Slide Slide

Kur’an Kıssalarında Allah’ın Azameti

Amellerde ihlâsı elde edememek, çoğumuzun yüreğinin ince bir sızısı. Taatlerimiz onun yokluğu ile ruhsuzlaşıp mekanikleşiyor. Ne zaman ihlâsın faziletine dair bir hadisle ya da ayetle karşılaşsak, onun yokluğu ile değersizleşiyoruz kendi gözümüz ile, ‘Allah’ım ahirette halimiz nice olur’ sancıları ile kıvranmaya başlıyoruz. Zaman zaman kıssalardan aldığımız hisseler de, işte senin kulluğun bu kadar, dercesine ihlassızlığımızı yüzümüze çarpıyor.

Lakin koca ömrün lahzalarına sığacak kadar kısa sürelerde telaşına düştüğümüz bu derdimizi, yalancı yârimiz dünyanın çalımlarıyla hemen unutuveriyoruz. Ve her şey bir anda dünya eksenli oluyor. Ondan sonra da içselleştirdiğimiz dünya sevgimizle ve mekanikselleşen kulluğumuzla hayatımızı idameye devam ediyoruz.

Hâlbuki şu fani dünyada Allah’dan uzak yaşamak hakikaten çok zor. Evren de var olan her şey yüce yaratan da mana bulurken, biz araya koyduğumuz mesafelerle manasızlığın içinde debelenip duruyoruz.

Allah’ın azametinin farkına varmadıkça da ömrümüzü manasızlığın esaretinde geçirmeye mahkûmuz. Kaldı ki Allah-u Teala, Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bizlere kendi azametini gayet net olarak anlatmıştır. Hud suresi 120. Ayet-i Celile’de mealen; ‘Kalbini tesbit ve tatmin etmemiz için peygamberlerin kıssalarından haberlerinden her çeşidini sana anlatıyoruz.’ Buyurarak, azametinin farkına varmamız için tabiri caizse açık adres bile vermiştir.

Bakara suresinde Musa Aleyhisselam ve kavminin kıssasına bakalım; ‘Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz ve bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı. Bunun için de: “Ona (cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun” demiştik. Böylece, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki akıllanasınız.’ Evet ortada bir ceset var, katil belli değil. Katilin kim olduğunu bilmemek insanları birbirine düşürmüş. Onlara, Musa Aleyhisselam vasıtasıyla, bir öküz kesmeleri ve ölmüş kişiye bu öküzün bir parçasıyla vurmaları vahyediliyor. Neden? Cesedin kendi katilini haber vermesi için. Şimdi bu akla sığar mı? Ölü bir öküzün parçası, yine ölmüş bir insana vurulacak o insan hayat bulup kendi katilini haber verecek. İşte tam bu noktada aklımız acziyetini itiraf ederken Allah’ın azametine ayan beyan şahit olacaktır. Olmalıdır da.

Yine Musa Aleyhisselam’ın Kızıldeniz’e asasını vurması ile denizde geçecekleri yolun açılması normal şartlarda ne kadar kabule şayandır. Akıl bunu reddeder. Koskoca deniz, dere değil, vasıta köprü değil, gemi değil denizin dibini yürüyerek geçiyorlar. Şimdi bunu Allah’ın azametinden başka ne ile açıklayabiliriz.

Yunus (a.s) milletini otuz üç yıl Allah’a iman etmeye, küfürden kurtulmaya davet etti, tebliğde bulundu ve peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Ancak sadece iki kişi ona iman etti.

Milletinin bu şekilde küfürde direnmesi ve imana gelmemesi, Yunus (a.s)’ın zoruna gitti. Yüce Allah onun bu kızgınlığını ve bunun neticesinde milletini terketmeye kalkışmasını şöyle haber vermiştir: “Zünnûn (Yunus)’a gelince, o, öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde; “Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye niyaz etti.” (El-Enbiya, 21/87).

Allah’ın müsaadesi olmadan Yunus (a.s)’in ayrılmaya kalkışması, iyi netice vermemişti. Ninova’dan ayrılmak için bir gemiye binmişti. Geminin batmaya yüz tutması üzerine, hafiflemesi için yolculardan birinin suya atılması gerekti. Kimin suya atılacağını tesbit için kur’a çekildi ve kur’a Yunus (a.s)’a isabet etti. Bu durum Kur’an’da şöyle haber verilmiştir: “Gemide onlarla karşılıklı Kur’a çektiler de yenilenlerden oldu” (Es-Saffat, 37/141).

İşin daha acısı, Yunus (a.s) denize atıldıktan sonra bir balık onu yutmuştu. Yüce Allah Kur’an’da onun bu durumunu şöyle haber vermiştir: “Yunus, (Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için) kınarken(kendi nefsini), onu bir balık yuttu” (Es-Saffat, 37/142).

Burada Yunus (a.s) hatasını anlamış ve nefsini kınamaya başlamıştı. Balığın karnındaki karanlıklarda: “LAİLAHE İLLA ENTE SUBHANEKE İNNİ KÜNTİ MİNEZZALİMİN”

“Senden başka ilah yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin. Ben zalimlerden oldum!” (El-Enbiya, 21/87) diye dua etmeye ve Allah’a yalvarmaya başladı.

Bu şekilde iman ve inançla Allah’a sığınması neticesinde, Yüce Allah onu affetmişti. Bizim de bu duayı yapmaya o kadar ihtiyacımız var ki…Ne yazık ki biz kendi hatalarımıza ve yanlışlarımıza her zaman bir kılıf buluyoruz maalesef. Yunus (a.s)’ın duasının kabul edildiği ve Allah tarafından bağışlandığı, Kur’an’da şöyle dile getirilmiştir: “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, insanları böyle kurtarırız” (El-Enbiya, 21/88).

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı” (Es-Saffat, 37/143-144). Gücü her şeye yeten Yüce Allah, balığın karnındaki Yunus (a.s)’ı öldürmedi. Bir süre sonra balık onu ağzı ile sahile bırakmıştı. Onun kurtuluş ve daha sonraki hali, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir: “(Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti), biz de onu hasta bir halde ağaçsız, boş bir yere attık ve üzerine (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik” (Es-Saffat. 37/145-146).

Kur’an’ın bildirdiği bu olay açıkça bize yol gösteriyor. Tövbeye uzanan bir kapı açıyor. Yoksa perçemimizden tuttukları gibi cezalandırılırız hesabı zor ahiret gününde…

Ateşin İbrahim Aleyhisselamı yakmaması konusuda aynı minvaldedir. “Allah’ın dostu” anlamına gelen “Halîlullah” ünvanına sahip İbrahim (a.s), “Ulü’l-azm” denilen büyük peygamberlerden biridir. “Ulü’l-azm” gayesine erişen diğer peygamberler ise Nuh (a.s), Musa (a.s), İsa (a.s) ve Muhammed (a.s)’dir. Hz. İbrahim’in “halilullah” lakabını alması Allah’a olan sevgi ve bağlılığındandır. Bir rivayete göre Hz. İbrahim insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için “halilullah” diye nitelendirilmiştir.

İbrahim (a.s) tevhid inancını haykırırcasına şöyle dedi: “O halde Allah’ı bırakıp da size hiç bir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hala akıllanmayacak mısınız?” (El-Enbiya, 21/66-67).

İbrahim (a.s)’ın bu savunması, sapıklar tarafından onun suçlu duruma düşmesine yetmişti. Sapıkların lideri Nemrud, İbrahim (a.s)’ın öldürülerek veya yakılarak cezalandırılmasını teklif etmiş ve nihayet ateşte yakılmasına karar verilmişti. Hazırlanan ateşin alevi, en şiddetli ve hararetli duruma geldiğinde İbrahim (a.s)’ı mancınıkla fırlatıp ateşe attılar. Ancak ateşin ve her şeyin sahibi olan Allah, ateşe şöyle emir verdi: “Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol!” (El-Enbiya, 21/69). Böylece İbrahim (a.s) ateşten kurtulmuş oldu. O sırada İbrahim (a.s)’a inanan tek bir kişi vardı; o da Lut (a.s) idi.
Kur’an-ı Kerîm’e göre Hz. İsa (a.s)’in annesi Hz. Meryem’dir. Meryem (a.s), yine Kur’an’da ismi geçen dört seçkin aileden biri olan İmrân ailesinden idi. Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)’in koruması ve gözetimi altındaydı. Meryem, Beytü’l-Makdis’te, doğu tarafta özel bir bölmeye yerleştirilmişti. Zekeriya (a.s), Meryem’in yanına geldikçe orada, rızkını ve yiyeceğini hazır görürdü. Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te zikirle, ibadetle hayatını geçiriyordu. İşte bu sırada Allah, ona bir beşer sûretiyle Cebrail’i gönderdi. bu durum, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılır: “Meryem dedi ki; ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer O’ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rab’bi’nin sana gönderdiği elçiden başkası değilim, dedi. Meryem; bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın olmadığım halde nasıl oğlum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbin, “bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız,” diyor, dedi. İş olup bitti. Böylece Meryem, İsa’ya gebe kalarak bir köşeye çekildi. Doğum sancıları başladı ve başına gelen bu hadiseden dolayı çok üzülerek, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi” (Meryem, 19/18-23).

Cebrail, Meryem (a.s)’e, babasız doğuracağı çocuğun özelliklerini ve mücadelesini haber vermiş, Meryem’i teselli etmiş ve ayrılıp gitmişti. Hz. Meryem’in kendisini Allah’a ibadete verdiğini ve onun tertemiz bir kadın olduğunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmiş ve doğumun bu şekilde nasıl olabileceği tartışmasına girmişlerdi. Hz. Meryem ise olayı, çocuğa sormalarını işaret etmişti. Fakat “Onlar, biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz? dediler. Çocuk, ben şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekât vermemi, anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirileceğim gün de, bana selâm olsun, dedi” (Meryem, 19/23-33).

İsa (a.s)’in babasız olarak mucizevî bir şekilde doğuşu, Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Adem (a.s) ile İsa (a.s) arasında fark yoktu. Nitekim Ayet-i Kerimede, durum şu şekilde izah edilir: “Gerçekten İsa’nın babasız dünyaya geliş hâli de Allah katında Adem’in hâli gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi; o da hemen (insan) oluverdi” (Âli imrân, 3/59).

Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman’ın kurduğu muhteşem bir saltanat vardır. Öyle ki Hz. Süleyman (as), babasından sınırları Mısır’dan Fırat’a kadar uzanan bir krallık devralmış ve kısa sürede hâkimiyetini güçlendirmişti. Ve kendi yaşadığı dönemde öylesine büyük bir hâkimiyet kurmuştu ki, Allah’a olan imanının ve üstün aklının kendisine kazandırdığı bu ihtişam, yüzyıllar sonra bile insanların hayranlığını ve dikkatini üzerine çekmeye devam etmektedir. Hz. Süleyman’ın hayati, Allah’a gönülden iman eden bir müslümanın aklının ne kadar fazla, ufkunun ne kadar geniş olduğunu bütün insanlığa gösteren çok çarpıcı bir delildir. Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hâkimiyeti, muhteşem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman’ın bu mekânı, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu. Bu saltanatı ona veren şüphesiz Allah’dır (Celle Celalühü).

Hz. Nuh, İdris Aleyhisselamın göğe çıkarılmasından sonra azan insanlara peygamber olarak gönderildi. İnsanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Nuh Aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi. Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allah-u Teala’ya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh Aleyhisselama kendi oğlu Yam yani Ken’an bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: ” Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin, sizin ondan baska Tanrınız yoktur. Dogrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum “ (A’raf, 59) . Nuh Aleyhisselam, insanlara davetine icabet etmedikleri için beddua etti:” (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır “ (Nuh, 24) .

Allah-u Teala da bundan sonra Nuh Aleyhisselam’a gemi yapmasını emretti: ” Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır ! “ (Hud, 37) . Gemi bitince tufan oldu (denizler taşti ve her taraf su oldu). Nuh Aleyhisselam sayısı 80 kisi kadar olan mü’minler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Nuh Aleyhisselam gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Ken’an’i da gemiye almak istedi, ama o “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi, gemiye binmedi ve hemen bir dalga onu alıp boğdu. Allah Teala da Nuh Aleyhisselamın bu oğlu hakkında af dilemesine karşılık: ” (…) Ey Nuh ! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme.(…) “ (Hud, 46) buyurdu. Sular dağları aştı, insanlar ve hayvanlar telef oldu. 150 gün geçtikten sonra Allah-u Teala: ” Yere suyunu çek; göğe: ey gök sen de yağmurunu tut “ buyurdu ve bunun üzerine yağmur durdu, sular çekildi. Nuh Aleyhisselamın 1000 yaşında vefat ettiği söyleniyor, ama Kur’an-ı Kerim’de : ” Andolsun ki biz Nuh’u kavmine gönderdik de o 1000 yıldan 50 yıl eksik bir süre yanlarında kaldı.(…) ” (El-Ankebut, 14) geçiyor. . Hz. Nuh gemicilerin ve marangozların piri sayılır, çünkü bu işleri Allah’ın ihsanıyla ilk defa o yapmıştır.

Bütün bu kıssalara baktığımızda hepsi de akıllara durgunluk veren hadiseler cereyan ettiğini görürüz. Ve bize tekrar tekrar bize gösteriyor ki, Allah Azim’dir, O istedi mi herşey olur.

Tabii peygamber kıssaları ibret vericidir ve tevekkül ile hikmet yolu açılır kuvvet ve kudret sahibinin yüce yaratıcımız “Allah” (Celle Celalühü) olduğunu aynel yakin görebiliriz. Allah (Celle Celalühü) ‘ya giden yolda seyriniz mübarek olsun…

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,883TakipçilerTakip Et
18,100AboneAbone Ol

İlgili Makaleler