İnsanların bir gerçek kişilikleri, bir de insanlara gösterdikleri sahte kişilikleri yani rolleri vardır. Bunun da fert fert her insan böyle olduğunu bilir. Çünkü fiili yalancılığının bizzat kendisi farkındadır ve yine de bunu bilerek, isteyerek ve üç kuruşluk çıkarı için yapar…

Birçok insanın rolünden maksadı maddi çıkarları olabileceği gibi, herhangi bir kişilik sorununu veya zilletini örtmek için hem kendine hem topluma mükemmel görünme ihtiyacı da olabilir. İhtiyaç diyorum çünkü her insanın içinde mükemmel olma, kişilik sahibi olma isteği gibi fıtrî olan duygular vardır. Ve zaten bu tür fıtrî duygular olmalı ki insan gelişsin, insanlık ilerlesin. Ama insanların dinden, imandan, gerçek ölçülerden kopmasıyla birlikte insanın bu fıtrî isteği doğru ve müspet yoldan karşılanamayınca ne olur? İnsan ister istemez kendine sahte de olsa bir kişilik, aptalca da olsa bir dünya görüşü veya olayları değerlendirebileceği ölçüler bulmak zorunda kalır ki, kalmıştır da. Evet… İnsanların günümüzde de açıkça gördüğümüz korkunç boyutlarda fiili yalancılıkları, hatta göz kırpmalarına kadar ruhlarına işleyen artistik rolleri, insanın mecburen düştüğü veya düşürüldüğü zavallılıklardır. Çünkü yok olmaktansa rol icabı varlık tercih edilmiştir.

Daha açığı, insan çok kompleks bir yapıya sahiptir ve mükemmeldir. Allah ona “halife” ismini vermiş, melekleri secde ettirerek “Hz. İnsan” makamına çıkarmıştır. Tabii bu “tanrılık” vasfıyla değil “kulluk” vasfıyladır. Ama şu da bir gerçektir ki, Allah Teâlâ’nın isimlerinin ve sıfatlarının hatta Rabbimizin zatıyla tecelli ettiği ve kendine “aine” ettiği tek varlığın “insan” olduğu Kur’ân’la ve sahih hadislerle sabittir. Yani insan çok yücedir ve çok şereflidir. Çünkü Rabbimizin cüz’i de olsa ahlakıyla ahlaklanabilecek özelliklerle donatıldığı gibi, Allah’ın dünya sahnesinde kendi isim ve sıfatlarını, sanatını seyrettiği en âlî gölge varlıktır. Dolayısıyla bu açıdan alabildiğine vardır ve asla kendini “yok” görmeyi ve yok olmayı hazmedemeyecek bir yapıda ve özellikte yaratılmıştır. Ve o yüzdendir ki yok edilen kişiliğinin yerine tamamen sahte de olsa, mecburen “rol” kişiliğiyle ortaya çıkmıştır. Tabii bu sahte çıkış onu ne yazık ki insan gibi değil de tanrı gibi davranmaya sürüklemiştir… Ahireti kazanma, rıza-i bari elde etme yeri olan ve akıllı insan için tek şans olan dünyada insanlık, nefs-i emmare tanrılarının cirit attığı, bir acayip varlıklar olma iddiasına itilmiş, kurtuluşu da çok zor bir hale gelmiştir. Bakınız, kendini adamdan sayan veya kendini şahsiyetli gören bir insanın, kendini gizleyip başka şahsiyetlerde görünme ihtiyacı hissedeceği düşünülebilir mi? Elbette ki hayır. Çünkü o insan içiyle dışıyla bir insandır. Hatta içi dışından da daha temizdir…

Ubeydullah Ahrâr’ın (k.s.) dediği gibi “Âlim söylediğinden aşağı, evliya söylediğinden yukarıdır.” sözü ne demek istediğimizi açıklar sanırım.

Yani Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış, karakterli, İslâmî ölçülerle ölçülenmiş, sıkışıldığı zaman aranılan insan haline gelmiş, basiretli, temiz ruhlu, kendisiyle barışmış, kendini seven ama kibir duymayan, kendini sayan aynı zamanda “kul” olduğunu da bilen insanlardır. Bunların rolleri de sadece insanlara bir şeyler vermek, onları tedavi etmek ve eğitmek için seviyelerine inme çırpınışlarından başka bir şey değildir. Yani onlar vermek için rol yaparlar, almak için ise asla! Çok daha açık konuşalım, sözün özü şu: Kesin olarak bir şey var ki o da; insanlar hasta, insanlık komalık… Mesele teferruata girilmeden toptan halledilmede.

O da insanları irşada soyunan bir âlimin, ilgilendiği insanları önce iyice tanıması, bu konuda kendini yetiştirmiş olması ile mümkündür. Ancak bundan sonra muhatabının rol kişiliği ile değil, hatta kendinin bile haberi olmadığı gerçek kişiliğiyle muhatap olup, onu gerçek manada var edebilir, yetiştirebilir… Özellikle olaya tebliğ ve cihad açısından bakan bir âlim, hasta rol kişilikli artistlerle dolu cemaatına bir yenisini veya yenilerini eklemesinin kesinlikle cihad olmadığını anlamalı ve adam çoğaltmak değil, tebliğini adam yetiştirmek amaçlı yapmayı öğrenmelidir. Hiç şüphesiz adam yetiştirmek kolay değildir ve bu mesele kesinlikle kendini ve insanları tanımada uzman, manevi terbiyeye ehil, insan-ı kâmil olabilmiş âlimlerin işidir. Ve bu, şu demektir: Ya âlimler, insanlara önder ve rehber olmadan önce kendi nefslerini terbiye ederek kendileri insan-ı kâmil olmayı hak etsinler ya da kendileri terbiyeye muhtaç iken “cahil cesur olur” misali, bu büyük vebali üstelenerek, insanların aklına, ruhuna, kalbine hükmetmeye kalksınlar ve zavallı insanlarımızı hiç acımadan kandırsınlar. Ya da Allah’tan korkarak gerçekten bu işlerin ehli gerçek âlimlere insanımızı hiç oyalamadan sevk etsinler. Ne diyelim, Allah (Celle Celalühu) yardımcımız olsun. 

Biliyorum bu gerçekler birçoklarının hoşuna gitmeyecek ama en azından akıllarında bulunsun…

Allah’a emanet olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz