dağda bir çoban bile güzel bir yaz akşamında çayırlara yatmış gökyüzünü seyrederken “Ya Rabbi ne güzel yaratmışsın.” diyebilir ve bu onun için güçlü bir imanın göstergesidir. Allah’ı hissediyordur. Ama belki ne felsefe bilir ne de epistemoloji… Ama dağlar gibi imanı vardır.

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

spot_imgspot_img

İlgili Yazılar

spot_imgspot_img

Son Eklenenler

Çok Okunanlar