Slide Slide

İmam-ı Gazali İslam Dindarlığının Portresini Çizdi / Dr.Semih CEYHAN

Sizinle 7-8-9 Ekim tarihlerinde yapılan “Vefatının 900.Yılında Gazali Sempozyumunu” ve bu sempozyumun önemini konuşmak istiyoruz. Bu sempozyumda Gazali’ye dair entelektüel perspektifler, özellikle insan psikolojisinde, insanı tanımlatan düşünceleri ve daha pek çok konu konuşuldu. Gazali’nin kendi dönemindeki insana dair tespitlerinin bugün karşılıkları olduğu yerler ve ahlaki açıdan günümüze kazandırdıkları boyutları okurlarımıza aktarmak istedik.

Siz de özellikle zühd konusunda Gazali’nin yaklaşımına dair bir tebliğ sundunuz. İmam-ı Gazali Hz.’nin önemi nedir sizce?

Gazali’nin seviyesine ulaşabilmek kolay değil! Gazali’nin vefat tarihi 1111. 900 sene geçmiş ama Gazali’nin bütün İslami ilimlere dair söylediklerinin seviyesini hali hazırda günümüzde tutturabilmek kolay bir şey değil. Maalesef şu anda, ilim ve irfan açısından konuşmak gerekirse Gazali’nin gerisindeyiz. Gerisinde olduğumuz için, çıtası bu denli yüksek olan birisini de doğru dürüst anlayabilmek kolay bir şey değil. Önce böyle bir acziyet itirafıyla meseleye yaklaşmak lazım. Bazılarının söylediği gibi “Gazali bu konuda yanlış düşünüyor, Gazali bu konuda şöyle düşünüyor, eksik düşünüyor…” gibi kibir alametleri gösteren konuşmalara da girmemek lazım. Kimse Gazali kadar şu anda -gerek ilahiyatçısıyla, gerek ilgilendiği diğer dallarda- yazamaz, yazamıyor da…

Yani bu durumu görmek lazım; Gazali’yi doğru anlatmak için da biraz keskin bir dille konuşmak lazım, bunda fayda var. Onun için Gazali’nin seviyesine ulaşabilmek kolay değil. Birincisi, şu ‘ihtisaslaşma’ dediğimiz hadise günümüzde yüzeysel kalıyor ve başka açılardan birçok şeyi de görmemeye yol açıyor. Oysa Gazali gibi bazı büyük şahsiyetler fıkıhtan kelama, felsefeye, tasavvufa, tefsire, hadise, bütün İslami ilimlere dair çok esaslı şeyler söylemiş, çok boyutlu âlimler. Bu anlamda Gazali kendisinden önceki İslam medeniyeti birikimini tevarus etmiş bir kimse. Yani bu vuzuha, bu kuşatıcılığa erişmek için çok gayret göstermiş bir kimse. İkincisi, tarihi açıdan da baktığımız zaman Gazali için şöyle bir şey hep söylene gelmiştir, sempozyumda da söylendi: “berzah şahsiyet, berzah mütefekkir” yani köprü şahsiyet…

Kendisinden önceki birikimi almış, kendisinden sonraki döneme intikal ettirmiş ve bir dönem açmış, bir çığır açmış bir kimse… Biz bu dönemlere “müteahhirin dönem” ve “mütekaddimin dönem” diyoruz. Yani “ilk dönem, erken dönem İslam medeniyeti” ve “geç dönem İslam medeniyeti” ki burada kilit bir noktayı oluşturmakta gerçekten kendisinden sonraki âlimler hep Gazali’nin eserlerine başvurmuşlar. Gazali aynı zamanda kendisinden önceki âlimlerde birikimleri ortaya konulan şeyleri, İslam medeniyetinde ortaya konulan şeyleri, eserlerinde yansıtabilme, onları değerlendirme, tahlile tâbi tutabilme, onların çerçevelerini çizebilme, meselelerin ne olduğunu ortaya koyabilme gibi bir kuşatıcılığa sahip bir âlim. Yani bu anlamda önemi ortaya çıkıyor. Eserlerine baktığınız zaman fıkıh bulabiliyorsunuz, usûl-ü fıkhı bütün mesailiyle bulabiliyorsunuz. Ayrıca bu konularda içtihatta bulunmuş, yeni fikirler ortaya koymuş bir kimse…

İmam-ı Gazali Hz. günümüz açısından ne ortaya koydu diyebiliriz?

Salih kimseler için esaslar ortaya koydu. Bu sorunun cevabı şudur:

Gazali İslam dindarlığının portresini çizdi. Yani İslam dindarlığı nasıl yaşanmalı, bunun prototipini ortaya koydu bizim için. Bu çok önemli. Nitekim kendisinden önce kelam alimleri, “Nasıl inanmalıyız veya İslam’ın inanç ilkelerine karşı diğer dinlerden yapılan bazı inanç saldırılarına, eleştirilere, tenkitlere karşı İslam itikadını, inanç esaslarını nasıl savunmalıyız?” konularının savunulması, izah edilmesi derdinde oldular. Fakihler, “Bir Müslümanın davranışı, fiilleri nasıl olmalıdır?” sorusunu sordular, yani zahire yönelik bazı şeyler söylediler. Filozoflar bir hakikat talebinde bulundular, “Allah’ın bir nimeti olan aklımızla biz hakikate ulaşabilir miyiz ulaşamaz mıyız, hakikat nedir, en külli, en üst ilke nedir?” bunun derdine düştüler. “Allah’a akılla ulaşabilir miyiz, akıl bu konuda bize yol gösterici midir, aklın ilkeleri ve ortaya koyduğu delillerle Allah’ı bulabilir miyiz?” konularıyla ilgilendiler. Mutasavvıflar ne ile ilgilendi?

Şeriat-ı Muhammediyeye, sünnet-i seniyyeye sıkı bir şekilde bağlandığımızda, Peygamber Efendimiz’in hallerini tecrübe ettiğimizde biz hakikate ulaşırız düşüncesiyle hareket ederek, bu yolda yapılması gereken şeylere “seyr-u sülûk” dediler, bu yolda gidene “derviş” dediler. Burada bazı haller yaşadılar, bazı zevkleri tattılar, bazı tecrübeler yaşadılar. Bunlar ne anlam ifade ediyordu, bunun ilmini yaptılar ve mutasavvıflar bunları eserlerine de kaydettiler. Gazali fıkıhçıların, fakihlerin, kelamcıların, filozofların, mutasavvıfların birikimini esas aldı ve temel bir ilkeler bütününü ortaya koydu. Sadece sıradan bir Müslüman için değil bu sıradanlığı aşan yani “havas” dediğimiz dinde ilerleme kaydeden kimseler için de ilkeler ortaya koydu ve bunların bir üstü için “havasü’l havas” dediğimiz “seçkinlerin seçkini”, artık dinde iyice derinlik sahibi olan, dindarlıkta en üst noktaya varan salih kimseler için de çeşitli esaslar ortaya koydu. Bütün bu saydığımız gruplar için nefsin düştüğü afetler ve kurtuluş yollarını ortaya koydu.

İmam-ı Gazali’nin en önemli kitabı hangisidir, en önemli projesi nedir? İhyâ-u Ulûmi’d-din’in önemi nedir?

İhyâ-u Ulûmi’d-din. Ne demek bu? Dini ilimlerin ihyası, yeniden diriltilmesi, canlandırılması. “12. asırda bu canlandırmayı nasıl gerçekleştirebiliriz?” İşte Gazali bu soruyu sordu ve İhyâ-u Ulûmi’d-din’i yazdı. İhyâ-u Ulûmi’d-din’de bütün ilmihal konuları vardır; abdest, namaz, hac, zekat, oruç vb. Ayrıca insanın organlarıyla yaptığı, bedeniyle yaptığı davranışlar, din tarafından belirlenen davranışlar… Bunları da yazmıştır. İkincisi sadece organların değil kalbin amelleri, -bütün bedenin merkezi olarak, insan varlığının merkezi olarak- üzerinde durdu. Ruhun amelleri, nefsin amelleri üzerine de Gazali konuşmaya başladı. Bu amelleri gerçekleştirirken insan nereye ulaşacak, hangi afetler, hangi derekeler var bunları yazdı; nefsin afetleri, nefsin kurtuluş yolları, bütün bunları yazdı. Yani hem dince emredilen bedenin davranışlarını hem de kalbin davranışlarını, kalbin amellerini, hallerini zikretti.

Bütün bunlar; bedenin davranışları ve kalbin davranışları aslında bir Müslümanın davranışı olarak ortaya çıkmakta değil mi? Gazali işte bu İslam dindarlığını, dindar kimsenin bütün davranışlarının portresini, çerçevesini ortaya koyuyor. İhyâ-u Ulûmi’d-din böyle bir kitaptır. Yani kendisinden önceki bir bölünmüşlüğe, kafa karışıklığına cevaplar vermeye çalışıyordu. Görebildiğim kadarıyla İhyâ-u Ulûmi’d-din’de en önemli bahislerden bir tanesi “kitabü’l fakr” ve “zühd”. Bu da münciyat yani İhya’nın son cildi…

Münciyat ne demek? İnsanı kurtuluşa götüren şeyler. Bunun da en başında “fakr” hali gelir. “Fakr” muhtaç olmak demektir. Mesela Türkçemizde de fakirlik; muhtaçlık hali, yokluk hali, yani mutlak bir yokluk halinde bulunmak… Bu da kulluk demektir zaten. Yani Allah’a karşı fakr-u ihtiyacını mutlak bir yoksunluk halinde bulunma haline biz “fakr” diyoruz. Bunun da en üst zirvesinde “zühd” yer alır. Yani bu halimizi biz nasıl ifade edeceğiz? Allah’tan başka her şeyin yokluk halinde bulunduğunu… Bilerek inanarak, bunu hal olarak yaşayarak, yani nefsimizde, ruhumuzda, kalpte bunu hal olarak yaşayarak, bunun gereği olarak amelleri yerine getirmekle… Demek ki zühd dediğimiz şey aslında İslam dindarlığının başı olmuş oluyor, yani kalpten dünyayı terk etmek. Dünya ile kastettiğimiz şey; altın, mallar, binekler, yiyecekler, içecekler, oturduğumuz ev vs. değil. Dünya ile kastedilen şey Hakk’ın dışındaki her şey… Bu önemli bir şeydir, Mevlana da bunu vurgular. Masiva deriz, yani Hakk’ın dışındaki her şeyi kalpten çıkarmak.

Tasavvufta da çok sıklıkla vurgulanan bir şey var: “ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi” yani “Allahım! Sen benim maksadımsın, başka maksat yok, ne yiyecek ne giyecek, ne araba, ne mesken, ne şu ne bu.” Hakk’ın dışında bir maksat belirlememek… Dindarlığın ilk açılan kapısı zühd kapısıdır. Yani tek bir niyet, tek bir maksat; yönelecek, rağbet edilecek tek bir şey var ki o da Hakk’ın kendisi. O’nun dışındaki bütün her şeyi (ahiret ve içindekiler de dahil) kalbimizin, zihnimizin, ruhumuzun arka tarafına atıp himmeti tek bir yöne toparlamak. İşte zühd, dünyayı terk fiiliyle başlar ve dünyadan daha hayırlı olan ne ise ona yönelmektir. O da şeriat tarafından, Peygamberimiz tarafından bildirilmektedir… Birincisi ahiret, ikincisi de ahiretten de daha hayırlı olan “Zat-ı İlahi” yani Hakk’a yönelmek.

Demek ki dünyayı terk fiilinin gereğini yerine getirmek ki Gazali buna “rağbet” der, “muhabbet” der. Bu durum üç aşamada ortaya çıkıyor. Birincisi dünyayı terk edenler yani “terk-i dünya” yapanlar. İkincisi “terk-i ukba” yapanlar. Üçüncüsü de “terk-i hesti” yapanlar. Yani Hakk’ın dışındaki bütün masivayı, bütün varlığı yok sayanlar. Dördüncü olarak bir de “terk-i terk” var. Bu da terk fiili gerçekleşip Hakk’a ulaştıktan sonra da terki terk etmek ki o bambaşka bir haldir yani… İbn-i Arabi oraya çok vurgu yapar. Terki terk etmek; yani insanın kendi başına becerdiği, kendi kesbi olan, çalışıp çabalamayla yaptığı her tür fiili yok edip Hakk’ın fiillerinin mazharı olmak. İradeyi teslim etmek, ilmini teslim etmek, yürümeni teslim etmek… Kutsi hadiste de belirtildiği gibi “Kulum bana nafilelerle yaklaşır.” farzlarla değil. Farzlar zaten herkesin, her Müslümanın yapması gereken bir şey. Farz ne demek? Zorunlu olan şey demek. Sana “Bunu yapmak zorundasın.” diyor, bitti…

Bu herkesin üzerine düşen görev. Ondan sonra bir de nafileler var. Nedir nafileler? Namaz söz konusu olduğunda işrak namazı kılmak, teheccüd namazı kılmak, duha namazı kılmak, sünnetleri kılmak, müekked ve gayr-i müekked sünnetleri kılmak -farz değil ama Peygamberimiz’in sünneti- ondan sonra evvabin namazı kılmak, tahiyyetü’l mescid namazını kılmak. Oruçlarda zorunlusu nedir? Ramazan orucu. Nafileleri nedir? Şevvalde altı gün oruç tutmak, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak… Zekat nedir? Malının 40’ta birini vermek zorundasın. Fakat istiyorsan malının yarısını da verebilirsin. Yani “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya başladıkça ben onu severim.” Burada muhabbet ortaya çıkıyor yani başka bir boyuta geçtik. Muhabbet boyutuna geçilince “Ben kulumun yürüyen ayağı, tutan eli, gören gözü olurum.” hadis-i şerifinde anlatıldığı gibi, artık fiillerin senin fiillerin olmaktan çıkıyor, Hakk’ın fiilleri haline geliyor ki bu kemal mertebedeki yani havasü’l havas mertebesindeki kimselerin durumu…

Dolayısıyla bütün mesele zühd fiili ki İslam dindarlığı meselesi kişinin nefsiyle mücadele etmesi meselesidir. Devamlı mücadele, mücadele, mücadele… En sonunda müşahede dediğimiz makama varılır ki o kâmillerin makamı… Gazali’nin söylemek istediği şey, “İslam dindarlığının başı zühddür ve bu da insanın kendi nefsiyle mücadelesidir. Bu mücadeleyi becerirse bu savaşı kazanır ve kurtuluşa erer. Bunun kula dönen birinci karşılığı ahirette mükafatlara nail olmasıdır. Ama kul bu ahiretteki mükafat derdinden, beklentisinden de öteye geçebilecek istidatta ve kapasitede ise o zaman Hakk’a yönelir. Bu daha üstün bir yöneliştir, daha üstün bir maksattır, bunun mücadelesi de farklıdır. Gazali’ye göre bu, en üstün bir dindarlık mücadelesidir. Bunu becerenler Hakk’a vasıl olurlar ki “vuslat” dediğimiz haldir. Demek ki İslam dindarlığı sadece yüzeysel bir dindarlık değildir. Üç aşamalı bir dindarlık projesi ortaya koyuyor. Gazali’nin altını çizdiği şey ihlas, samimi olmak. İhlas da kolay elde edilen bir şey değildir…

Devamı Feyz Dergisi 245.Sayımızda…

Önceki İçerikRızık Endişesi
Sonraki İçerikAhlaki Zeka

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,884TakipçilerTakip Et
18,100AboneAbone Ol

İlgili Makaleler