Bir cemaate imam veya bir gruba emir seçilmesi gerektiği zaman, o grup veya kişilerin içinde maddi ve manevi tüm özellikleriyle en üstün meziyetleri olan hangi kişiyse, o zatın imam ya da emir seçilmesi aklen veya şer’an daha uygun olur… Hükmünü ya da tavsiyesini eminim çoğumuz biliriz…

Mesela iki aday var ve ikisi de kişilik değerleri açısından birbiriyle aynı ayarda ve aynı özelliklere sahip insanlar olsunlar. Yani ikisi de aynı derecede âlim, aynı derecede hafız, aynı derecede yakışıklı ve güzel giyimli olsunlar… “Bu durumda, ne olur ve kim, imam olmaya layık görülür?” denirse çok basit, o iki zata bakılır; ilim, yakîn, cömertlik ve bunun gibi insanın kişiliğini tamamlayan cüzlerden herhangi birinde, rakibinden daha üstün olduğu belli olan bir değer bulunduğu zaman, o kişi imam veya emir olmaya layık görülür… İsterse, o zatın üstün olduğu değer, en basit bir değer olsun, fark etmez. O, artık emirdir…

Demek ki, insana ait tüm maddi, manevi ana ve tali değerlerin cem’i, onun kişiliğini oluştururlar ve ayrıca da bu kişinin kimliği de gerçek Müslüman olmasıdır…

Öyleyse yukardaki misalle de anlatmaya çalıştığımız gibi, insanın kişiliğinin oluşmasında pek çok insana yakışır değerin uygun ve dozajınca bir araya gelmesi şarttır. Yani şahsiyetin oluşumu için tek başına hiçbir insani değer, kesinlikle yeterli değildir. O halde şahsiyetin oluşumu, ne yalnız ilimle ne yalnız amel ve ahlakla ne de yalnız imanla olur. Kaldı ki insan kişiliğinin olması gereken seviyede olması için, pek o kadar da önemli olmayan ve kimliğin oluşumunda tali değerler konumunda olan; güzellik, yakışıklılık, zenginlik, güç, kuvvet ve mesleki kariyer gibi basit şeyler; yalnız başına insanın şahsiyetini ve kişiliğini hiç mi hiç temsil edemeyeceği gibi; bu basit değerlerle kendi varlığını topluma kişiliği gibi lanse edenler ise, farkında bile olmadan kendilerini toplum gözünde küçük düşürmüş olurlar. Çünkü insan, tek başına hiçbir değerin kendini temsil edemeyeceği kadar yüce ve âlî bir varlıktır. Öyle ki o değer iman da olsa ahlak da olsa, değişmez… Bu, böyledir. O halde, kişiliği olması gerektiği gibi olan kişi; yani Hz. İnsana yakışır biçimde maddi ve manevi yapısını şekillendiren insan, eşittir: Allah Dostlarıdır, Velilerdir. Yalnız, ne var ki, Evliya ve Allah Dostu olmadığı halde İslami ölçülerle ideal bir kişiliği amaçlayan ve bu doğrultuda yaşayan insanların da kişiliksiz olduğu söylenemez… Her ne kadar mükemmel insan olmasalar da, yaratılışları ve istidatları doğrultusunda yaşadıkları için kendilerince şahsiyet sahibi ve şereflidirler…

Çünkü ne Evliya olmak farzdır ne de insanın kendi kabiliyetlerini zorlayacak biçimde yaşaması, kişilikli insan olma yolunda normaldir… Daha açığı: Her insan, kendine Cenab-ı Hakk tarafından verilmiş maddi ve manevi istidadı doğrultusunda yücelebilir ve Allah katında mesuliyeti de elbette ki ona göredir…

O halde, kesinlikle bilinmelidir ki, üstün insan; hakiki kul olma yolu olan tasavvuf kapısında, yani Allah Dostu fakültelerinde yetişebilir. Ve yine doğal olarak da, bu manevi fakültelere, elbette ki, bazı özel nitelikleri olan kabiliyetli insanların kabul edilmeleri lazımdır. Yalnız, ne var ki, zaman; çok çok eşed ve zor zamandır. Yine, kesinlikle tüm ehl-i ilmin ittifakıyla da, zaman; iman kurtarma zamanıdır. O halde, şimdi, Ümmet-i Muhammed doğal olarak iman derdine düşmüş ve tasavvufa da hiç şüphesiz ideal insan olmak için değil de; imanlı Müslüman kalmak ve yine öylece de tertemiz ölmek için girilir olmuştur… Evet, insanın kişiliği birçok ana ve tali değerlerin cem’inden oluşur demiştik. Ama, insanların akılda fikirde ve diğer tüm ruhi istidatlar açısından eşit olmadığı da bir gerçekse; o halde, herkesin potansiyelince yetişeceği ve şahsiyet oluşturabileceği de açık. Bu durumda, “Kişiliksiz insan kimdir? Ve nasıl çok özel maddi ve manevi cihazatlarla donatılmış olarak yaratıldığı halde, günümüzdeki gibi insanların çoğu neden bu denli kimlik ve kişilik kaybına uğramıştır?” derseniz; derim ki: Gayet açık! Şöyle ki: İster istemez etrafımızda doğal olarak birçok insana benzeyen yaratık görürüz. Bunların kimi doktordur, kimi mühendis, kimi memur, kimi amirdir… Ya da bakkal, terzi veya işçi… Ama, biraz dikkatlice etrafa bakılırsa bu insana benzeyen yaratıkların sadece bir şey olduklarını görürsünüz. Yani, kişiliği de, kimliği de, şahsiyeti de; sadece doktor, sadece bakkal, sadece terzi olan bir acayip varlık olmuşlardır… Daha açığı: Ne bizzat kendilerinin kendilerine göstereceği ve gurur duyacakları bir kişilikleri vardır ne de çevrelerine ve topluma…

Mesela, kafasında ve kalbinde doğru dürüst ilmi irfanı ve güzel ahlakı olmayan ya da sanattan, şefkatten İslami manada estetikten veya hoşgörüden, tevazudan, cömertlik, şecaat, isar ve daha birçok insani değerlerden çok çok az nasiplenmiş zevatların; elbette ki etiketlerini, mesleklerini ya da erkeklik ve dişiliklerini; kimlikleri ve kişilikleri gibi görüp göstermeleri bu tipler için normaldir ve gayet doğaldır… Yani, açıkça bu şu demektir: Dünyada yaşayan bu insana benzeyen varlıklar; ya kadındır, yani hanımefendi ya da sadece dişi… Veya ya erkektir, hem de maço olanından ya da nefsini ezmiş er… Veya sadece doktor, sadece hamal ve bakkal…

Bir de, yaratılış amacına uygun olarak olması gerektiği gibi şahsiyetli ve kişilikli insan olmayı başarmış; yani insana benzeyen varlıklar değil de, bizatihi halis insanlar vardır. Ve bunlar, hem doktordurlar hem ilim ve irfanları vardır… Hem bakkaldırlar ama güzel ahlakları, İslam’a uygun edepleri, espri anlayışları ve vakarları vardır… Ve yine, hem kadındırlar ama anadır, âlimdir, mücahidedir ve olabildiğince yiğittirler…

Sözün özü, insanın kimliği ve kişiliği, insana ait olan tüm bu değerlerin cem’inden oluşur. Yoksa, yalnız başına en  âlî ve yüce bir değer bile kişiyi insan değil, sadece yarım yamalak sahiplendiği o şey yapar… Oysa insan, öyle yücedir ve öyle muhteşemdir ki, asla ve asla sadece bir şey olarak kalmaması gerektiği gibi, yalnız bir şey olarak kaldığı zaman ise, yine asla mutlu ve huzurlu olamayacaktır. Sözü nereye getirmek istiyoruz, gayet açık anlatalım: Bakınız, gerçekte ahiret âlemi ve soyut evrenler için yaratılmış olan ruhumuzun, kendi asıl ve soyut âlemine tamamen zıt olan bu somut ve madde dünyasına gönderilmesinden maksat, hiç şüphesiz ki imtihan olmasıdır… Ve imtihan gereği, zaruri ve zoraki giydirildiği bu beden elbisesi ve yine, bu dünyanın maddi yaşamı ister istemez insan ruhunu bu madde âlemini ve bedenini beğenmeme ve öteleri özleme arzusuna ve bu bağlamda da aşağılık duygusuna itmiştir. Dolayısıyla doğal olarak da bu aşağılık duygusu; onu, üstün insan, şahsiyetli insan olma gayretine itmiş ve yaşadığı müddetçe de yaratılışı icabı, gerçek kimliğini arar duruma mecbur olmuştur.

Çünkü insan ruhu yaratılışı icabı müthiş bir iştiyakla sonsuzluğu ister ama ne garip ki yaşadığı dünya ve bedeninin her cihazatı sonlu ve sınırlı…

Ve yine, insan ruhu bir anda sonsuz âlemleri dolaşmak ve olabildiğince özgür olmak ister ama, ne acayip ki, bu somut ve madde âleminde ve küçücük beden elbisesine mecbur ve mahkumdur… Velhasıl, insan eşittir sıkıntı, insan eşittir çelişki, insan eşittir bunalımdır… Taa ki insan ruhu, ten denen bu giysisinden kurtuluncaya ve madde dünyasından da tamamen sıyrılıp mutlak özgürlüğüne kavuşuncaya kadar bu çilesi sürer gider. Kurtuluşu mu? Bu da, tek bir biçimde mümkün olabilir ki, o da: Allah’ın izniyle, iman üzere ve tertemizce ölmek. Veya daha güzeli: Bizim kişilikli insan ya da hakiki kul dediğimiz insan olmayı başarmak. Yani, Allah’ın izniyle, ölmeden önce ölmek… İşte, hakiki kişilik; işte, gerçek şahsiyet ve kulluk budur.

Allah’a emanet olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz