Slide Slide

Büyük Patlama Nasıl Oldu

FEYZ: Evrenimizi nasıl tasavvur etmeliyiz?

TUNA: Evren adını verdiğimiz makrokozmosla mikrokozmostur. Yani sonsuz küçükle sonsuz büyük olanın iç içe geçtiği; birbirinden kopmayan, ayrılmayan, kenetlenmiş bir bütünlüğün adıdır. Bu tanımlamadan giderek, ister çevremizdeki minicik âlemler olsun isterse dev galaktik boyutlardaki âlemler olsun; hepsi de bizi çevreleyen, kucaklayan ve onlarsız asla olmayacağımız; karşılıklı etkileşim ve sıkı iletişim bağları ile birbirimizi tamamladığımız unsurların tümüdür.

Bu, iki kelimeyle muhteşem bir sistemdir!

Bu ne muazzam bir ilişki, ne muazzam bir etkileşim sistemidir ki, her nesne bir diğerine muhtaçtır. Hiçbir cisim bir diğerinden soyutlanamaz, ayrılıp kopamaz. Hepsi yerli yerinde, hepsi belirli zaman ve mekân boyutlarında yerlerini alırlar ve hizmete koşarlar.

FEYZ: Atomların tevhid sırrından bahsediyorsunuz. Bu konuyu bize izah eder misiniz?

TUNA: Bunu klasik tariflerin dışına çıkarak, anlaşılması için şöyle bir tarifle anlatabilirim.  Mesela bir buğday tarlasına gitsek. Oradan bir buğday tanesi alsak, bu taneyi değirmene götürüp, öğütüp un yapsak. Una su karıştırsak ne olur? Hamur oldu, hamuru pişirirsek ne oldu ekmek oldu. Hamurun içine şeker karıştırsak pasta oldu, pandispanya oldu. Ama aslı buğday tanesi değil midir? İşte aynen bunun gibi, çevremizdeki her nesnenin özü, esası atomlardır. Atomların içinde çekirdek; yörüngede de elektron var, çekirdeğin içinde proton; protonun içinde de kuark var.

İşte Evrenimiz, bu atomlardan meydana gelmiştir. Her atomun kendine has özelliği vardır. Her atomda protonlar aynıdır. Bu, bize Evrendeki milyonlarca çeşit ve türdeki eşyanın da tıpkı buğdaydan unun, hamurun ve ekmeğin oluşu gibi “tek” madde olduğunu gösterir.

Bilim dünyası artık çok gelişti. Kuantum Fiziğinin en çarpıcı yönlerinden biri “Bölünmeyen Bütünlük” adını alıyor. Madde, öylesine bir bütünlük bilincine sahip oluyor ki, bu madde içinde yer alan her varlık ve her varlığın oluşturduğu olaylar, birbirleriyle ilgili ve ilişkili olarak yorumlanıyor. Oysa bu yorum, klasik fizikteki eski ve artık köhneleşmiş “bağımsız olaylar” yaklaşımını reddediyor. Onun yerine Evrende tam bir birliktelik ve beraberlik olduğu izlenimi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

İslamda tefekkür boyutunda en üst mertebelere ulaşmış bazı sûfilerin deniz ve dalga olarak niteledikleri “çokluk” (kesret) ve “birlik” (vahdet) kavramlarını iyi değerlendirmek gerekiyor.

Kesret çokluktan gelir ama, asıl olan vahdettir, yani birliktir tekliktir, mutlaktır, eşsizliktir benzemezliktir, asıldır özdür. Çünkü o mutlak varlığın bilinci, “Hiçbir kımıldayan bir nesne yoktur ki biz onun perçeminden tutmayalım” (Hûd Suresi 56) ihtarı ile bu bilincin sadece o eşsiz varlığa mahsus olduğunu kanıtlamaktadır.

Kımıldayan yoktur, kımıldatan vardır! Hareket yoktur, hareket ettiren vardır! Kuvvetli yoktur, kuvvet veren vardır! Canlı yoktur, can bahşeden vardır. Bilinçli olan yoktur, bilinç veren vardır. Kısacası varlık yoktur, varlığa getiren vardır.

“Lâ mevcûda illa Hû!”

Bu gerçekten ne güzel, ne mükemmel bir özettir!

İslam’ın tevhid dini oluşunun asıl nedeni; iman ile küfrün, ruh ile bedenin, hak ile batılın, sevap ile günahın; özetle cehennem ile cennetin hepsinin birden, zıtları ile beraber, Âdem’in vücudunda bütünleşmesinden kaynaklanmıyor mu? İşte bu anlamlı sentezin yüceliği sonucunda, antitezden mahrum olan melekler, Âdem’e secde ettiler.

İşte burada bilim konuşur! Fiziğin nefis denklemlerinden ortaya çıkan gerçekler bir bir ortaya çıkıyor. Her şey, her şeyin içinde! Zaman ve vakit gelince yumurta çatlayacak ve civciv çıkacak. Tohum yarılacak ağaç çıkacak. Tek bir sperm, tek bir yumurtadan, evren kadar esrarlı ve muhteşem bir bebek doğacak!

FEYZ: İnsan, kâinat ve yaratıcı ilişkisini anlatır mısınız?

TUNA: İnsanla kâinat ilişkisini klasik bir tarifle anlatmak mümkün. Ama önce İslam’a tasavvufi pencereden bakıp, konuyu şöyle özetleyebiliriz.

Bir şair şöyle diyor:

“İnsana sığabilene Kâinat

Kâinata sığamayana da insan derim.”

Kâinatın yaşı 14 milyar yıldır. Bu atomların yaşının da 14 milyar yıl olduğunu gösterir. Bizim damarlarımızın içinde çağlayanlar gibi akan kanın içinde “hemoglobin” molekülünün yapı taşı olan demir atomu ile kâinatın en uzak noktalarındaki demir atomları arasında hiçbir fark yoktur. Yani bir yıldız 14 milyar yıl yaşında ise, bir insanın beden yaşı da 14 milyar yaşındadır. Hiç kimse iddia etmesin benim yaşım dokuzdur, ondokuzdur ya da doksandır  diye.. Atomların yaşı aynı olduğundan herkes aynı yaştadır.  İnsan bir atom yığınıdır. İnsanın yüzde yetmişi sudan ibarettir. Kalan kısmı da ekseriyetle karbon atomlarından oluşmaktadır. Bu muhteşem durum, İnsan ve Kâinat ilişkisini bize açıklıkla anlatmıyor mu?

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve muhabbetle insanı yarattım”

Şeklinde yüksek ifadesini bulan hakikat, konunun tam odak noktasını oluşturmaktadır.

Allah kendisinin bilinmesini irade ediyor. Muradı odur ki bilinsin, bilinebilsin! Onu  bilebilecek, en yüksek istidat ve kapasitede yaratılmış olan canlı türü, insandır. Çünkü insan akıllıdır. Çünkü akıl, insana verilmiş en yüksek derecedeki bir lütuftur, en değerli armağandır, itâ edilmiş üstün bir mazhariyet ve eşsiz bir mükâfattır. Çünkü akıl, bilinç ile ilgili ve ilintilidir.

Allah’ı bilebilmek için bu hazineyi bulmak gerekiyor! Zaten bütün hazineler bulunmak ve bilmek için saklanmaz mı? Bu saklı sır, herkesin bilmediği zengin bir hazinedir. İşte bunun içindir ki, Allah’ın “Zâhir” ismi vardır! “Bâtın” isminden “Zahir” ismine geçiş, onun için vardır. Ancak bu gerçek, “Bâtın”ın ortadan kalktığı anlamına gelmez. “Evvel”, “Ahir” ve “Zâhir”,  her an ve şartta mevcuttur ve var olmaya da devam edecektir.

Buna göre Allah’ın gizli (Bâtın ) hâli, zuhura gelmek isteyince, bu Evren yaratıldı ve tüm isim ve sıfatlar neşir halinde her nesneye, her köşe bucağa yayılarak çoşkun ve aşkın bir dalga halinde dağıldı.

Allah’ın NUR’u böylece ortaya çıktı.

“Allah göklerin ve yerin NUR’udur.” (Nur 35) yüksek âyeti bu gerçeğin tam odak noktası ve konunun temel taşıdır.

FEYZ:Bilim dünyası Avrupa’ da CERN’deki deneyden ne beklemektedir?

TUNA: Bilim dünyası, Evrenin yaratılışının mikro düzeyde bir kere daha teyid etmek istemektedir. Yaradılış aslında yıllar öncesinde makro düzeyde ispatladı. Ama bir de mikro düzeyde bunu teyid ederek görmek istiyorlar. Evrenin genişlemesi ve evrendeki kozmik fon ışıması neticesinde Evrenin yaratılmış olduğu, yani yokluktan, hiçlikten ortaya çıktığı, matematiksel olarak ve astrofizik sayesinde ispat edildi. Bir çok incelemeler neticesinde Evrenimizin yaşı hesaplandı. Artık bilim adamlarının bu konuda en ufak bir tereddüdü ve şüphesi kalmamıştır. Şimdi mikro düzeyde bunu ispat edecekler.

FEYZ:  Peki ülkemizdeki bazı bilim insanlarımız “yaratılış tezini”  niçin hâlâ kabul etmiyorlar da “oluşum” gibi içi boş kavramları kullanıyorlar?

TUNA: Bunu savunanlar basiretsizdir de ondan. Çünkü Avrupa’ daki bilim dünyasında, sürdürülen bütün çalışmalar, kafalara dank edercesine her defasında yaratılışı ispat ediyor, belgelerle ve inandırıcı delillerle gözler önüne seriliyor.  Onlar da artık anladılar ki içinde bulunduğumuz bu Evren yaratılmıştır. “Yaratılmış” demek, İslam inancına göre bu Evreni yaratan bir “Hâlik” vardır demektir. Kimse yaratıcıyı inkâr edemez. Yaratıcıyı inkâr eden, O’nun kitabını da inkâr etmiş sayılır. O’nun Peygamberini de inkâr etmiş sayılır. Konuyu tersinden düşünecek olursak, dini kabul etmeyen, yaratılışı da kabul etmemek için çırpınıp durmaktadır.  Bizim bazı bilim insanlarımız da, batı dünyasının taklitçisi olduğu için, onlar da zamanı gelince “Hâlik” isminin önemli olduğunu anlayacaklardır. Çünkü ABD’den Prof. David Rainwater, adı çok sık geçen “Higgs” parçacığı için “Tanrının (yaratılışın) zerrecikleridir” dedi. Bunu onlar söylüyorlar ben söylemiyorum.

Aklı başında bilimciler, mevcut bulgular ve verilerden giderek, vardıkları sonuçları şöyle özetliyorlar: Diyorlar ki, Big Bang yaratılıştan hemen sonra, yani saniyenin milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda biri anında küçücük, minicik bir sapma olsaydı, Evrenimiz ortaya çıkmazdı. Bu durum Evrenimizin nasıl mükemmel bir dengeyle yaratıldığının; adeta bıçak sırtındaymış gibi ne kadar hassas bir yaratılış sürecinde varlığa geçtiğinin açık bir izahıdır.

Evrenin ne kadar akıl almaz bir incelikte yaratıldığını anlamak içi, yeryüzünden Mars gezegeni üzerindeki bir çukura topunu göndermeyi başarabilen bir golf oyuncusunun becerisini düşünmek yeterli olacaktır.

FEYZ: Ayetler gökyüzünden ibret alınması gereken bir yer olarak tanımlamaktadır. Peki, bir fizikçi olarak semaya baktığınızda (yapılan araştırmaları incelediğinizde) ne anlıyorsunuz?

TUNA: Ben bir şey anlamıyorum ağlıyorum!! Ben yaratıcının haşmetini görüyorum. Çünkü Güneş Sistemi bu Samanyolu içersinde o kadar küçük bir zerredir ki anlamak ve anlatmak adeta imkansızdır. Samanyolunun bir baştan bir başına ışık, 100 milyon yılda gidebiliyor.  Samanyolu, bu kadar muazzam bir sistem. Samanyolu içersinde bizim güneş gibi 200 milyar adet güneş var. Sadece bunlardan bir tanesi bizim güneşimizdir. Güneş de aslında ısı ve ışık yayan bir yıldızdır. Bizim güneşe en yakın yıldızın ismi Alfa Centaeri’dir. Onun da ışığı bize 4.5 yılda gelir. Aslında ben şu anda o yıldıza baktığımda, onun 2004 yılındaki halini görüyorum demektir. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?

FEYZ: Zaman konusunda bize neler söyleyebilirsiniz?

TUNA: Kozmolojik zaman oku evrenimizin Big Bang’ten itibaren sürekli olarak zamanla genişlediğinin izahını gösterir. 14 milyar yıldan beri sürekli olarak Evren genişliyor ve bu konuda artık hiç kimsenin en ufak bir şüphesi kalmadı.

Termodinamik zaman oku da tıpkı, kozmolojik zaman oku gibi geçmiş, hal ve gelecekle ilgili durumu gösteriyor. Big Bang sırasında ve hemen sonrasında sıcaklık değeri, trilyon ve trilyonlarca değerinde çok enerjik ve çok sıcak bir ortamın egemenliği altındaydı. Genişleme sürdükçe sıcaklık azala azala bugünkü değerine ulaştı. ABD de Robert Wilson ve Arno Penzias imsideki iki elektronik mühendisin, tesadüfen keşfettikleri ve ismine “Kozmik Fon Radyasyonu” denilen bir ışımanın varlığı sayesinde, bu günkü sıcaklığın -270 dereceye kadar düştüğü anlaşıldı.

Bunun anlamı ise gayet basit. Kozmik Fon Işınlamasının eşdeğeri olan sıcaklık, 14 milyar yıl önceki Big Bang’tan arta kalan bir enerjinin devamı niteliğindeydi. Termodinamik ok, zamanın geçmişten geleceğe doğru aktığının kanıtı olmakla kalmıyor; ayrıca Evrenin yaratılmış olduğunun da en kesin ispatını gözler önüne seriyordu. Bu keşfi yapanlar, Nobel Fizik Ödülünü almaya hak kazandılar.

Gel de şimdi şaşırma!

Üçüncü ok, bize aittir. Bizler hep geçmişi hatırlar, hâli yaşar ve geleceği plânlarız. Yani zihnimiz, aklımız, ve fikrimiz ve bütün düşünce ve algılama sistemimiz, hep geçmişten geleceğe doğru yönelen ve ismine “Psikolojik Zaman Oku” denilen bir okun etkisinde kalıyor.

O halde üç zaman okunun, üçü de birbiri ile çok ilginç şekilde çakışıyor. Kozmolojik zaman oku, termodinamik zaman oku ve psikolojik zaman oku aynı tarafa doğru yönelmiş durumda. Bu yön, hep geçmişten geleceğe doğru bir istikameti gösteriyor.

İçinde bulunduğumuz bu asrın insanlarının, ben çok şanslı olduğuna inanıyorum. Zamanımızdan yüz yıllar önce, dar çevreli köyünde yaşayan inançlı bir insan gökyüzüne bakınca “Ya Rabbi ne kadar büyüksün” deyip oturuyordu. Ama bu gün, uzayın derinliklerine yolculuk yapıyoruz. Nice olağanüstü hadiselerle karşılaşıyoruz. Bu zamanın insanına büyük bir lütuf değil mi? Baksınlar, incelesinler, okusunlar, ibret alsınlar!

Ama anlayabilene!

FEYZ: Kuantum Fiziğinin bilim dünyasına etkilerinden bahseder misiniz?

TUNA: Kuantum fiziğinin akıl karıştıran özelliklerinden birisi de ışıktır. Fizikçiler için ışık konusu kadar tartışma yaratan bir başka konu daha görülmemiştir. Nasıl tartışılmasın ki, ışık nedir diye sorulduğunda bir enerji şeklidir diye cevap verilir. Ancak bu cevap başka sorulara da yol açacağından ortalık toz duman haline gelir. Işık nedir, enerjidir. Peki nasıl yayılır? Dalgalar halinde yayılır.  Yani, havuza atılan bir taş, suda nasıl iç içe dalgalar oluşturuyorsa, ışık da aynı böyledir. Nasıl bildin? Çünkü ışığın dalgalar halinde yayıldığını açıklayan ve kanıtlayan deneyler var.

Buraya kadar her şey normal gidiyordu. Thmas Young adında bir fizikçi 1800’lü yılların ortalarında bunu deneyle göstermişti. Oh ne âlâ ne âlâ! Fizikçiler derin derin horlarken, tam 20. asrın başladığı tarihte Max Planck,  bu kez ışığın tıpkı pencereye vuran yağmur damlası gibi ya da ping pon topu gibi veya bilardo masasındaki toplar gibi bir özellik gösterdiğini kanıtlayınca bu kez fizikçiler uykularından sıçrayarak uyandılar. “Neler oluyor bize? Bize neler oluyor?”

Bu nasıl olurdu? Bir şey hem şöyle hem de böyle olabilir miydi? Işık hem dalgalar halinde yayılır ve hem de tanecik gibi davranabilir miydi?

Sık sık dile getirdiğimiz gibi, o zamandan bu zamana, fizik artık sadece felsefecilerin yorgun ve titrek sesle mırıldandıkları kavramların tümünü koparıp alacak ve zihnin yepyeni ufuklarında özgürce maddeyi, ışığı, enerjiyi ve hepsinden önemlisi insanı hedef alan olağanüstü yorum teknikleri ile tüm çevremizi, dünyayı ve âlemleri kapsayacak alışılmadık bir kuramlar sistemini, bilimin tam orta yerine bir zafer abidesi gibi yerleştirecektir.

FEYZ: Fizikteki “Belirsizlik Prensibi” nedir?

TUNA: 1927 yılında Werner Heinsenberg ismindeki bir fizikçi, hem fizik dünyasını ve hem de felsefe dünyasını alt üst edecek bir buluşla ortaya çıktı zaman, bilim çevreleri belki de 9.0 şiddetinde bir depremle sarsılmış olmalıydı.

‘Belirsizlik Prensibi’ olarak da bilinen bu prensip, o kadar derin ve geniş anlamları beraberinde getiriyordu ki, mikrokozmostan makrokozmosa kadar bütün Evren ve içindekiler; yani madde, uzay, zaman, hız, yörünge, kütle vb. gibi gözleme dayalı fiziksel olaylar, insan olmadan hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Daha önceleri; madde uzay, mekân, Evren, zaman, sonsuzluk, hareket ve varlık gibi kavramlar, felsefecilerin ilgi alanına girerdi. Belirsizlik Prensibinden sora fizik, felsefenin konularına el atmaya başlayınca “Yeni Fizik” adı altında Kuantum Mekaniğinin sonuçları irdeledi ve anlaşıldı ki, zaman sadece bir boyutmuş. Uzay ve zaman birbirinden ayrılmayan iki kavrammış. Uzayda boşluk diye bir şey yokmuş, Evrenimiz enerjiden ibaret büyük bir sistemmiş. Minik evrende, elektronlar belirli yörüngede belli hızlarla dolanıp duran parçacıklar değilmiş, sadece belirli denklemler aracılığı ile ihtimallere dayalı bir aralık içinde bulunabilirmiş. Newton fiziğinde gök mekaniğinin  nefes kesen denklemleri sayesinde gezegenlerin, kuyruklu yıldızların yerlerini ve zamanlarını bulmak hiç de zor değil gibi görünüyordu. Lakin, Yeni Fizik açığa çıkınca, hesaplamalar kilitleniyor. “Elektron şimdi nerede” sorusuna hiç kimse kesin bir cevap veremiyor.

Mesela Uzayda daha ağır gelen gök cisimlerinin yakınlarında zaman bir başka hızla akar. Onun içindir ki, Dünya zamanı başka, güneş zamanı başkadır. Zamanın, uzayın değişik bölgelerinde değişik hızlarla aktığının kanıtı yüzyılımızın en çarpıcı buluşlarından biridir.

Gel de şimdi fizik mi, yoksa felsefe mi diye kafamız karışmasın!

FEYZ: Yaratıcı sırlarını kâinata serpiştirmiş midir?

TUNA: Bunlar aslında gören göz için sünnetullahtır, adetullahtır. Çünkü Allah’ın Sünnetullahı demek,  Yaratıcı’nın yasaları demektir. O, “Kün: Ol” dedi ve her şey Ol’du!

Yeryüzünde canlı-cansız olarak isimlendirilen milyarlarca sistem mevcut. Bunların bıraktıkları atık miktarı, milyonlarca tonu buluyor. Bu sistemde tamamen fiziksel kanunlar, matematiksel yasalar, prensip ve kurallar egemendir. Başıboşluğu, başıbozukluğu ve gelişigüzelliği temsil eden ve “kaos” denilen düzensiz bir evren yerine burada; belirli kaidelerin geçerli olduğu, tamamen hiyerarşik, uygun bir disiplin ve ahenkli bir nizamın özgün bir bilinç yapısı sergilenir.

Oysa şimdilerde zaman, mekân, uzay ve evren hakkındaki görüşlerimiz asırlar öncesinin katı ve durgun yaklaşımından çok farklı sonuçlar gösteriyor. Çünkü astronomi, astrofizik, uzay fiziği ve kozmoloji gibi son yıllarda ileri atılımlar sergileyen bilimler, özellikle kara delikler’in varlığı konusunda artık tereddüde gerek kalmadığının anlaşılması üzerine, daha da derinlemesine bir anlam ve önem kazanıyorlar.

Kâinatın her yerinde akıllara durgunluk verecek o kadar çok şey var ki…Büyük patlama sırasında çıkan sıcaklık değeri: 100 milyon kere, milyon kere, milyon kere, milyon kere, milyon derece!

Gel de şaşırma; gel de hayret etme! Gel de hayranlık duyma! Hatta gel de ağlama!

Büyük patlamanın tam ortasında, merkezinde olduğumuzu varsayarsak, tüm evren hacminin sıfıra yaklaştığını; yoğunlukla beraber sıcaklığın da bir limite dayandığını kabul etmekten başka bir çaremiz ve seçeneğimiz yok. Ondan ötesi bilinmiyor! Bütün bilim, bilinç, akıl ve idrak bu hem sonsuzda ve hem de ilk noktada donuyor, duruyor!

Geçenlerde Çinli bir fizikçiler, evrenimizde çok büyük yıldızların iç katmanlarında zihinleri alt üst edecek eden sıcaklıkların bulunacağını açıkladılar. 6 milyar derecelik bir sıcaklığın hüküm sürdüğü bu yıldızların doğal olarak bizim güneşimizden çok çok daha büyük olacağı kuşkusuz. Bu kadar yüksek sıcaklıktaki yıldızlarda yoğunluk değeri o kadar fazla, o kadar fazladır ki; ünlü değimiyle, bir çay kaşığı kadar yıldız maddesi, milyon tonlarca ağırlığa sahiptir.

FEYZ: “Higgs” parçacığı ne demektir?

TUNA: “Higgs” parçacığı doğrudan doğruya kütlenin anlamını ortaya çıkartacak bir parçacıktır. Yani atomun içindeki, daha doğrusu çekirdek içindeki protonun içindeki, kuarkın içindeki maddenin özelliğini gösteren bir parçacıktır. CERN’deki deney ile maddenin niçin kütleli olduğu ispat edilecektir.

FEYZ: Bilimin dine karşı gibi gösterilmek istendiğini ısrarla, körü körüne inat edenler var. Bilim ve din kavramını bize izah eder misiniz?

TUNA: Maalesef böyle insanlar var. Bilim ve din aynı şeydir. Bunların ikisini ayrı ayrı izah edemem. Çünkü Allah hem dini hem de bilimi ortaya koymuştur. İkisi beraberdir, bütünlük içindedir. Onun nazarında tek bir kavram vardır “tevhid sırrı” vardır. Bunu ayıranlar hata ediyorlar.

FEYZ: Bilim ve ahlâk ilişkisi şüphesiz çok önemli, bu bağlamda tasavvuf – bilim ilişkisini anlatır mısınız?

TUNA:  En zor soruyu sordunuz! Tasavvuf demek, düşüncenin dinamiği demektir. Düşünce de aslında dua demektir. Siz ne düşünürseniz düşünün, geniş anlamı ile dua ediyorsunuz demektir. Siz buraya gelmek için niyet ettiniz ve “İnşallah gelirim” diye düşündünüz. İşte bu duadır! Tasavvuf, az önce dediğimiz gibi, “düşüncenin dinamiğidir.” Yani bir hareket bir eylemin adıdır. İslam, “ataleti bırakın” der; “tembelliği bırakın” der. “Oku” diye onun için söyler. Peki, ne okuyacağız, kendimizi okuyacağız. Artık biliyoruz ve öğendik ki, şu koskoca Kâinat maddeden ibarettir. Onun da bir şuuru var ama, insandaki şuur gibi değil! insanınki en yüksek mertebede. Çünkü insandaki şuur, yani bilinç denen kavram, Allah’ın varlığını idrak edebilecek düzeyde de ondan. “Elhamdülillahi Rabbil âlemin” demek; Allah’a şükretmenin başlangıç noktasıdır. “Hamd” etmek, Allah’ı ve Peygamber’i idrak etmek demektir. Onu tam olarak anladıysak, kavrayabildiysek, tasavvufun ana damarından girdik demektir.

FEYZ: “Muhammedi Bilinç” kitabınızın konusu nedir?

TUNA: Bu yaptığımız söyleşinin bir çok konusu bu kitabımızda yer almaktadır. Ne demek bilinçli olmak? Peki evrenimizin bilinçli olması ne anlama geliyor? Bilinçli olmak, bilmek, anlamak, algılamak, duymak ve duygulanmak! Duygulanmak ise sevgide mesafe kat etmek değil mi? Uçsuz bucaksız Evrenimiz için de bilinçlidir diyemez miyiz? Çünkü o da muhabbetle yoğrulmuş ve şekillenmiştir. Muhabbete dalan her kim olursa olsun ağlar? Sevgiden, özlemden, ayrılıktan, kısacası iç yakan bir hasretten ağlar.

Ağlamak, ağlayabilmek! Bunun için milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri, hassas teleskoplarla gözlemeye, atomun derinliklerinde yer alan yüzlerce parçacığın ismini öğrenmeye gerek var mı? Küçücük, minicik bir maydanoz yaprağına, yere düşen bir yağmur damlasına, ya da topraktan fışkıran yeni bir filize bakmak yetmez mi?

Bu, çoklu gibi görünen (kesret) alemine bir de teklik (vahdet) gözlüğü ile bakarsanız, belki o zaman içinizden ağlamak gelir. Utanmayınız, ağlayınız. Ağlayınız ki, rahmetin ıslattığı toprağı bir de sizin gözyaşlarınız sulasın!

Ağlayınız ki, bir tek günahın affı için belki bin dua gerekirken, bir tek niyaz için bin günah bu yaşlarla temizlensin.

Sizin güzel derginizle sohbete doyum olmaz. “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanacaklar” diye buyuran yüce peygamber’e selam ve salat olsun! Ona ve onun soyundan gelen melekler kadar mâsum Ehli Beytine de selam olsun.

 

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,878TakipçilerTakip Et
18,100AboneAbone Ol

İlgili Makaleler