Dergimizin ilk sayısından itibaren Ümmet-i Muhammedi, Allah dostu âlimlerin önderliğinde birlikteliğe ve bu doğrultuda Asr-ı Saadet benzeri bir yaşam tarzı olan tasavvufa, davet ettik. Ve başka türlü, nefs-i emmareler ordusu haline gelmiş bu bölük pörçük Ümmet-i Muhammedi derleyip toplamanın, kesinlikle mümkün olmadığını da tekrar tekrar, çok açık delillerle anlattık, yazdık. Ve hemen şunu da belirtelim ki, bu asil ve zor cihadımızda, Allah’ın izniyle, sesimizi Türkiye’nin her iline, her köşesine hatta birçok Avrupa ülkesinde çalışan, okuyan, Müslüman kardeşlerimize de duyurduk.

Ve bir yılı aşan bu güç ve zorlu uğraşımızda, bin bir çileli mücadelemizin semeresini, esefle belirtelim ki, daha yeni yeni görmeye başladık!.. Ayrıca sadece Feyz ve çalışanlarının gayretiyle, bizleri yürekten destekleyen ve duygularımıza ortak olan okuyucular bir tarafa, bizlerin vesilesiyle hidayete erenlerin de ama sadece Feyz’in çalışmasının semeresi olarak, bize mektupla müjdeler vermeleri, zaman zaman bizi mutluluktan ağlatacak boyutta, içli, duygulu ve sevgi doluydu…

Yine ayrıca Feyz camiasına katılan güçlü ve ihlaslı yeni elemanlar ve bir de Türkiye’nin en büyük ve keskin kalemli yazarlarının Feyz Dergisi’nde kalemlerini kuşanmaları, bizi ayrıca hem güçlendirdi hem de bu kutlu yolumuzda daha mutlu ve daha umutlu amacımızı belirlememizi sağladı…

Aslında amacımız belliydi. Ve zaten bu çetin yola, korkmadan çıkmamıza da sebep oydu. Amacımız ne miydi? Her yazımızda sık sık açıkça belirttiğimiz gibi, Ümmet-i Muhammedi gücümüzün yettiği kadar, bıkmadan, yılmadan “ Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” ayeti ile işaret buyrulan  Allah dostlarıyla beraberliğe davet etmek ve bu amaca ulaşmak için müsbet her yolu denemek… İşte amacımız taa başından beri buydu. Ve hâlâ da bu. Ama gel görelim ki bu ulvi amacımıza ulaşmak için imkân gerekti, güç lazımdı… Bırakın ekonomik sorunları, daha çok duygusal desteğe ve morale ihtiyacımız vardı. Çünkü çok yalnızdık. Bu ulvi cihadımızda, tek itici gücümüz imanımız ve bu doğrultuda da cesaret ve Ümmet-i Muhammede sevgi ve şefkatimizdi. Evet, işte itici gücümüz buydu ve bu güç bize, şimdiye kadar da yetti. Belki çok yıprandık ama bundan sonra da yeterdi. Ama insan deha da olsa, uygun şartlar, iyi bir eğitim, üstün bir zekâ, yeterli maddi güç ve hele hele duygusal desteği yoksa güç işleri başarabileceğini inanmak cinnet, başarmaksa hayaldir!.. Yoksa cılız fikirli, kalbi para zikirli, cüce şahsiyetlerin güç ve üstün işleri başaramayacağı gibi ufak bir hata ile dünyada da ahirette de rezil ve rüsva olmaları kaçınılmaz olur!.. O yüzden, işte biz, amacımızı belirledik derken, sadece ve sadece duygusal olarak, artık kendimizi yalnız hissetmediğimizi anlatmaya çalıştık.

Evet, Allah bize yardım ediyor. Veliler, Allah dostları duacımızdır. Abdulkadir Geylaniler, Gazaliler, İmam-ı Rabbaniler, asil ve temiz ruhlarıyla Allah’ın izniyle inanıyoruz ki manen hep yanımızdalar. “Hadin! Gevşemeyin, devam edin, yıkılmayın, korkmayın!” diyorlar. Bizse korkarsak namerdiz, yıkılırsak da utanmaz… Ama elhamdülillah ne korkuyoruz ne yılıyoruz. Çünkü Allah daima yardımcımız ve Allah dostları ise manen dua ve himmetleri ile yanımızda ve artık bunu daha da net görüyor ve Allah’a şükrediyoruz… Ve yine, yüce amacımıza ulaşmak için, Allah’ın izniyle, evliyanın ruhaniyeti ve desteğiyle, yürekli ve ihlaslı Feyz elemanlarının bu ulvi isteği ve siz okuyucularımızın da zaman zaman eleştiri de olsa duygulu ve sevgi dolu desteğiyle; inanın biz her türlü engeli aşacağımızı biliyor ve mutlaka aşacağımıza da size söz veriyoruz. Aşacağız aşacağız ve Asr-ı Saadet biçimi bir yaşama hep birlikte ulaşacağız, inşaAllah.

Peki! Bütün bunları neden mi yazıyoruz? İyi ama neden yazdığımız gayet açık değil mi? Tasavvuf ve Allah dostlarının düşmanı münafık ve ehli fitneye ders olsun. Allah dostuna dost, tasavvufa âşık, gerçek mümine keyif olsun diye… Ama tüm bunları yazmamın bir sebebi daha var ki o da şu: Utanmak! Evet, utanıyorum… Hem de çok utanıyorum! Gerçekleri yazmada geciktiğim için, yazmamayı tevazu sandığım için; milyonlarca tasavvuf erbabı ve tasavvuf erbabı olmak isteyen Müslüman kardeşlerime neden daha önceden Feyz’de seslenmedim, neden? Feyz, on yıl önce yoktu diye, utanıyor, çok utanıyorum! Ayrıca, bakın şu kâfirin gücüne ki beş kuruşluk fikri yokken, basında, yayında her şeyde her şeyde, bizi ne kadar solladılar. Bize, dinimize, iffetimize, kişiliğimize özel televizyonlarla, boyalı basınlarıyla hem de gözlerimizin önünde neler yaptılar, yapıyorlar neler? İşte bu durumdan ve kâfiri susturan, münafığı pusturan, bir televizyon da ben kurmadığım için utanıyor, hatta zaman zaman utancımdan ağlıyorum. Bismillahirrahmanirrahim diye söze başlayıp, televizyon ekranında kutlu davamızı anlatamamaktan ve buna sebep olan, maddi güçsüzlüğümden utanıyor, aynı utanmaya, zengin Müslümanı daha önceden davet edemediğime de daha çok utanıyorum… Ne o? Utanmamak mı lazım?

Bosna-Hersek’te on binlerce Boşnak Müslüman kadın, çocuk, yaşlı genç top mermileriyle parça parça edilirken; on üç yaşındaki bir Müslüman kızımıza Sırp piçlerinin tecavüzüne, ağlamaktan başka elimden bir şey gelmemesinden utanıyorum. Utanıyorum, çünkü ben de hayâ var. Utanıyorum, çünkü hâlâ kafir bizi rahatça ezebiliyor ve hâlâ Feyz’den başka silahımız yok!.. O da güçsüz mü olsun yani! Yazmayalım mı yani? Gücümüze bakın,  kâfirin boyalı basını, vıcık vıcık TV’si yanında, onca methetmeme rağmen Feyz’in gücü ne kadar komik değil mi? İşte ben, bundan utanıyor ve tüm Müslümanları da bundan utanmaya davet ediyor ve en azından gücü yetenin bir televizyon kurmasını Allah için rica ediyorum. Evet, Allah için kurun; televizyon kurun!.. Yeni bir dergi daha çıkarın! Okumasanız da yaşam savaşı veren, İslami dergi ve gazetelere abone olun! Vallahi Billahi, maddi gücü yeten Müslümanlar, şayet bu çağrımıza kulak vermez, öylesine sırf yeşillik olsun diye okur geçerse Allah onlardan sorar… İnşaAllah sorsun da…

Her neyse, sevgi değer okurlarımız! Biz, Feyz dergisi elemanları olarak, elimizden geleni yaparak televizyonumuzu kuracağız. Size söz veriyoruz ama şimdilik ne yazık buna gücümüz yetmiyor. Hayal bu ya, tüm Müslümanlar bir araya gelse ne boyalı basın kalır ne vıcık vıcık televizyon kanalları ne de varlığı bizi utandıracak bir şey… İşte, bölük pörçüklüğün bir zararı daha…

Her neyse, bizi ve tüm Müslümanları, utanılması gerekenleri, değil birkaç sayfalık makaleye sığdırmak, ciltlerce dolusu kitaba bile sığdırmak çok zor. O yüzden, sadede gelelim diyoruz ve esas demek istediğimize geçmek istiyoruz. Evet, sevgili okurlarımız! Biz yine aynı şeyi diyeceğiz. Çünkü derdimiz hâlâ aynı şey, üstelik İmam-ı Rabbani, Abdulkadir Geylani gibi Allah dostları yaşasaydı, diyecekleri şeyi diyeceğiz… Gelin! Ne olursanız olun, yine gelin..

Allah’a (Celle Celalühu) emanet olun…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz