Slide Slide

Hased !..

Biz insanların birtakım korkuları vardır. Kalbimizdeki ve kafamızdaki ölçülerin yönüne göre değişir tabii bu korkular. Şüphesiz tek amacı Allah’a kulluk olan bir insan Allah’tan korkar, her an tetiktedir, günaha düşmek, harama düşmek, Resulullah’ı incitmek korkutur onu. Allah’tan korktuğu için de insanlarla arası iyidir, ölçüsü sağlamdır ve bu sağlam ölçüsüyle Allah-u Teala’nın verdiği tüm güzellikleri yakalamasını bilir, çirkin olanları atmayı becerir. Ayrıca Rabbinden gelen herşeye razıdır.

Gerek nimete, gerekse belaya. Ama bir de Allah-u Teala’nın mahlukundan kimisini alim, kimisini cahil, bazılarını zengin, bazılarını fakir, bazılarını kuvvetli, amir, patron, kimisini cesur, kimisini abid yapmak suretiyle her birinin rızkını ayrı ayrı tayin ettiğini kalbine kabul ettirememiş, bu da yetmezmiş gibi kendisinden başkasının ilim-amel, mal-mülk, şan-şöhret bakımından üstün olmasından korkan insan tipleri vardır.

Ve emin olunuz ki, bu korku kadar tehlikeli bir şey daha yoktur. Özellikle müslüman için. Çünkü fiiliyata dökülünce Resulullah Efendimize “muhakkak ateş odunu yokettiği gibi, hasedde haseneleri silip yokeder.” dedirtecek kadar korkunç kalbi maraza, hasede sebebiyet verir. Fakat hasedin zemmini sadece bu korkuyla sınırlandırmak hata olur. Hepimiz biliyoruz ki, herhangi bir sebepten dolayı kendisine bir zararı dokunmuş olana karşı insanoğlunun kalbinde
muhakkak buğz teşekkül eder. Şayet nefse sahip çıkılmazsa da buğzetmek de yetmez, intikam sevdasına düşülür. Başka bir tarifle hasedin en şiddetli sebeplerinden birisi olan düşmanlık zuhur eder. Öyle bir düşmanlıktır ki bu, insan, düşmanının başına bir bela geldimi Allah-u Teala’nın kendisini mükafatlandırdığını düşünecek kadar basitleşir, Allah katında yerinin çok büyük olduğunu düşünecek kadar da ileriye gider. Tabii bunun tam zıddı da olması mümkündür. Hasmının nimetinde bir azalma, başında bir bela göremeyince, Allah-u Teala’nın nezdinde bir değeri olmadığı zannına kapılabilir. Sonrada gelsin
elem, gelsin keder.

Yine birtakım insanlar vardır ki, başkalarının kendisinden maddi-manevi yükselmelerine asla tahammülleri yoktur, karşısındakini herhangi bir nimetten kendisine zerre miskal önde olması düşüncesi bile aşağılanmaktan korktukları için kibirlenmelerine sebep olur ki, nitekim kafirlerin çoğunun Allah Resulüne “yetim bir genç bizi nasıl geçer, biz başımızı nasıl ona eğeriz” demelerinin, peygamberlerin Allah’a olan yakınlıklarına taaccüp edip, hatta onlardan peygamberliklerinin zail olmasını istemelerinin, üstünlüklerinden sıkılmalarının nihayetinde “Allah bir beşeri mi resul olarak gönderdi” (İsra-94) demelerinin sebebi hased değil de nedir? Ayrıca maksat ve çıkarlarının elden kaçmasından korkanlara, gözden-kalpten düşerlerse birtakım payelere, hedeflere ulaşamamaktan korkanlara ne dersiniz?

Ya kendi nefsine rütbe ve nüfuz talep etme, üstelik de herhangi bir maksada varmak gibi bir niyetle değil, sırf alanında tek olmak, eşi benzeri bulunmamak, meth-ü senalarla poh pohlanmak arzusuyla yanıp tutuşanlara ne demeli? Daima başkalarının perişanlığı hoşuna gidenler, başkalarının mülküyle halka cimrilik edecek kadar rezilleşenler, ya onlara ne buyurursunuz?

Evet, haset bütün nimet ve iyiliklerin yalnız kendi nefsine tahsil edilmesini istemekten, kendisinden başkasında Allah’ın nimetlerine rıza göstermemekten başka bir şey değildir. Ne çirkin haslettir ki haset, Allah-u Teala’nın nimetine düşman olmakla, O’nun hükmüne öfkelenmekle, kulları arasındaki taksimatını beğenmemekle aynı manaya gelir ve cehaletin ta kendisidir. Hiçbir kimse yoktur ki hasediyle Allah-u Teala’nın ne kendisine ikram ettiği nimeti artırabilsin, ne de hased edilenin nimetinde bir azalmaya neden olsun. Aksini düşünen ise hakikaten ya aptaldır ya da Allah’ın ilmi ezeliyesinde aleyhte yazılmayan bir belanın gelip çatmayacağı gibi lehte yazılmış bir rızkın da ondan başkasına ulaşmayacağını idrak edemeyecek kadar marazlı bir beyne sahiptir. “Bil ki muhakkak senden geçen (bela ve menfaat) sana ulaşacak değildir. Kader-i ilahi de sana ulaşacak muhakkak senden geçmez” hadisi de bu hakikate ışık tutmaz mı?
Ve işte tüm bunlara binaen ancak haset nimete karşı yapılır diyor

İmam-ı Gazali. Yine imam-ı Gazali hasedi derekelerine ayırıyor:

Birincisi; haset ettiği kimseden nimetin zail olup gitmesini istemesidir.

İkincisi; haset ettiği kimsenin nimetine talip olduğundan dolayı istiyor ki, o nimet ondan alınsın, kendisine verilsin! Mesela haset ettiği adamın güzel evine veya güzel kadına veya nafiz olan salahiyyet ve yetkisine veya elde etmiş olduğu geniş servetine talip olması gibi… İstiyor ki bunlar arkadaşından alınsın kendisine verilsin! Binaenaleyh istediği o nimetin ortadan kalkması değil de kendisine intikal etmesidir.

Üçüncüsü; nimetin aynısını değil de benzerini kendi nefsine istemesidir. Dördüncüsü; kendi nefsine gıbta ettiği kimsenin nimeti gibi bir nimeti istemesidir. Nimetin zail olmasını istemez. İşte bütün bunlar gösteriyor ki, hasedin imana, ahiret hayatına zararı oldukça büyüktür. Sadece uhrevi hayata mı, dünya hayatına da zararı küçümsenecek gibi değildir. Haset sahibi dünyada yapmış olduğu hasetten dolayı sürekli elem, üzüntü içerisindedir. Allah-u Teala’nın hasmına verdiği nimetleri gördükçe mahrum, üzüntülü, kalbi dağınık, göğsü dar bir vaziyette geçirir ömrünü, hayatını.

Onu hiç kimse hiçbir şekilde memnun edemez, ta ki nimetlerin zail olmasını görmekten gayrı. Ayrıca böyle insanlar gazaplı olmaları, cimri olmaları, asık suratlı olmaları, ahlaksızlıkları, tembellikleri nedeniyle toplumda hiç sevilmezler. Öte yandan haset edilen zatın elindeki nimette Allah’ın takdir ettiği güne kadar elinde durur. Onu kaldırmaya hiç bir güç yetmez. Bilakis kendisine haset edilen şahıs, kendisine haset edildiği sürece o mazlumdur, hele bir de aleyhinde atılıp tutuluyorsa, ayıpları meydana dökülüyorsa, onun kötülükleri anılıyorsa kendisine haset edenin bütün sevaplarına nail olur. Çoğu zaman da haset edici, düşmanı için istediğine kendisi müptela olur.

Hatta Aişe validemiz der ki; -Ben Hz. Osman için neyi temenni ettiysem hepsi benim başıma geldi. Hatta ben onun için ölümü temenni etseydim mutlaka ölürdüm. Her şey o kadar açık ki, hem uhrevi hem de dünyevi zararları oldukça büyük, hasedin. O halde çözüm ne? Çözüm Resulullah Efendimizin de buyurduğu gibi, “Üç şey vardır ki onlardan hiç kimse kurtulamaz. Su-i zan, uğursuzluk sayma, haset. Onlardan kurtuluş yolunu size bildireyim mi? Su-i zanda bulunduğunda onu incelemekten vazgeç, uğursuzluk düşüncesine kapıldığın zaman onu geçiştir. Haset etiğin zaman da onu isteme”. Evet, ne iblis gibi kibirlenmek, ne de karun gibi nimete isyan etmek istemiyorsak kalbimize gelen hasedi istememeli, asla kalbimizde vuku bulan hasedi azalara sirayet ettirmemeliyiz.

Tabii ki bunu her türlü adiliğin fır döndüğü, nefsani hastalıklar için her ortamın kendiliğinden azır olduğu, insanların hayırda değil de birbirini yemek için adeta yarıştığı şu devirde, binlerce kalp marazıyla beraberken tek başımıza yapmamız mümkün değildir. İhtiyacımız olan Rabbani ölçüyle ölçülenmiş, Kur’an ve sünnet ışığında yaşayan, nasıl ki mide mütehassısının mide üzerine ihtisas yaptığı gibi, nefs ve kalp üzerine ihtisas yapmış, nefsin bütün çıkış noktalarını bilen, ona Allah dedirtecek bir terbiyeci, Allah dostu nerede bulursak orada yapışmalıyız eteğine.

Yoksa sonumuz…

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,957TakipçilerTakip Et
18,500AboneAbone Ol

İlgili Makaleler