Slide Slide

Molla Yahya Hz.’lerine Seyda Hz.’lerini Sorduk…

  Gönüller Sultanının (k.s.a.) bütün halifeleri gibi, Molla Yahya Hz.’lerini de, hakiki manada anlamak ve anlatmak öyle kolay iş değildir, bunun ala­bildiğine farkındayız. Zaten Kamil insanların va­sıflarının değil kısacık sözlerle, ciltlerle dolusu ki­taplarla bile kuşatıcı bir şekilde anlatılması kim­seden beklenmemelidir. Çünkü manevi boyutlan deryalar misali engin olan bu çile, mücahede ve müşahede erbabını, kelimelerin dar kalıplan ara­sında tanıtmaya çalışmak, hayatında bal yememiş kişiye balın tadını anlatmak gibi saçma bir şey olur. O yüzden rahatça diyebiliriz ki manevi ilimlerin ka­vanozu konumundaki, tasavvufi terimleri kırarak içindeki lezzete parmak çalmayanlar, tasavvuf eh­lini ne tam olarak anlayabilir ne de tam olarak an­latabilirler…

  Molla Yahya Hz.’leri de işte bu şekilde kabuğu kırarak öze inenlerden… Ve aynı zamanda İstanbul gibi, her sınıftan, her kültürden kısacası yetmişiki milletten insanların bulunduğu bir şehrimizde, gö-nüllerdeki yaralan sarmakla görevlendirilmiş… Evet herhalde bu görev, onun müsbet ve manevi ilim-lerdeki ehliyeti hakkında bizlere söyleyecek fazla bir söz bırakmıyor olsa gerek…

Evet neticede bir alimin büyüklüğü eserlerinden, talebelerinden belli olur diyoruz ve Gönüller Sul­tanını sağlığında ziyaret fırsatını kaçırarak esef eden, üzülen kardeşlerimize de inanarak ve gü­venerek şunu tavsiye ediyoruz: O’nun (k.s.a.) bü­yüklüğünü ve şefkatini gidin bari eserlerinden müşahade edin… En azından bu fırsatı kaçırmayın.

  Evet sevgideğer okurlanmız bizler Molla Yahya Hz.’leri hakkında, fazla söz söylemeyi gereksiz bu­luyor daha iyi tanımanıza veya kimbilir, belki de manen bağlanmanıza vesile olur ümidiyle, O’nunla yapmış olduğumuz sohbetimizle sizleri başbaşa bı­rakıyoruz…

  Feyz : Efendim, Şeyda Hz.’leri hakkında genel manada nelerden bahsedebilirsiniz.

Molla Yahya (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) : Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Alemin vessalatü vesselamü ala hayrihi ve halgihi Seyyidina Muhammedin ve ala alini ve sahbihi ecmain.

Rabbişrahli sadri ve yessir İİ emri vehlül ukdeten min İisani yefgahü gavli. Süb-haneke la İlme lena illa ma allemtena in-neke entel alimül hakim, sübhaneke la feh-me lena inneke tevvebür rahim.

Aziz Kardeşlerim, Allah razı olsun. Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) onun hakkında, ben gibi acizane bilgi vermek, onu tanıtmak hakkım değil. Ben kendimi o yüce zatın hakkında bilgi vermekten aciz görüyorum ve kusurlu görüyorum. Zira evvela o öyle bir Ehl-i beyt, öyle bir ailedendi ki Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) bizatihi o Ehl-i beyti methetmiş ve Bismillahırrahmanirrahim. Allah (Celle Celalühu) Siz Ehl-i beytten pisliği necaseti götürmek izale etmek ve sizi temizlemek istiyor.

Allah (Celle Celalühu) Kur’an-ı Kerim’de temizlediği bir aileyi ve Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) övdüğü ve methettiği bir Ehl-i beyti methetmem fuzuli görüyorum. Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hadis-i Şeriflerinde;  Hz. Nuh’un zamanındaki nasıl ki Hz. Nuh’un gemisine binen halas olmuştur. Ondan geriye kalan helak olmuş olduğu gibi bir fitne zamanında benim Ehl-i beytime tabi olan da halas olacak onlardan geriye kalan muhalefet ederîi de helak olacak diyen Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Seydamız da o aileden olduğu hasebiyle Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nin bu methine vasfına vakıf layık olduğu haptİyetiyle ben artık benim bir diyeceğim kalmamıştır. Ancak 1958’den beri bu aileyle beraber olduğum hasebiyle de Şeyda Hz.’leri (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) az bir şey bilsem onu bildirmekten memnunluk ve buna memnuniyet duyuyorum. Ve kendime bir iftihar bilirim.

Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) küçüklüğünden beri Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) onu güzel ahlak ve güzel tabiat üzere yaratmıştır. Tabi ki Mevla (Celle Celalühu) bir zata bir yüce makam nasip ettiği zaman onu küçüklüğünden muhafaza eder. O’na hayır yollan kolaylaştınr ve kötülükleri de ondan muhafaza eder.

Dolayısıyla Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) babası ve annesi tarafından Seyyid olma hasebiyle ve babası zamanın Gavs’ı, Kutbi ferdi olduğu hasebiyle işte terbiye ve adap merkezi olan bir ailenin ocağında yetişmiş ve kendi zatı da küçük yaştan beri Resulullah |s.a.v.)’ın ahlakına sahip.

Gerek sima bakımından Seydamız ffc,s.) Hz. Resulullah’a (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benzerliği var idi. Ve gerek ahlak ve tabiat bakımından yine Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ahlakına sahip idi. Nitekim daha Gavs hayattayken (k.s) bazı sofi kardeşlerimiz Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i rüya aleminde gördüklerinde Gavs’a aynı bu ibareyi kullanırlardı :”Kurban Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sizin şu büyük oğlunuza çok benziyor diye tabir ederlerdi.”

Ahlakı ise, gerek şefkat, merhamet gerek tevazu gerek halim olmak bütün konularda Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ahlakına sahip ve Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) ahlak ve faziletin timsali idi .Yani numunesi idi.

Bunları misallerle ifade etmek tabi çok uzun uzadıya bir zaman alır. Ama yine bunlardan azıcık da olsa bazı misallerle anlatmaya çalışacağım. Seydamızın huzurunda insan bulunduğu zaman sanki Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda olduğu gibi sükunet ve huzur ve huşu var idi. O’nun meclis-i Alisinde hiç bir zaman kimsenin aleyhinde, gıyabında bir söz konuşma mevzubahis değildi. Veyahut da dünya ile ilgili konuşma olmaz idi. Veyahut da herhangi bir siyasetle alakalı bir söz söylenilmezdi. Dolayısıyla meclisinde Laho yani boş söz veyahut çirkin söz veyahut da günah sözden mücerred idi. Nitekim Hz. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in meclisi de böyle idi.

Şefkat bakımından ise, Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) bütün müridleri şefkati altına almış ve bütün müslümanlara genel bir şefkate sahip idi. Şefkatine bir misal, “Geçen sene vefatından onbeş gün evvel Afyon’da birgün konuştuk. Oranın havasıyla ilgili ‘Kurban buranın havası nasıl size (iyi) geliyor mu? “ diye ben sordum acizane. Havası hoştur dedi. Fakat burada çok üzülüyorum gelen sofilere bir şey veremediğimiz için. Onlara bir şey de ikram da bulunmadığımız için çok üzülüyorum dedi ve inşaallah önümüzdeki sene bir fırın bir mutfağı yapıp gelen sofilere mutlaka yemek çıkaracağız diye buyurdu. Dolayısıyla o gelen misafirlere ikramda bulunmadığı için Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) üzgün idi. Ve de O’nun onlara karşı şefkatine idi.

Halimliğine gelince, hiç bir zaman Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) kimseyi azarlamamış ve kimseyi kötülememiş ve kimsenin kalbini kırmamıştır. Ve bunu hiç kimse görmemiştir.

Tevazu, zaten Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) tevazünün timsali idi. Ve o tevazusundan dolayıdır ki o kadar insanlar gelip gittiği halde o kadar deniz dalgası gibi in-sanlann fere fere geldiği halde hiç bir gün Seydamız da(Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) bir değişiklik görülmedi. Hani bakıyoruz, bazı insanlar etrafında beş on kişi toplandığı zaman onlann kalbine bir gurur elbiselerinde bir değişme ve böyle şeyler geliyor kendilerine. Ama Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz)’de hiç bir değişme olmazdı. Kim gelirse gelsin aynı elbise aynı şey hiç bir tavn bir hareketi değişmemiş m o tevazuyu bırakmamıştır. Ve diyebiliriz ki Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) kendini Allah (Celle Celalühu) yoluna karşı toprak sayıp ki o kadar onda güller ve çiçekler bitmişti. Ve Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) istikameti de yine gayet tamam idi. Ve istikametinden dolayı idi ki yine oraya gelen herkes kötü ahlakını bırakıp ve şeriatı İslama sarılır iyi ahlaka sahip olurdu. Tabi bu büyük zatlann tasarruf ve himmeti denilir. O tasarruf ve himmetinden dolayı binlerce değil milyonlarca kişi içkiyi bırakıp, kuman bırakıp, kötülüğü bırakıp iyi yola girmişlerdir.

Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) keşif keramet babından da büyük keşif keramet sahibi idi. Fakat en büyük keşif ve kerameti biz istikamet görürüz (Şeriata müstakim olmak) ve o gelen insanların ahvalini değişmesini görüyoruz. Zira Resuiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Seyyid bin Aliye hitaben (r.a.) ‘a şöyle buyurmuştur: “La en yehdiyellahu ala yedeyke vahiden bi haylin leke min humun nun”

Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) senin vasıtanla birisi hidayete erse senin için kırmızı develeri Allah yolunda vermekten daha hayırlıdır. İşte Seydamıza baktığımız zaman bir değil bin değil milyon kişi değil bu kadar hidayet olunan insan hepsi işte Seydamızın manevi tasarruf ve himmetlerinden dolayıdır. Evet o, manevi tasarruftaki onu gören hatta diyeliriz ki Menzil toprağına giren kendinde bir değişiklik hissederdi. Şeyda yine Ehlullah “Allah’ın ehli kimselerdir, Allah’ın dostu kimselerdir. O kişiler ki onlar görüldüğü zaman Allah hatırlanır. Yani insan onların huzuruna girdiği zaman Allah’ı hatırlar. Cenab-ı Mevla’yı düşünür. İşte o, onlann büyüklüğünün alametidir. Çünkü kalpten kalbe akis ediyor. Ve onun kalbinden gelen kişilerin kalbine akis ettiği için onlann kalbine de Allah’ın ismi geliyor. Bütün bunlar Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz)’nın işte zahiri ve genel olarak ahvali idi. Cömertliği bakımından zaten o gelen cemaate de o kadar yemek çıkararak o kadar ikramda bulunmak, o da mübarek zatın cö-mertliğindendir. Tabi ilk önce dediğim gibi yani bunu tamamıyla anlatmak ve tamamıyla bildirmek bizim hakkımız değildir. İnşaallah Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) hakkında tabi ki kitap hazırlıyoruz. Bu kitap çıkınca daha fazla Seydamızı (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) tanıtmaya çalışacağız. Evet Allah razı olsun.

Feyz : Seyda Hz.’lerini diğer alim ve mürşidlerden farkı nedir? Anlatırmısınız?

Molla Yahya (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) : Bismillahirrahmanirrahim, Elhamdulillahi Rabbil alemin. Vessalatü vessalamü ala hayrihi ve halgıhi seyyidina Muhammedin .

Evvela bütün din alimlerine saygımız hürmetimiz sonsuzdur. Hepsine hürmet ve sevgimiz vardır. Ve hepsi de emri bil mağruf, nehyi anil münker vazife yaptığı için Resuiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin vazifesini yerine getirirler. Ancak aradaki fark bunu diyebiliriz. Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) kendi nefsini tezkiye edip kendi ahlakını düzeltip ve emradı kal-biyeden temizlendiği için başkalarının tasfiyesi kolay olmuştur. Daha kolay olmuştur. Ve ilmi zahirden pay sahibi olduğu için de , ilmi batından da büyük hikmet sahibi idi. Tarikat ve tasavvufun adabına göre seyrü sülukünü tamamlayıp ve irşad makamına ulaşmış kamil ve mükemmil idi.

Bunu İmam-ı Rabbani (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) mektubatında şöyle anlatıyor; “Hz. Resuiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hadisi şerifinde “Alimler peygamberlerin varisleridir” Imam-ı Rabbani diyor ki (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) Hangi alim varistir? Bu hem zahiri hem batini ilme sahip olan alimler varistir. Yani yalnız zahiri ilimleri okuyup da batını ilimden haberi olmayan ve batini ilmi ya inkar edip veyahut da bilmeyen kişiler varis olamaz diyor. Onlar varis değiller, varis olamaz ve varis değiller .Varis olan hakiki Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘e varis olan o kimselerdir ki hem zahiri ilmi okumuş tamamlamış hem de batini ilmi görüp terbiye ve eğitimi tamamlamış kişilerdir.” Şeyh Seydamızın da diğer alimler arasındaki farkı budur. Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) hem zahiri, hem batini alim olduğu için onun tesir etkisi fazla idi. Diğer alimler yalnız zahiri ilim okuduklan için evet söylüyor, anlatıyor fakat fazla tesiri olamıyor.

Buna bir hikaye anlatmak istiyorum. Gavs (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) zamanında biz Gasrit’te idik. Acizane orada ben de çocukları okutuyordum. Ders veriyordum. Oranın bir imamı vardı. Adı Abdurrahman Erol idi. Molla Abdurrahman o resmi imam olduğu için devamlı Bitlis’e gidip gelirdi. Birgün geldi dedi ki, “Bugün ben Bitlis’e gittim Müftü beni çağırdı, müftünün adı -Molla Abdulkerim idi.- Beni odasına çağırdı, ben odasına gittim. Baktı, müftü bana dedi ki, “Molla Abdurrahman” dedim “buyur kurban” dedi. Dün bana sordular ki “herkes Abdulhakim’e Gavs diyor. Sen de acaba bunu kabul ediyor musun”, onun gavs olduğunu kabul ediyor musun. Ben de dedim “Vallahi de Gavs Billahi de Gavs tır. Şeyh Abdulhakim Gavs’tır, ve ta Gavs’in kendisidir. Molla Abdulkerim hayretle karşıladı. “Nasıl sen ona Gavs diyorsun sen bu kadar ilme sahipsin”. Dedim ben sana onun Gavslığını isbat edeyim. Nasıl dedi? Dedim bak otuz seneden beri ben Bitlisteyim. ilmim de çok iyi. Alimim, konuşmam, fesahatim, belagatım çok iyi.

Her cuma günü ben camide konuşurken en azından Ulu camide beş yüz-bin kişi arasında beni dinleyenler olur. Beni millet dinliyor. Onlara ben Allah’ın kelamını Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sünnetini söylüyorum. Fakat dışarı çıktığım zamn bastonumdan başka benle beraber kimse kalmıyor. Ancak benle beraber kalan bastonumdur. Hiç kimse beni takip etmiyor. Şeyh Abdulhakim bir köyde oturuyor. Köy dağın tepesinde. Efendim, telefon yok, telgrafı yok, mektubu yok, bir şey yok. Her zaman da etrafında elli-altmış-yüz kişi insanlar var. Tabi bu kadar gelen insanları oraya getiren muhakkak bir kuvvet var ki, o kuvvet Allah (Celle Celalühu)’dır. Eğer o Gavs olmasa o kadar alim etrafına toplanamaz. Demek ki bu zahiri alimle maneviyat alimi arasındaki fark budur. Manevi alim tasfiye görmüş, terbiye görmüş ve Cenab-ı Mevla(Celle Celalühu)’nın lütfuna mazhar olmuş. Ve Allah (Celle Celalühu) de insanların kalbini ona çevirip ve o kadar insan etrafına geliyor. İşte Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) bu idi ve bundan dolayı demek arasındaki fark o dur ki hülasa-i kelam Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) hem zahiri hem batini alim, ilimle alim hem zahiri ilmi tamamlamış, hem batini ilim tasfiye ve tezkiye görmüş. Diğer kardeşlerimiz onlar zahiri ilim görmüşlerse de tabi batini ilimden habersiz oldukları için işte onlann tesiri az oluyor. O kadar faydası olmuyor.

Evet Allah razı olsun.

Feyz : Şeyda Hz.’leri hiç konuşmadığı ve sohbet etmediği halde neden etrafında milyonlarca insan vardı anlatır mısınız.

Molla Yahya (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) : Muhterem kardeşlerim o cemaatin oraya gelmesi tabii evvela Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu)’nin kuvveti, iradesiydi. Kalpleri çeviren, kalpleri misafir eden ve insan sevdiren yalnız Allah (c.c)dır. Yani ben de bunu söyleyeyim.

Bir tabak balı götürürseniz bir dağın eteğine koyarsanız bir saat sonra gidin ki orada Üzerine bal arısı dolar. Yani anların efendim aradığı nedir Bal’dır. Balın bulunduğu yerde mutlaka arılar bulunur. Demek ki bu kadar insanlann Seydamızın etrafında toplanması o bir şeyi gösteriyor ki Seydamızın yanında (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) bir himmet bir feyz ve bir bereket olduğunu gösteriyor. Yani apaçık alamettir. Burada Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hadisi şerifini size beyan edeyim.

Cenab-ı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadis-i kutsidir. İşte buyurur; Tabi şimdi hadisin ravisi hatırıma gelmiyor, fakat Riyazus salihin de bu hadis mevcuttur. Yani hadis sahihtir. Riyazus salihin de vardır. Yine Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah (Celle Celalühu) bir kulunu sevdiği zaman Cebrail ‘i çağınr ve Cebrail’e buyurur ki ; Ya Cebrail ben filan ademi seviyorum. Sen de bu ademi sev. Cebrail (a.s.) de o ademi seviyor.

Sonra Cebrail (a.s.) melekleri çağırıyor ve olara söylüyor ki bakınız Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) filan kulunu seviyor, siz de seviniz. Ve sonra gökte o adem için kabul konuluyor. Yani herkes onu kabul ediyor. Herkes ona muhabbet besliyor. Daha sonra Cebrail (a.s.) yeryüzündekine yine çağmyor ve diyor ki Allah (Celle Celalühu) filan kulunu sevmiştir. Siz de Allah’ın filan kulunu sevin dolayısıyla Allah yolunda olan salih kişiler olan ve Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sünnetine bağlı olan kişiler onlar da o kişiyi severler ve ona yeryüzünde kabul konulur. Demek ki muhterem kardeşlerim bir insanın müslümanlar tarafından sevilmesi ve yahut sevilmemesi bu insanın takati insanın kuvveti değil Allah (Celle Celalühu)’ın bizzat efendim iradesi ve kudretidir. Tabi bu sevgi bakımından böyle nefrette öyle Allah (Celle Celalühu) bizi sevmediği za man Cebrail (a.s.) filan ademi sevmiyorum sende sevme diyor. Cebrail (a.s.) gene meleklere Allah (Celle Celalühu) filan ademi sevmiyor siz de sevmeyin buyurur ve yeryüzünde o ademe nefret kuruluyor.

Demek ki gerekirse gökte gerekirse yerde efendim nefret ediliyor. Dolayısıyla insanların sevmesi meleklerin sevmesine tabi İnsanlar deyince yani salih insanlann salih kimselerin sevmesi efendim meleklerin sevmesine tabi meleklerin sevmesi Cebrail (a.s.) ve Allah (c.cjın sevgisine tabi demekki Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) insanın kalbinde sevdiren kimdir Allah’tır. İnsanın kalbini oraya yönlendiren celb eden gene Allah (Celle Celalühu)’dır.

Ve bu muhakkak liyakat var ki Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) onları o kadar oraya gönderiyor. Ve eğer hidayet olmasaydı Cenab-ı Mevla (Celle Celalühu) haşa bu kadar şeyini feda etmezdi. Yani delalete haşa toplamazdı. Bu Allah’ın hidayeti olduğu için Allah’ın yolu olduğu için Cenab-ı Mevla(Celle Celalühu) onun muhabbetini kalbe atıyor ve kalpleri ilka ediyor. İşte onlann gelmesi hep Allah’ın (Celle Celalühu) o muhabbetinden kaynaklanıyor. Sevgisinden kaynaklanıyor. Tabi kardeşlerim demek ki Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) hal sahibidir ve ehli haldir. Ehli hal ise muhakkak fazlı çoktur ve fazlı çok olduğu için de işte o himmet o feyz, o bereketle ne diyim insanları celbediyor ve insanlar geliyor ve gelen insanlar da mutlaka büyük istifade görüyor.

Yani eğer istifade görmezse bugün insan biliyorsunuz öyle bir zamandayız ki kimse efendim elli bin efendim kıymıyor yani 50 bin boşu boşuna vermiyor. Gelen insanlar eğer büyük bir istifade gör meşeydi o kadar insan aşık olmazdı. Dolayısıyla gelen insanlar efendim Allah (Celle Celalühu)’nın lütfü keremi ve Allah (Celle Celalühu)’nın muhabbetinden dolayıdır. Efendim Allah (Celle Celalühu) hepinizden razı olsun. Size teşekkür ederim bu kadar kısa olarak bahsettim. Tabi bunu tam hakikatiyle anlatmaya daha dedim ya hakkım değil.

Yani gördüğüm kadarıyla Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) dediğim gibi 1957,1958’den bu yana tanışıyoruz ve çoğu zaman beraberiz. Gavs (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) hayattayken de beraber de çok yolculuk yapmışız. Fakat ahlakı hakikaten insan takati üstü bir ahlaka bir metoda sahip Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) insanlara şefkati insanlara merhameti insanlann takati üstünde işte bir meze bir ahlakı vardı. Ve Cenabı Mevla (Celle Celalühu) onu sevmiş ki onu o şekilde yaratmış tabi yani bu Allah (Celle Celalühu)’nin yine fazlı keremidir. Lütfi hidayetidir.

Biz de Elhamdülillah çok mutluyuz ki o zatın mensubuyuz. Bugün de Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) yolundayız Elhamdülillah Seyyid Abdulbaki Efendi de aynı yola devam ediyor ve Seydamız (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) himmeti baki olduğu halde Seyyidimizin himmeti o da aynı devam ediyor. İnşaallah ümidimiz Cenab-ı Mevladan (Celle Celalühu) kıyamete kadar o kapı hidayet kapısı kalacaktır ve Seydamız üzerine millet toplandığı gibi Seyyidimiz Seyyid Abdulbaki Efendi Hz. üzerine de inşaallah kat be kat daha fazla olacak ve kıyamet gününe kadar inşaallah o kapı hidayet kapısı hidayet konağı olacaktır.

Ve Allah (Celle Celalühu)’nın liyakati olarak kalacaktır. Allah (Celle Celalühu) Seyyid Abdulbaki ve diğer öbür Seyyidlerimize uzun ömürler ihsan eylesin onlara mutluluk ihsan eylesin bizi de o kapıdan inşaallah ayırmasın.

O eşikten mübarek aşkından ayırmasın onların bereketinden feyzinden mahrum eylemesin.

İnşaallah Allah sizden razı olsun.

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,957TakipçilerTakip Et
18,500AboneAbone Ol

İlgili Makaleler