Slide Slide

Bir Alperenin Ardından; Muhsin YAZICIOĞLU

Türk siyasi hayatının mevcut yapısı içinde bildik tarzın dışında kendine has bir yöntemle siyaset yapan bir liderdi Muhsin Yazıcıoğlu. İlkeli olarak siyaset yapılabileceğini de bizzat dik duruşuyla ve uygulamalı olarak göstermişti bizlere. Her kim bir sorunu ile ilgili kapısını çalmışsa, samimi bir şekilde karşılanmaktaydı onun bulunduğu mekânlarda. Fikir, zikir ve memleket vs. ayrımı yapmadan elinden ne geliyorsa yardımcı olduğuna şahit oldu birçoğumuz. Nice insanımızın hayatında bir dönüm noktası sayılabilecek değişimlerde Allah (cc.) onu vesile etti. Hayatlara atılan imzalarda güzel pay sahibi olmak, onun mutluluğuydu. Zira insana hizmetin sorumluluğunu omuzlarında taşıyordu…

Çünkü O bir liderdi. Liderliğin nasıl olacağını da, halkına nasıl güvenilmesi gerektiğini de, kuşatıcı ve engin sevgisiyle ispat etmişti. Diğer liderlere de örnek olacak bir ömrü geride bırakırken… Suçsuz yere 18 yıl mahkemelerde süründüğünü, bunun 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıllık hapis yattıktan sonra, suçsuz bulunduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bunu anlatırken dahi gülüyordu o! Sitemini dile getirirken; “ne olacak şimdi benim bu mağduriyetim, adalet sistemimiz böyle çalışmamalı” şeklinde anlatıyordu. Bunca hak kaybını bile sükûnetle karşılamış ve kırgınlığını acı tebessümlerle ifade etmiş, fakat isyan etmemişti hiçbir zaman. Avrupa kapılarını çalarak uluslararası mahkemelerde hak arayışına da gitmemişti. Gitseydi alacağı tazminat onu ömür boyu rahat ettirecek düzeyde olabilirdi. Muhsin Yazıcıoğlu yine de devletine dargın değildi. Böyle bir yola da asla tevessül etmemişti. Daha vefatından bir ay önce yurtdışındaki bir üniversitede verdiği konferansta konu ile ilgili yöneltilen bir soruya; “bu benim memleketimin iç meselesi, siz ise yabancı bir devletin üyelerisiniz. Ben ülkemi ve devletimi size şikâyet edecek değilim” diyordu.

Evet, Muhsin Başkan! Senin literatüründe isyana yer yoktu. Haksız yere işkencelere tabi tutulurken de, buz gibi betonlar üzerinde üşürken de… Çünkü İlahi adalete güvenen bir imanın vardı senin. Tevekkül sahibiydin ve Rabbine teslimdin. Her zaman da öyle oldun. Vesselam; Müslim, Muhsin ve muhlis olan bir güzel insandın sen. Öyle ya! Hayatta hiçbir şey boşuna değildi. Her şeyin bir hesabı vardı elbette. Velev ki, “zerreyi miskal” olsa bile!. “Biz çalışırız, başarı Yüce Allah’tandır. O nasip eder-etmez, asıl olan imtihanı güzel verebilmektir” diyordun. Huzura vardığında sonsuzluğun sahibi; “Neden iktidar olmadınız” diye sormayacak, sorarsa da; “vermediniz” diyeceğiz” ifadeleriyle kul olma sorumluluğu içinde, inayetin Allahtan (Celle Celalühü) olduğunu vurguluyordun. Aynı zamanda da ince bir nazlılık içindeydin Rabbine karşı! Zira sen ihlâslıydın…

Kimi zaman at sırtında gördük seni, kimi zaman köy halkının içinde bir yer sofrasında. Bazen tekvando yaparken, bazen de camide, mescitte ya da halkının içinde hep bir yerlerde karşılaştın gönül verdiğin insanlarla. Onlarla arana mesafe koymadın hiç. Senin elit olma anlayışın halkının kalbinde yer aramakla örülüydü. Herkes sana; “bizim gibi bir insan, bize benzeyen, işte bizden biri” diyordu. Partini iktidar yapmadılar ama gönüllerinde senin sevgine karşılık, büyük bir yer açtılar. Yüreklerinde seni iktidar yaptılar. Çünkü senin yanında halkın her şeyin en güzeline layıktı da, halkının yanında sen en güzeline layık değimliydin sanki! Kalplerden daha güzel bir yer neresi olabilirdi acaba? Sahi büyük başkan, koca reis, dürüst insan, bu kadar sevildiğini biliyor muydun?

55 yıllık ömrünün daha ilk günlerinde, henüz bıyıkların yeni terliyorken girmiştin dava bildiğin yoluna. Onca çektiğin çile karşısında gösterdiğin sabır ve teslimiyet ile maneviyatından aldığın güç sayesinde; metanetin doruklarına yükseliyordun. Bu yüzden olmalı ki, bize veda ederken daha saçların bile ağarmamıştı. Sen tam bir Anadolu insanı, bir köy delikanlısıydın. Utanmadın köklerinden ve inancından. Başın her zaman dikti. Doğru ve düz gidecektin. Üç günlük dünya da değer mi şöyle veya böyle olmaya diyordun. Fakat üşüyordun. Çünkü, kendinden başka üşüyenlerin sorumluluğunu da yüreğinde taşıyordun. Çünkü, aynı Mehmet Akif gibi üzerinde ve cebinde neyin varsa, olanlarınla üşüyenleri sarıyordun. Kendin üşüsen dahi bunu yapmaktan geri durmayan bir fedakârlıktaydın. Sen biliyordun ki, bir gün üşümeyeceksin! Zira üşüyenlere kol kanat olduğun için, sonsuzluğun yüce sahibi de seni ısıtacaktı…

Evet, “acı zulüm bir helikopter tuttuk” diyordun son mitinginde! Gerçekten de “acı zulümdü” senin hayatın hep. Nereden bilecektin ki o -acı zulüm- tutulan aracın, acıları daha da derinleştirerek artıracağını… Öyle bir acıydı ki, hem de! Seni acı sona götürürken, sevenlerinin acısını da katmerleştiren bir acı… Ve acıtmıştı hepimizin içini de. Senin için ise artık acı olmayacaktı. Son acı ve son zulümdü bu defa. Öyle ya 55 yıllık ömründe çektiğin acı zulümlerin yanında bu neydi ki? Kaç kez ölüp ölüp dirilmiştin kim bilir? Her bir anı, ayrı ayrı ölümlere denk sayılacak türden… Ama bu defa başkaydı. Son düzenlediğin mitinginde tüm vatandaşlarından helallik isteyerek vedalaşmıştın bile, onları Allaha (Celle Celalühü) emanet ederken. Çünkü bu kez büyük finaldi. Hayatın gibi finalini de acı yaptın Muhsin Başkan…

Garip hissediyordun kendini. “Çocuklarınızın süt parasını harcayarak gelmeyin buraya” diyordun. Ama Gönüllerin Efendisi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Garip geldi bu dava, garip gidecek. Ne mutlu o gariplere” diyordu ya! İşte senin tesellin de bu müjde de gizliydi. Üşüyorum şiirine çektiğin klipte, bizzat kendin oynamıştın. Denizyıldızlarını toplayıp suya atıyordun ölmesinler diye. Karaya vurdukça elinde büyüttüğün yıldızların olan alperenlerini, tekrar toparlayıp deryalarda yüzdürüyordun. Nice insan senin diktiğin bayrağın şemsiyesinde korundu zararlardan. Nicelerine ekmek, aş, iş, umut vesilesi oldun şartlarının el verdiği ölçüde. Nicelerinin manevi dirilişine hayat verdin, menzile ulaşmalarına vesile oluşunla… Hep “uzakları özlemiştin.” Evet, senin manevi gözün hep uzaklara bakıyor ve “sana ulaşmak istiyorum” diyordun. Yıllar önce yazdığın şiirinin kabul olmuş bir dua olarak, yıllar sonrasında buruk bir finali belirleyeceğini kim nereden bilebilirdi ki? “Bir Büyük Birliğe davet ediyorum sizi” diyordun, seçim çalışmalarında ve diğer zamanlarda. Ne yazık ki beklediğin “Bir Büyük Birlik” seçim sandığında gerçekleşmemişti. Halkımız geçte olsa büyük birlik çağrısına kulak verip, icabet ettiler sonunda! Kimler yoktu ki cenazende saf tutan, göz yaşı akıtan, dua eden, namaz kılan ve senin büyük bir dava adamı olduğunu kabul edenler arasında..?

Liderler için hep erken gitti denilirmiş, ne kadar yaşarsa yaşasınlar. Ama sen gerçektende erken gittin büyük Başkan! Gidişinle kötü bir sürpriz yaptın. Hayatın boyunca hep ölümü hatırlatırken etrafına, sen ölümü hiç aklından çıkarmadın. Eğilip bükülmeye değmeyen fani dünya hayatını, vakarla tamamladın. Koca melek artık vâdeler tamam demişti. Göklerden süzülerek geldi ölüm meleği… O gökler bir nur gibi beyazla örttü üzerini. Gidişine ağlıyordu sanki kar tanecikleri de kendi lisanı haliyle. Evet, bir yiğit ve bir güzel adamın yeryüzünden gidişine ağlıyordu tüm Türkiye, tek yürek olmuş bir şekilde. İşte bir kez daha üşütmüştü seni soğuk hava; buzlar kefenin, karlar yorganın oluyorken. Yiğitler ayakta giderdi…! Sende yiğittin ve yiğitlere yakışır bir şekilde ayakta gittin. Geride dimdik, dümdüz ve omurgalı bir duruş bırakırken. Sana yakışmazdı “rahat döşekte can vermek.” Çünkü sen; ağır davaların, taş duvarların ve en sonunda sarp dağların, emzirdiği nur yüzlü, güzel çehreli, hilal bakışlı ve elinde gül dağıtan adamdın! İşte acıların dindi artık. Ve sen o mütevazı duruşunla, mütebessim gülüşünle halkının sevgi seli arasından sıyrılıp, asıl özlediğin uzaklara doğru yolculuğa çıktın. Ruhun; “Vuslat Kurultayı”na gelen insanların oluşturduğu “Büyük Birlik” buluşmasının bu manzarasını izlediğinde, ne kadar mutlu olmuştur kim bilir..!

Hani şiirinde diyordun ya; “bir çeşme başı” diye. Maneviyat çeşmesinin başında uzunca yatıp dinlenmek senin de hakkındır artık. Geride bıraktığın örnek hayatın ile gönüldaşların Peygamber çiçekleri toplayabilirler. Amacın Peygamber çiçekleri yetiştirmekti. O çiçeklerin tohumlarını ektin, suladın ve büyüttün. Fakat koklamak sana nasip olmadı. Zaten dünyada iken böyle bir derdin de yoktu..! Senin pencerelerin “sonsuzluk ülkesine” açıktı. Kalbin merhamet dolu, gönül gözün zikre açık, en zor anlarda dahi imanından ve değerlerinden taviz vermeyen bir cesaret devi’ydin…

Artık üşüme sen cesur adam! Doğru, düzgün, vefakâr ve cefakâr insan, dürüst siyasetçi… İzinden gittiğin kutlu önderlerine kavuştun şimdi. Tacettin Dergâhında tüm iman ve ahlak kahramanları ile gönül sultanları sana yer açtılar. Evet, o dava erleriyle komşu ve arkadaş oldun. Ruhaniyetleri seni karşılayıp, sinelerine basmıştır hiç şüphesiz. Sizce de ne kutlu bir komşuluk değil mi?

“Enbiya yurdu bu toprak, şüheda burcu bu yer,

Bir yıkık türbesinin üstüne, Mevlâ titrer” diyen İstiklal Şairi Mehmet Akif’in sedasında aksını bulan, müjdeli bir mekânın hatırasına komşu oldun. Onun ruhu da seni büyük bir iştiyakla karşılamıştır şimdi. Aynı davanın erleriydiniz her ikinizde. Rabbim ebedi istirahatgâh olarak sana ne güzel ve ne uygun bir yer seçmiş, mazine yakışır güzellikte…

Zaten senin İslami kimliğin dergâh kültürüne hiç uzak değildi ki. Hayatında da maneviyat sultanlarına son derece önem verir, onların örnek ahlakıyla bezenirdin. Şimdi de onları kendine arkadaş edinirken, manevi atmosferlerinde ruhunu dinlendireceksin…

Dualar senin için, fatiha ve Kuran-ı Kerimler sana… Allah senin gibileri içimizden hiç eksik etmesin. Bu toplumun her zaman “Muhsin Başkanlara” ihtiyacı var!

Ruhun şâd, mekanın cennet olsun güzel insan.

İsa DİKMENLİ

e-mail: isadikmenli@hotmail.com

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
3,031TakipçilerTakip Et
18,800AboneAbone Ol

İlgili Makaleler