İslam kültürü, Hz. Peygamberle (s.a.s.) ilgili “her şeyi”, daima baş tacı etmiştir. Dini hayatı oluşturmada, hayatın her alanı, fıkıhtaki “Sünnet” kavramıyla anlatılmıştır. Allah-kul münasebeti Peygamberi sevmenin ve onu taklit etmenin öneminden bahisle düzenlenmiştir. Peygamber Efendimizi seven ve taklit eden Müslümanların kalplerinde iman fırtınaları estirecek türden müjde ve ihtarlar, inananlara bildirilmiştir. Müslümanlar Peygamber Efendimize sadakat, muhabbet ve sevgilerinden dolayı O’nun sünnetini muhafaza etmeli, O’nun emaneti olan temiz nesline büyük bir hassasiyet içinde derin muhabbet, hürmet ve sevgiyle sahip çıkmalıdırlar.

Ama ne yazık ki, Ehl-i Beyt hususunda, dini ve sosyal hayat içinde, geçmişte bazı yanlışlıklar yapılmış, eksik bilgiler, yanlış temellerin atılmasına yol açmıştır. Nitekim bazı çevreler, Hucurât Suresi’nde geçen, “Biliniz ki Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır.” ayetini delilmiş gibi sunarak, Ehl-i Beyt’in faziletlerini ve üstünlüğünü görmezden gelmişlerdir.

İnsan hayatının ahirete bakan yüzünde, bu dünyadaki bütün güzellikler fanidir. Hz. Peygamber “Sizin en takva olanınız benim” buyurarak, kendisini takip eden inananların da bu yolda yürümesi gerektiğini bildirmiştir. Hiç şüphesiz insanların en üstünü takvaca en üstün olanıdır, ama bu dünyada, takvayı belirleyen bir merci ve makam yoktur. Bunu sadece Rabbu’l-âlemîn bilir. Bundan dolayıdır ki takva dışarıdan bakıldığında bir anda fark edilebilecek bir özellik değildir. Dolayısıyla sadece “üstünlüğün takvada olduğunu” söyleyerek, çevremizdeki insanlar hakkında onları çok vasfedici ve belirleyici şeyler söylemek hiç de kolay değildir.

Bu konuya Kur’ân-ı Kerîm’den şöyle bir misal getirebiliriz. Allah Teâlâ; “Erkekler, kadınlar üzerine idareci ve hakimdirler.” (Nisâ,4/34) buyuruyor. Hiç şüphesiz insanların makamını ve takvasını sadece Allahü Zülcelâl bilir. Ne var ki Allah Teâlâ, dünyada işler yürüsün diye; erkeği, kadına hakim ve idareci olarak yaratmıştır. Çünkü erkeklerin; namusunu, ailesini ve vatanı koruma, ayrıca geçimini temin etme gibi önemli ve zorlu sorumlulukları vardır. Bu özeliklerinden dolayı erkekler daha güçlü içgüdüsel duygulara sahiptir. Erkek ve kadınların sosyal ve dini hayat içinde eşit haklara sahip oluşu, erkeklerin kadınlar üzerine hakim ve idareci oluşu gerçeğini değiştirmez. Aynı mantık ve kıstas içinde, Ehl-i Beyt’in diğer insanlara olan üstünlüğü de erkeklerin kadınlara olan üstünlüğü hususunda anlatılan kıyas gibidir. Bu itibarla Ehl-i Beyt’in de diğer insanlara göre daha yetenekli, daha istidatlı ve daha kıymetli olması, “üstünlük takvadadır” düsturunu zedelemez. Evet, hem üstünlük takvadadır hem de Ehl-i Beyt’in herkesçe bilinen fevkalade özellikleri vardır.

Nitekim Ehl-i Beyt’in üstünlüğü izafî bir değer taşımaktadır. Bu, insanların Allah yolunda eşit şartlarda ilerlemelerine mani değildir. Dolayısıyla İslam, inananları gayretli olmaya ve yarışmaya teşvik etmiştir. İnsanlar bu vesileyle kullukta yarışır ve Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmaya çalışırlar. Sonuç olarak, Ehl-i Beyt’in diğer insanlara olan bu farklılığı, ayette belirtilen erkeklerin kadınlar üzerindeki “hakim ve idareci” olmasındaki nispet gibidir. Bu farklılık ise dünyada işlerin yürümesi içindir. Nasıl ki Allah Teâlâ, işler yolunda yürüsün diye ayette, “Erkekler, kadınlar üzerinde idareci ve hakimdirler.” buyuruyor ve aynı zamanda Allah yolunda, erkek ve kadını bir tutarak, üstünlüğün takvada olduğu manevi bir yarışa sokuyorsa, “Ehl-i Beyt’in üstünlüğü” de Müslümanların uyum ve bütünlük halinde yaşamasını pekiştirmekte, üstelik bu yarışa gölge düşürmemektedir. Bu yarışta daha samimi, daha ihlaslı, daha gayretli olan ve bunu Allah sevgisiyle yapanlar; diğerlerine kıyasla üstün hale gelirler ki bu da, üstünlüğün takvada oluşunun tecellisidir aynı zamanda.

Allahü Zülcelâl, Hucurât Suresi’nde: “Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” buyurmaktadır. Hz. Adem ve Havva’dan çoğalan insanlar, yeryüzünde çeşitli renk ve dilde küçüklü büyüklü topluluklar oluşturmuşlardır. Küçükten büyüğe, kabileden milletlere varıncaya kadar farklılık gösteren bu oluşumun temel sebebinin kitlelerin birbirini tanıyıp, anlaşması ve kaynaşması olduğu anlaşılmaktadır. Irklar, kavimler Allah yolunda birbirlerini incitmeden yarışabilirler. Bunda bir sakınca yoktur. Hatta Allah yolunda yarışmak güzeldir.

Hucurât suresinde Allah Teâlâ, ırkları ve kavimleri birbirleriyle münasebet kursunlar diye yarattığını bildirmektedir. Değişik ırk ve kavimlere mensub Müslümanlar aynı bedenin parçalarına benzer. Her azanın görevi farklıdır ve vücudun sağlıklı oluşunda hepsine ayrı ayrı görevler düşmektedir. Vücudumuzun herhangi bir bölgesi rahatsızlansa veya bazı bölgelerinde sorunlar çıkmaya başlasa, işte o zaman bütün beden etkilenir ve diğer azaları da sıhhatli çalışamaz. O nedenle, organların birbiriyle uyum halinde çalışması, vücut sağlığının bir bütün halinde korunmasını sağlar. Bu anlamda, mesela, ayağın göze “Ben olmasam sen neye yararsın?” şeklinde üstünlük taslaması, her ne kadar anlamlı görünse ve doğru olsa da ayak, gözün varlığını yok sayamaz. Aynı şekilde bir insanın ayağı rahatsızlansa elleriyle de rahat çalışamaz. Gözleri görmeyen bir kişinin hızlı bir koşucu olması beklenemez. Dolayısıyla hiçbir organ, vücudun sağlıklı işleyişinde diğerinin önemini eksiltmez ve asla biri, diğerini yok sayamaz.

Verdiğimiz bu misalde olduğu gibi Müslüman kavimlerin ve bazı şahsiyetlerin de farklı farklı yetenekleri ve görevleri olduğu görülmektedir. Aynen insan vücudunun organları gibi Müslümanlar da bir denge ve uyum içinde yaşamalı çalışmalıdırlar.

Bu manada, milletleri, bir bedenin organlarına benzetirsek, mesela Türkler el, Araplar göz olsa, Mısır’ın kulak, Pakistan’ın ağız olması birini diğerinden üstün kılmaz. Burada önemli olan, milletlerin uyum içinde yaşamaları ve sağlıklı olmaları için birbirlerinin özelliklerini iyi tanımaları ve takdir etmeleridir. Ne var ki bu ırk ve kavimlerin birbirlerine karşı yürüttükleri üstünlük savaşı, hepsinin söylediği kendi içinde doğru olsa bile, o doğru içinde gizli bir yanlışlığı da beraberinde taşımaktadır. Ki sırf o yüzden ırkçılık büyük günahlardan sayılmıştır. Yani ırkçılık elin gözle, gözün kulakla, kulağın ayakla tartışması ve kavgası gibidir. Bu uç nokta saçmalık ise elbette insanlık vücudunun helakı demektir.

Milletler düzeyinde bir değerlendirme yapmak gerekirse, aynı şekilde, “Üstünlük takvadadır.” düsturu, mesela Türklerin diğer ırklara kıyasla kahramanlıklarını yok saymak anlamında bir değerlendirmeye yol açmayacağı gibi, İngilizlerin ya da Fransızların daha kahraman olmalarına mani de değildir. Ayrıca ne İngiliz’in Alman’a, ne Alman’ın Türk’e, ne de Türk’ün Arab’a bir üstünlüğü olmadığı da bir gerçektir. Ama ne var ki, Türklerin İslam’a bin yıl hizmet etmeleri ve bu yoldaki kahramanlığı ile ilgili hakikat de ortadadır. Sonuç itibariyle, mantık bakımından benzeri bir kıyasla, Ehl-i Beyt’in özellik bakımından yetenekli, istidatlı ve İslam’a her bakımdan meyyal oluşu sadece büyük bir meziyet olmayıp, bu konu tarihte de herkesçe bilinen bir gerçek ve başlı başına bir hakikattir. Bu hakikati görmezden gelmek, tarihi gerçeklerle ve insafla bağdaşmaz.

Yaşanması gereken bir ölçü olarak, “Üstünlük takvadadır.” ölçüsü, hiçbir zaman Ehl-i Beyt’in meziyetlerini yok saymaya ve Ehl-i Beyt sevgisini hafife almaya yönelik bir düşünceye kaynaklık edemez.

Peygamber Efendimizin (s.a.s.) o temiz ve pak nesli, asırlar boyu insanlara hizmet etmiş kıymetli insanlardır. Onların ahlaki meziyetleri insanları cezbetmiş ve her asırda bir meşale gibi tanınmışlar ve insanların da kalplerindeki Allah sevgisini ateşlemişlerdir. Nitekim Ehl-i Beyt’in en bariz özelliklerinden birisi liderlik vasfıdır. Bu özellikleri sayesinde Ehl-i Beyt, hangi işe el attıysa, o konuda başarılı olmuş ve o işinde de otorite olmasını bilmiştir…

Bilindiği üzere irfan ehli, Ehl-i Beyt’ten olan, Muhammed Bahâeddîn, Abdülkadir Geylânî, Ahmed er-Rifâî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî, Emîr Sultan, Aziz Mahmûd Hüdâyi, Hatip Seyyid Ahmet gibi nice din büyüğü veliler, insanlığın yararına olacak işlerde bir ücret istemeden çalışmışlardır. Görülmektedir ki Ehl-i Beyt’in tarih boyu İslam’a, ilme ve insanlığa hizmetleri onların üstünlük ve becerilerinin en güzel delili olmaktadır. Aslında fıtraten her orta zekâlı bir insan bile, doğal bir tepki olarak, tarihe mâl olmuş büyük şahsiyetleri büyük bilir, sever veya en azından takdir eder, bu son derece açık. İnançlı inançsız her toplum insanının normal psikolojik tepkisidir. Bu bağlamda yabancıların, inanmadıkları halde, Hz. Peygambere verdikleri değer ise, elbette son derece normal ve doğaldır. Aslında yabancılar ve tüm inançsızlar gözünde Kur’ân Hz. Muhammed (s.a.s.) demektir. Müslüman olmayanların Kur’ân’a nasıl baktığını anlamamız gerekiyor. Kur’ân’ın modern bilim, biyoloji, astronomi ve matematikten bahsetmesi Batılı bilim adamlarını hayran bırakmaktadır. Bu nedenle yabancılar; Kur’ân’a “Yazılmış en yüksek değerdir.” diyorlar. Batılı, Kur’ân’ın mükemmelliğini kabul ediyor ve bilindiği gibi birçok bilim adamı da iman ediyor. İman etmeyenler ise Kur’ân’dan kaçıp, zihinlerini başka şeylerle meşgul ediyorlar. 19. asrın filozoflarından Bismarck, eserinde Kur’ân’ı anlatırken: “Kur’ân’ı her cihetle tetkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli, beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.” demekte ve Hz. Peygamber’den “Ya Muhammed! Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet Senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bir daha göremeyecektir. Binaenaleyh, Senin huzurunda kemali hürmetle eğilirim.” şeklinde, derin bir saygı ve idrakle bahsetmektedir. Lamartine: “İnsanların büyüklüğü ne ile ölçülürse ölçülsün, Hz. Muhammed’den daha büyük bir insan gelmeyecektir.” demektedir. Goethe: “Biz Avrupa milletleri, bütün medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse O’nu geçemeyecektir.” derken, Bernard Shaw: “…Ben bu şayanı hayret insanı inceledim. Benim görüşüme göre, O’nu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımak lazımdır. Daha şimdiden, benim milletime ve diğer Avrupa milletlerine mensup birçokları, Hz. Muhammed’in dinine girmiş bulunuyorlar.” itirafında bulunmaktadır.

Allah (c.c.), bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir kitap olan Kur’ân’ı Kerîm’i indirdi. Tüm insanlığı bu kitaba uyarak kurtuluşa ermeye davet etti. İndirildiği günden kıyamete dek, insanlığın yegâne yol göstericisi de bu son ilahî kitap olacaktır. Kur’ân, aynı zamanda edebi dilinin mükemmelliği, benzersiz üslup özellikleri ve içerdiği üstün hikmetle, bilim adamlarını hayrete düşürmüştür. Bunların yanı sıra, Kur’ân’ın Allah katından indirildiğini ispatlayan pek çok mucizevî özelliği de vardır. Bu özelliklerinden bazıları ancak 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önce Kur’ân’da bildirilmiş olmasıdır. Bu da Kur’ân’ın müstesna bir yeri olduğunun bu yüzyıla yansımasından başka bir şey değildir.

İnsaf ehli yabancılar iman etmedikleri halde Kur’ân-ı Kerîm’i müstesna bir kitap, Peygamberimizi de müstesna bir insan olarak görmektedir. Çünkü Mekkeli müşrikler; tebliğ ettiği dini kabul etmedikleri halde Âlemlerin Efendisine, “Emin” diyorlardı. İnsanlığın karanlıklarla dolu olduğu bir zamanda güneş gibi parladı. Sadece insanlığa kazandırdığı değerler bile, O’nu benzersiz kılmış, dünya her asırda O’nun tesirinde kalmıştır.

Burada, hakikatler açısından üzerinde durulması gereken en önemli unsur şudur ki: Esasen Resulü Ekrem (s.a.s.) iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi: “Tarihi bir şahsiyet” olarak, Peygamber Efendimize Müslüman olmayan yabancıların gözüyle bakmaktır ki, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hiç şüphesiz ki, tarih boyunca tarafsız bütün kaynaklarca değer verilmekte ve saygı duyulmaktadır. Ayrıca O’nun tüm insanlık âlemine üstün yararlılıklarını kabul etmekte, Peygamber Efendimize saygı duyduklarını ve değer verdiklerini söylemektedirler. Çünkü İnsanlar, fıtratları gereği tarihe mâl olmuş şahsiyetlere saygı duyarlar. Aslında tarihe mâl olmuş her bilim adamı, mucit ve mütefekkir için de bu böyledir. Müslümanlar da Müslüman olmayanlar da, tarihe mâl olmuş şahsiyetlere her zaman saygı duyarlar ve değer verirler. Mesela Sheakspir, Leanardo Da Vinci, Bismark, Goethe, Mimar Sinan, Muhyiddîn Arabî, Mevlana gibi tarihe mal mâl olmuş şahsiyetler insanlık tarihinde hep ilgi odağı olmuşlardır. Bu durum, tarihe mâl olmuş şahsiyetlerin akraba ve yakınlarına atfedilen değer açısından da böyledir. Yani tarihi şahsiyetlere duyulan saygı, her zaman onların yakınlarına da taşınan bir değer halini almıştır. Bu da kaçınılmaz bir hakikattir. Bu nedenle yabancıların gözüyle de Peygamber Efendimiz ve O’nun Ehl-i Beyt’i ve akrabaları, başlı başına bir değer ifadesidir. Ehl-i Beyt; bu anlamda da evrensel bir değer taşımaktadır ve sonuç olarak Müslüman olmayanlar da tarihi bir şahsiyet olarak hassaten Peygamberimize ve Ehl-i Beyt’ine saygı duyarlar ve değer verirler…

İkincisi de Peygamber Efendimize Müslümanların gözüyle bakmak ki, bu da Hz. Muhammed’in Müslümanların Peygamberi olarak değerlendirilmesidir. Müslümanlarca Hz. Peygambere verilen değer, Allah Teâlâ’nın yeryüzüne Peygamber olarak gönderdiği ve “Habibim!” dediği, “Kâinatın Efendisi” olarak övdüğü bir insana verdiği değerdir.

Hz. Peygamberin şahsı nedeniyle Ehl-i Beyt’e sevgi duymak, onlara duyulan bu sevgi doğrudan imanla ilgili bir konudur ve üstelik Müslüman olmayanların dahi saygı duyduğu bir “Ehl-i Beyt” kavramı, Müslümanlar için başlı başına bir sevgi konusu, başlı başına bir saygı unsurudur. Ehl-i Beyt, Müslümanlar açısından hiç şüphesiz, çok üstün bir değer ifade etmektedir. Bu nedenle Ehl-i Beyt’i, bir Müslüman, her şeyden önce imanı gereği sever. Kâinatın Efendisi O Peygamber ki: “Kim Allah’ı severse Kur’ân’ı sever, kim Kur’ân’ı severse beni sever, kim beni severse ashabımı ve akrabalarımı sever.” ve “Hiçbir kul; ben kendisine nefsinden, ıtretim kendi ıtretinden, ehlim kendi ehlinden, zâtım da kendi zâtından daha sevgili olmadıkça (kâmil) iman etmiş olmaz.” “Nimetlerinden rızıklandırdığı için Allah’ı seviniz. Allah’ı sevmenizden dolayı beni seviniz. Benim sevgimden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz.” buyurmaktadır. Resulü Ekrem’in müjde ve ihtarları bu kadar açıkken, bir Müslüman için Ehl-i Beyt’i sevmemek tabii ki mümkün değildir!..

Evet, onların dünyayı tercih etmeleri ve fıtrî bir duygu olan sevgi kaynağının üzerini örtmelerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ciddi bir kalp marazıdır. Bunun başka bir izahı da yoktur. Nitekim bugün insanlar birbirini yeterince sevmemektedirler. Bu durum, bütün insani ilişkilerimize de menfi bir şekilde yansımaktadır. Hatta birçok olayda, ne yazıktır ki aile içi istenmeyen dramlar yaşanmaktadır. Bu da gösteriyor ki kardeş kardeşe bile hased içinde yaşamaktadır. Kaldı ki Ehl-i Beyt’e muhabbet!.. Hased ise, kalplerin büyük hastalıklarındandır ve ancak ilim ve amelle tedavi edilir. 

Ehl-i Beyt sevgisi, Resûlullah’ı sevmenin kaçınılmaz ve tabii bir tezahürüdür. Peygamber Efendimiz bu sevginin ta küçük yaşlarda verilmesi gereğini belirtmiş ve çocuklarımızın eğitimi için bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Çocuklarınızı üç haslet üzere eğitiniz: Nebinizin sevgisi, O’nun Ehl-i Beyt’inin sevgisi, Kur’ân ve hadis okumak…”

Allah’ın rızasını kazanmak için Peygamberimizi sevmek gerekir. Peygamberimizi sevmek de Sünnetine uymayı, Onun sevdiğini sevmeyi ve emanetine sahip çıkmayı gerektirir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz