Beşeriyet tarihini adilce ve sağduyuyla tetkik edenler, insanların mutlaka bir yaratıcıya inandığını ve batıl da olsa en ilkel kabilelerin bile dinleri olduğunu göreceklerdir. Çünkü insanın yapısında bazı inkârı gayrı kabil fıtri değerler vardır. Bu değerler; fıtratı bozulmamış, ölçüsü dumura uğramamış insanlarda İslam’ı din olarak seçmeye yetecek kadar muhkem ruhi itici güçlerdir. Ama fıtri değerleri bozulmuş, kalbi marazlarla dolmuş hasta insanlarsa, kendini inkâr edercesine bir gafletle tüm mukaddes gerçekleri inkâr etse de düşünen ve araştıran, bilmek, bulmak için her çabayı sarf eden yapısının kendine uygun bir dünya görüşü ihtiyacı içinde kıvranmasına asla mani olamaz… Yani fıtratı ne kadar bozulursa bozulsun, inanıp ölçü kabul edeceği bir dünya görüşüne ihtiyaç hissetmemesi asla mümkün değildir…

Ayrıca, insanlık tarihinde şöyle ya da böyle sapık ya da doğru bir dünya görüşü olmayan ve bu manada inançsız insan, bir tane bile görülmemiştir!.. Hatta kâfirin küfrü bile onun inancı olmuş ve bu inancı için de savaşmış, ölmüş, öldürmüştür!.. O halde demek ki insanın kendine göre düzenli bir şekilde yaşaması için mutlaka bir dünya görüşü veya bazı soytarıların ifade ettiği gibi “yaşam felsefesine” inanmış olması gerekiyor. Evet, bu böyledir! Ve hiç kimse de zıddını söyleyemez. Çünkü zıddı yoktur!  Ayrıca, yukarıda anlatmaya çalıştığımız fikrimizin tartışmasız doğruluğuna koskoca ehl-i küfrün ve münafığın felsefi hezeyan dolu felsefe tarihi ve kaynağı Kur’ân olan İslam mütefekkirlerinin yüce tefekkür tarihi, adeta canlı şahittir… 

İnanılması zaruri olan bu gerçeklerden sonra şunu demeden de geçemeyeceğim: Hem İslam hem de ehl-i küfrün fikir ve felsefe tarihini samimice ve tarafsızca inceleyenler; İslam’ın tefekkür tarihinin muhteşemliğini, zevkle ve içleri açıla açıla, ruhları vecd ve feyz içinde, açıkça görürler. Çünkü araştırdıkları mütefekkirler; akl-ı selim, fıtratı temiz, fikirleri ise kaynağı Allah’ın kelâmı Kur’ân’ın ilham sızıntılarıdır… Ama kalbi kara, kâfir, art niyetli fanatik araştırmacı ise mecburi bir zorunlulukla bu fikri zenginliğin muhteşemliği karşısında mantıki ve zaruri bir kabullenişle, tuş olmuş bir güreşçinin veya rakibinden abondone bir yumrukla nakavt olmuş, çenesi kırık bir boksörün yenikliğini hoşuna gitmese de mecburen kabullenişi gibi bir kabullenişle kabullenmek zorunda kalır. Eee… Fıtratı bozuk, kalbi hasta ya, kâfir ya; sonra döner hiç utanmadan  kargaları bile güldüren bir sürü iğrenç yorumlar getirir! Çok açıkça gördüğü gerçekleri saptırmakla kalmayıp sanki hiç yokmuş gibi de üstünü örtmeye çalışır, yalanlar söyler, adileşir, gülünçleşir… Ve böyle mütemadiyen, durmadan geveler durur işte…

Ama bir de ehl-i küfrün felsefe tarihini incelemeye görsün; felsefe hezeyanlarının karanlık dünyasında gübreye koşan pislik böceğinin sonsuz zevkiyle ilerlerken zevkten adeta fikri orgazma gider! Çünkü orda, bozuk fıtratının bozulmasına sebep olan, şimdiki savunduğu ve dünya görüşü olarak kabullendiği, uyduruk itikadının fikir dedeleri ve nerdeyse birbirinin aynı benzerlikte olan, eski felsefe saçmalarını görür. 

Ama hiç şüphesiz eskiden olduğu gibi zamanımızda da, birçok samimi Müslüman araştırmacımız yok değil. Onların da, ehl-i küfrün, kaynağı işkembe-i kübra olan, felsefe tarihini incelerken duydukları sıkıntı ve ruhi kararmayı tahmin etmek; avam için bile hiç de güç değildir… Ama bütün bunlara rağmen, ister filozof kâfir ve münafık isterse mütefekkir Müslüman olsun, tüm insanların inkâr etmediği ve kimsenin de inkâr etmeye gücü yetmeyeceği daha birçok fıtri değerler vardır. Ve bu fıtri değerlerin içinde hiç şüphesiz en önemlisi insanın yapısında olan inanma ihtiyacıdır. İnsanların ta içinden gelen zaruri inanma duygusuna dayanarak rahatça ve açıkça şöyle diyebiliriz: İnsan niye yaşadığını, neden dünyada var olduğunu, nereye gideceğini, bastırılmaz bir istekle bilmek veya en azından bu ve buna benzer, ruhtan gelen, susturulması imkânsız ve çeşitli eğlence, fuhuş ve her türlü sefahatla aldırmamaya çalışarak, dinlememesi imkânsız bu fıtri soruları,  sonsuz bir merak içinde bilmeye çalışmak zorunluluğunu, kesinlikle ta içinde hisseder… Bu da, insanlar var olalı en avamından en aydın ve havasına kadar, akl-ı selim hiç kimsenin reddetmediği ve reddedemeyeceği gün gibi açık bir gerçektir…

Söz buraya gelmişken şunu da belirtmek yerinde olur: İnsan, neyin ne olduğunu merak eden birçok değerlerle kodlanmış ve ancak kodlandığı gibi yaşarsa kendi olabilecek bir varlık olmakla birlikte, kodlandığının zıttı gibi yaşayamayacağı bir biçimde kodlanmıştır veya kodlandığının zıttı gibi yaşarsa insan gibi yaşayamayacağı bir biçimde kodlanmıştır…

Ve ayrıca hayatını, bizzat kendisinin çekilmez hale getirmemeye gücü yetmeyecek kadar, fikri ve fiili kaos içinde kalmasına da mani olamaz. Yine tartışılmaz bir gerçektir ki insan, hayatının hiçbir boyutunda kaostan hoşlanmayan, düzeni ve belirliliği seven bir yapıdadır, zaten zıttına da o yüzden “bunalım” ismini verir… Ondan sonra da “ver elini ruh düşmanı şu psikolog” veya şifa dağıtıcı diye bilinen “sahtekâr cinci hocalar” veya çaresizlik, çaresizlik ve tımarhane…

Ama, ilacının ne psikologda ne cinci hocada ne de çeşitli eğlence ve oyunlarda olmadığını anlayanlar ise; zaruri olarak Allah dostu âlimlerin, kendinin ve kendi gibilerin, hatta insanlığın tabibi ve ilacı olduğunu anlamış olacaklardır… Tabii, çok geç olmadan!..

Allah’a (Celle Celalühu) emanet olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz