Bilindiği gibi insanların aklı, zekâsı ve ruhi kabiliyetleri değişik derecelerde ve eşit değildir.
Tabii doğal olarak da akıl ve ruhi istidatlarının eşitsizlik farkına göre iş ve meslekleri, zevkleri,
giyimleri, kuşamları, ahlakları ve davranış biçimleri de zaruri olarak farklı farklı olmak
durumundadır. Öyle ki kimi insan terzidir, kimi bakkal, berber, hamal ya da doktor, kimi insan
da ahlaki planda ince ruhlu, sanatçı ve şair… Ve yine tabii, bazıları da hissiz, kaba ve kalas gibi
katı… Dedik ya, insanlar farklı farklı ve yine ruhi kabiliyetlerde eşit değil…
Zaten her şeyin olması gerektiği gibi olduğu şu dünyada yukarıda anlattıklarımızın zıttı da asla
düşünülemezdi. Çünkü insanların akılda ve zekâda eşitliği, normale dönüp düzelmesi
imkânsız kaoslara neden olur, belki de insanlık var olmazdı. Öyle ya, bir Einstein’ın zekâsına
sahip biri nasıl hamallık yapacaktı ya da bir sığır çobanının aklına ve ilmine sahip biri, yine
nasıl devlet idare edecekti veya kim, hangi aklıyla ya da ilmiyle, kimini devlet adamı kimini
hamal tayin edebilecekti. Yani kesinlikle mümkün değil ama, aklı, fikri, ilmi ve ruhi
kabiliyetleri eşit olduğu varsayılan ve yine kesinlikle mümkün değil ama, normal yaşam
sürüleceği farz edilen insanlarla dopdolu olacak olan şu dünyada asla düzen kurulmaz,
insanlar yaşayamazdı. Yaşasa da dağ başında tek başına yaşayan insan gibi yarı vahşi hayvan,
yarı hilkat garibesi görüntülü insan durumundan kurtulamazdı.
Evet… İnsanlar medeni varlıklardır, maddi manevi her türlü ihtiyaçları bir arada olunduğunda
karşılanabilecek biçimde yaratıldıkları için de, mecburen bir arada yaşamak
zorunluluğundadırlar. Çünkü esnafın hamala, hamalın bakkala, devlet başkanının terziye
velhasıl bir arada yaşamak zorunda olan insanların her açıdan ve her boyutta birbirlerine
alabildiğince ihtiyaçları vardır. Ve bu ihtiyaçlar da, ancak iç içe olunursa rahatlıkla
giderilebilir. Yani bu, şu demektir: İnsanlar ancak bir arada yaşarlarsa insan gibi yaşayabilirler
ve işte o yüzden dinimiz cemaat dinidir. Ve başlı başına, mükemmel manada sosyalleşmeyi
emreden hükümlerle doludur.
Ve şimdi geldik esas konumuza. Yukarıda da dediğimiz gibi insanlar bir arada yaşayacaklar.
Bu mecburi. Ama beraber yaşamaları zaruri olan bu olabildiğince medeni yaşayabilecek
ölçüde maddi ve manevi cihazatlarla donatılmış olan insanoğlu, üstelik de akılda farklı, ilimde
farklı, her şeyde farklı. Ki yukarıda da dediğimiz gibi zaten bu farklılıkları, onları bir arada
yaşamaya iten şey… Öyleyse hiçbir akıllının hatta deliliğe komşu çeyrek akıllı herhangi bir cılız

akıllı insanın bile bu şartlarda, yani her şeyde değişik algılama gücüne ve farklı ahlaka sahip
olan bu insanların, rahatça inanıp ve teslim olup uyabileceği bir ışık, bir kitap ve bir ölçünün
gerekliliğine inanması gerekmiyor mu? Hem de yine işine gelmese bile, herhangi bir cezayı
hak ettiğini anladığı an “Ne yapalım, şeriatın kestiği parmak acımaz.” diye ifade edilen fıtratın
dile dökülmüş hali şeklindeki teslimiyet ki, bunun da ancak, Kur’ân’a inanmak ve Kur’ân’ı ölçü
kabul etmekle mümkün olacağını artık anlamak gerekmiyor mu?
Daha açığı, şayet Allah Teâlâ, insanları böyle farklı farklı kabiliyetlerde ve her boyutta
eşitsizlikler içinde yaratıp, “Hadin bakalım, varın yaşayın dünyada, oturun kendi kendinize,
kanunlar koyun. Sonra kendinizin bile inanmayarak koyduğunuz bu kurallarla da düzenli
yaşadığınızı sanıp, yiyin birbirinizi” der mi? Elbette ki demez ve dememiştir de… Zaten
yukarıda da anlattığımız gibi insanlar ortada, Kur’ân ortada… Ve tabi Allah’ın öyle demediği
de…
Sözün özü şu: Hepimiz zaman zaman şahit olmuşuzdur ki, kimine göre haklı olarak hırsızlık
iğrenç geldiği halde, birçok insan hırsızlığıyla, içtiği içkiyle, nefsi için herhangi bir mazluma
attığı yumruklarla veya salih bir insana savurduğu iğrenç iftiralarıyla övünür. Kimi insan da
tabiatı gereği “başına vur, ekmeğini al” cinsindendir ve olabildiğine pısırıktır, hatta onunla
da efendilik adı altında övünür, övülür!.. Demek ki, insanlar, dünyaya ölçüsüz
gönderilmedikleri halde, şayet ölçüyü yani Kur’ân ve Sünneti günlük yaşantılarında dışlayıp
kendi veya kendi cinsine ait, kendi gibi aciz bir varlığın hüküm diye koyduğu ölçülere sarılırsa,
işte insanoğlu, zamanımızdaki gibi yarı medeni, yarı vahşi ve yukarda da dediğimiz gibi, pısırık
ve mallığı efendilik, zalim ve hırsızlığı erkeklik sanabilir hale dönüşür ve dönüştü de.
Bakınız, buna bir örnek de Bosna-Hersek’te olup biten vahşet ve dünyaya ölçü dağıtmaya
kalkan Batı’nın çifte standartlı çok açık ve adi vahşiliğidir. Ama biliyorsunuz, kâinatın Efendisi
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimizin açık müjdesi vardır. O da kısaca şu
manadadır: “İslam kesinkes her eve ve çadıra girecektir.” Evet… Bu basit bir duygusal inanış
değildir. Allah Resulü söylüyorsa doğrudur düşüncesinden kaynaklanan sağlam bir düşünce
ve kat’î bir imandır. Mesela tüm dünya, Bosna-Hersek’te olan bitenden ötürü, Amerika ve
Avrupa’nın insan hakları ayaklarına artık inanmamaya başlamış ve ezilen üzülen
Müslümanların kanlarının yerde kalmayacağını da bir gün haykırmak isteyen birçok Batılıyı
geleceğin Müslüman adayı haline getirmiştir. Ve diğer, tüm dünyadaki Müslümanlar için de,
kanı donmuşluk ve vurdumduymazlık içinde uyutulmuşluktan kurtulmak ve mazlumları da
kurtarmak için en azından temenni bazında da olsa hazır hale getirmiştir. Buna da şükür!..

Çünkü temenni, düşünce boyutuna sıçradığı zaman, düşünceler mutlaka aktif fiiliyata
dönüşebilir demektir. Ve yine bakınız, son günlerde dünyanın her tarafında İslam
konuşuluyor ve hiç şüphesiz buna sebep ise, dünya Müslümanlarının İslam’a hizmetleri ve
tebliğleri değil veya şöyle diyelim, olsa da çok cüz’i İslam tebliğ faaliyetleri, şu günkü
boyutlarda İslam’ı gündeme getirtip, her yerde İslam ve Müslümanlardan bahsettiremezdi.
Ama kâfir Sırplının dünyanın gözü önünde on binlerce çocuğu ve kadını katletmesi ve
dünyanın timsah gözyaşlarıyla bunu izlemesi, hidayete ermeye layık binlerce Batılı ve Doğulu
Hristiyan, ateist, deist insanı İslam’a koşturmuştur ve daha da koşturacaktır. Rabbimin
buyurduğu gibi: “Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır.”
Ve şunu demeden de geçemeyeceğim: İnsanlar İslam’ı ölçü kabul etmediği müddetçe, hem
de tüm dünyada, kaos asla durmayacak ve yine gerçek İslami ölçülerle, İslami ölçü sanılan
düşünce ve inanışlardan kurtulmadıkça da İslam her eve ve çadıra girmeyecektir…
Ve gerçek İslami ölçülerle ölçülenenler, o ölçüleri bildiği için ölçü kabul eden değil, ona tam
inanan yani bilmekle de yetinmeyip, doğruluğunda “mutmainne” olanlardır. Yoksa, her
surete ve şekli inanılarak öğrenilen ilim, kafada ve kalpte ölçü olamadığı gibi, her âlim de
bildiği ile tam ölçülenmiş demek değildir. Yani insanın İslami emirleri tahsil ettikten sonra, o
bildiği doğrulara yalnız kalbiyle değil de, nefsini de inandırarak “mutmainne” olmayı başarıp,
bilgiden yakîne sıçraması gerekir. İşte, İslami ölçülerle ölçülenmek böyle olur. Ve ancak bu
insanlar gerçek âlimdir, Allah dostudur ve tam bir liderdir…
İşte, Kur’ân’dan delil: “İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun
da olmayacaktır. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de
onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde asla değişme yoktur. Bu en büyük
saadetin ta kendisidir.” (Yûnus,10/62-64)
Evet, Allah’ın velileri , ilimleriyle sadece bilmekle yetinmemiş, aynı zamanda onlarla
ölçülenmiş Peygamber varisleridir ve ahir zamanda insanların önderi ve liderleri olacaklarına
dair de kat’î müjdeler vardır. İnsanlar ister istemez günün birinde bu gerçekleri göreceklerdir,
ama bize göre en önemli engel, kendini Müslüman sanan, aslında İslam’a düşman katıksız
münafıklardır. Gerçi İslam âleminde sayıları az ama tantanaları çoktur. Allah Resulünün
sünnetine uymayan, kadınlara kızlara el öptürüp tarikatına alan ve üstelik de faiz yiyen ve
yediren, Kur’ân ve Sünnet’ten şaşmayan gerçek Allah dostu âlimlere savaşlar açan ve her
türlü ağıza alınmayacak kadar iğrenç iftiraları rahatça atabilen ve sahte şeyh ve âlim bilinen
münafıkları biz çok iyi biliyoruz. Ve biz artık onların pilinin bittiğini, gerekirse tek tek isim

vererek, onları ve pisliklerini rahatça açıklayabileceğimizi de biliyoruz. Ve yine Allah’a yemin
ederim ki, Allah dostu âlimlere ve O’nun bağlılarına her türlü çamuru atmaya çalışan bu adi
heriflerin bundan sonra bize ufak bir zarar vermesini bekliyoruz. Ki kalemimiz ve dilimiz o
zaman işe yarasın, foyalar dökülsün, esmerle beyaz, salihle şaki ortaya çıksın. İnanın biz,
hangi ad unvan olursa olsun, tüm veli Allah dostu âlimlerin savunucusuyuz.
Zaten o yüzden varız ve Allah’ın izniyle de doğruları yazmaktan hiç mi hiç çekinmeyiz…
Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın!.. Ama şunu da hemen hatırlatayım: Bazı ufak tefek ve
önemli olmayan görüş ayrılıklarından başka bizim, diğer cemaat mensubu kardeşlerimizle
hiçbir alıp veremediğimiz olamaz ve olmamıştır da. Biz tüm Müslümanları seviyoruz ve
onlarla diyaloğumuz gayet iyi. Ama illa da sahte şeyhler ve onların züğürt bağlıları…
İşte bizim karşımızda olanlar. Aslında daha önceden bir yığın her cemaat mensubu insan bize
sırf yanlış anlaşılmalardan ötürü tavırlar almış, itirazlar etmişti. Ama elhamdülillah onlar da
meseleyi anladılar. Ve artık bizim kimseyle bir alıp veremediğimiz olmadığı belli oldu. Ama bu
şu demek değil, ben diğer cemaat mensubu Müslümanlarla her zaman iyi geçinmek
zorundayım. Evet, tüm Müslümanlar birbirleriyle iyi geçinmek zorundadırlar. Hele küfrün at
oynattığı bu zamanda. Ama bilerek ya da bilmeyerek bizi yanlış anlayan ya da anlamak
istemeyen, her önüne gelen, şu veya bu cemaat mensubu kişiye de yerinde ve her durumda
kendimizi savunuruz. Çünkü bizim konumumuzdaki kişilerin iftiraya karşı kendilerini
savunması şer’an vaciptir ve bu vacibi terk etmek de haramdır.
Her neyse bilerek ya da bilmeyerek bizim karşımızda olan insanları buradan uyarıyorum. Hadi
bundan sonra “pıt” deyin. O zaman görürsünüz, rezil olmak nasıl, şeyh olmak neymiş… Allah
büyüktür…
Allah’a emanet olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz