Son zamanlarda bu millete bir şeyler oldu. Öyle ki en tartışılmaması gereken konular, hem de en cahil
ve sığ ağızlarla tartışılır hale sokulduğu gibi; ancak ahmakların göremeyeceği kadar sapık, art niyetli
münafıkların ise, faziletli, erdemli kişilermiş gibi lanse edilmeleri de artık doğal oldu…
Uç nokta ve sipsivri yaklaşımlarla Allah dostlarına, velilere ve anlı şanlı tasavvuf müessesesine, bazı
art niyetli yılan dilliler, hayâsızca musallat oldular. Aman Ya Rabbi, bunlar tam ve kusursuz ahir zaman
manzaraları!.. İnsan dehşetle ürperiyor!.. Allah’ın gazabı, televizyon ve gazetelerle adeta davet
ediliyor. Dediğimiz gibi, adam; tasavvufa, mezheplere, İslam büyüklerine, evliyalara ağzından salyalar
fışkırarak sövüyor, sayıyor…
Peki, biz ne yapmalıyız o zaman? Biz de onlara mı sövsek saysak acaba? Ya da bu ne idüğü belirsiz
zındıklara savaş mı açsak? Hayır hayır… Biz, onlara savaş açmayacağız. Hatta onların seviyesine inip
asla sövüp saymayacağız da. Ama, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: Bu iğrenç sözlerin ve saldırıların
altında da kalmayacağız. Nasıl mı? Onları, Allah’a havale ederek, onlara uymayarak, ilmi ve fikri
mücadelemizi, onları yok sayıp sürdürerek. Yani onları hiç mi hiç kale almadan, tabiri caizse bildiğimizi
okuyarak devam edeceğiz. Hani ne derler, “Kıtmir ürür kervan yürür.” misali… Çünkü akıllı Müslüman,
bu adamlarla ne cedelleşir ne karşısına alır tartışır ne de onları kale alır…
Çünkü onlara kalırsa İslam, tümüyle (hâşâ!) masaya yatırılmalı ve eh, kerhen de olsa Kur’ân kabul
edilip sonra da sünnet, icma, kıyas, âlimler, Allah dostları, koskoca İslam ve tasavvuf tarihi, ciltlerce
İslami tasavvufi eser, anlı şanlı kültürümüz hepsi bir kalemde silinip sonra da kaldırıp atılmalı… Ya
sonra? Doğru dürüst ve medenice konuşmaktan bile aciz, cahil, iki lâfı bir araya getirmekten özürlü şu
bilinen simalara ve zırvalara inanmalıyız!.. Ne diyelim? Allah, akıl fikir versin! Allah, ıslah etsin!..
Bunlar, hem sapıtmış hem delirmiş!.. Hele hele, “Ehl-i Sünnetim” dediği halde ruhunun derinleşme
ihtiyacı dumura uğramış, sığ, belki de tamamıyla ruhsuz diyebileceğimiz bazı bi çeşit Müslümanlar da
hiç mi hiç utanmadan sanki ciddi ciddi araştırmış gibi, “Bu zamanda, nerde canım Yunuslar,
Mevlanalar?..” ayaklarında…
Hayret ki ne hayret!.. İhsandan, ihlastan, güzel ahlak ve marifetullahdan, sırf kendi dalı olmadığı için
sistemli bir biçimde bahsedemediği ve kafası zerre kadar basmadığı için ; fıkıh, kelâm gibi ilimler ona
yetiyor. Ve tabiri caizse, bu zavallılara göre, yüce İslam; mekanik ve ruhsuz birtakım haramlar, helaller
sistematiği gibi… Elbette fıkıh gereklidir. Ve tabii ki İslam’ın zahiri yanı da vardır ve inkârı kesinlikle
küfürdür. Ama insan ruhunun derinleşme ihtiyacının yegâne tatmin müessesesi olan İslam tasavvufu
yok sayılıp, İslam’dan soyutlanırsa ne olur? Hâşâ, ortada Allah’ın dini kalmaz. Sadece, ısrarla, yüce
İslam’ı ideoloji hatta çağdışı bir hukuk ve yaptırımlar sistemi gibi göstermeye çalışan soytarıların
bilerek ya da bilmeyerek safına geçilmiş olunur, o kadar. Ama, şu da çok iyi bilinmelidir ki: Bütün

çağlara yegâne ölçü olsun diye gönderilen İslam’ı, hiç kimse bu durumlara kesinlikle
düşüremeyecektir! Bu da böylece bilinsin ve artık lüzumsuz boş hayallerden vazgeçilsin!..
Ve yine herkes bilir ki: Yeryüzünde tüm dinlerin bir de batınî boyutu ya da bizim tasavvuf dediğimiz
manevi, ruhi boyutu vardır. Bu, ister batıl din ister hak din olsun fark etmez. Bu böyledir. Yani insan
ruhu, hangi dine mensup olursa olsun fıtratı gereği derinleşmek, öteleri aramak eğilimindedir. Ve, sırf
o yüzden, yığınla tarikatlar ve bir sürü mistik hezeyan dolu sahte dinler ve sürüyle hurafeler icad
edilmiştir. Dolayısıyla Hristiyanlıkta, Yahudilikte hatta tam olarak din bile sayılmayan Taoizm, Budizm
gibi din kabul edilen yollarda bile bir tarikat mantığı, bir derinleşme temayülü ya da mistik
yapılanmalar söz konusudur. Yani madem insanın ruhu vardır; o halde ruhu bedende kaldığı
müddetçe, hangi dine mensup olursa olsun, mutlaka ama mutlaka ruhunun manevi her türlü tatmini
için çabalayacak ve derinleşme gayreti içine girecektir.
Ve bu anlattıklarım, kesinlikle tartışılamayacak kadar açık hakikatlerdir… Ve yine, bugün, tüm
dünyada ve bütün dinlerde ve sayısız hak ve batıl tarikatların varlığına şahit olarak, bunu biliyoruz…
O halde, elbette ki, yüce İslam’da da doğal olarak insan ruhunun derinleşme ihtiyacının tatmini
müessesesi diye isimlendirebileceğimiz tarikatların olması, zaruridir ve vardır. Bunu, kim inkâr edebilir
ve bu inkârın da zerre ilmi ve mantıki yanının olabileceğini, kim söyleyebilir?.. Nasıl?..
Yani, bu; insanoğlunun ekmek, su ve havaya olan ihtiyacından neredeyse daha çok ihtiyaç duyduğu
fıtratıdır. Şimdi, kalkıp da “Tarikatlar hurafe doludur, İslam’da tarikat marikat yoktur…” diyerek işin
içinden çıkmak isteyen bazı Arapça dilbilgisi öğretmenleri, ne gülünç ki onlar kendini müctehid, âlim
sanıyorlar ama aldanıyorlar, aldatıyorlar! Hele ki İslam!.. İslam dini, tüm insanların dünyevi ve uhrevi
her türlü mutluluğu ve huzuru yakalayabilmeleri için Allah’ın gönderdiği hak din ve doğru yoldur…
Öyleyse, mümkün müdür ki, İslam tasavvufu olmasın ve tüm tarikatlar da safsata olsun?..
Kaldı ki, ruhun derinleşme arzusu sadece dinlerde görülmez. Şiirde, sanatta, felsefede, insanın olduğu
her yerde bunu rahatça görmek mümkündür. Çünkü insanın ruhu vardır ve onun da bir sürü
ihtiyacıyla birlikte tatmini zorunluluğu katidir… Ve yine kesinlikle, ruhun tüm ihtiyaçlarına yeterli
cevabı da, İslam tasavvufu ve Ehl-i Sünnet tasdikli hak tarikatlar vermiştir…
Vesselam.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz