Slide Slide

Ehl-i Beyt’e Saygı Üzerine

FEYZ : Efendim, Kerbela hadisesi nedir? Duygu boyutunda Müslümanlardaki etkisi nasıldır, siyasi sonuçları nelerdir? Ehl-i beyte günümüzde hakkıyla değer veriliyor mu? Bu konu-daki ölçüler nelerdir?

– Bu sahanın mütehassısı olmamakla beraber, neseben alevi olmaktan gelen bir cibilli taraftarlık, o alevi kültürünün gereği Kerbela vakasını bilmek noktasından bilgilerimiz var. Bir de Bediüzzaman Hz.’in den, ilmi ve hakikat taraflarını okudum. Bunların bir meczi kabilinde, sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Kerbela Vakası, İslam aleminde, 1400 seneye yaklaşmış İslam tarihi içerisinde , Müslümanları derinden yaralamış çok acı bir hadise. Teferruatını zaten İslam alemi biliyor; kitaplar yazmışlar, teferruatına girmeyeceğiz. Tasviri mümkün olmayan bir hadise. Üstelik bu hadise, henüz Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatından bir asır geçmeden olmuş olması, bir başka büyük talihsizlik. Daha Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yeni vefat etmiş. Sahabe-i Kiram (R.Anhum) büyük ölçüde meydanda… Sahabe meydanda, onların ilk meyveleri Tabiin meydanda, o ulemalar yetişmeye başlamış, İslam yavaş yavaş İran, Kuzey Afrika yönünde büyük çapta yayılmaya başlamış. Öyle bir devrede bu hadisenin olması, bütün müslümanları yaralayan bir hadise. Ama olmuş bir vakıa, inkarı da mümkün değil. Bu hadiseye, hadisenin oluş cihetiyle değil de ikinci sorudaki cihetiyle bakmak lazım. Yani bunun tesirleri ne olmuştur?..

Cenab-ı Hak, niye Resulü’nün (SAV) torununun bu zulme maruz kalmasına müsaade etmiştir?.. İsteseydi müsaade etmezdi. Bir hakikat ciheti var tabii. Rivayet edilir; Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i kucağına almış, kalbin-den onlara bir muhabbet meyli olmuş, fıtri olarak… Birini ağzından, birini ensesinden öpmüş. Rivayet edilir ki o anda Cebrail (as) geliyor; “Ya Resulullah, Cenab-ı Hak Sana haber veriyor ki, -O ağzından öptüğün torunun zehirlenerek ölecek; ensesinden öptüğün torunun da kesilerek şehid edilecek -“Cenab-ı Hak, kulunun kalbine kendi muhabbetinden başka muhabbetin girmesine razı olmuyor. Kalp, Aine-i Samed’dir. Cenab-ı Hak, orada sadece kendi muhabbetini istiyor. Resulullah (S.A.V.) de beşeriyetten gelen fıtri bir meyilden dolayı hemen, Cenab-ı Hak’tan gelen bu ikazla muhatap oluyor. Haki-kate bakan ciheti bu. Kerbela hadisesinin olmasına manevi sebep bu. Büyükler böyle aktarıyor.

Tabi, biz ilmi hakikat da nasibimiz olmadığı için bilmiyoruz. Aktarılanı söylüyoruz. İşin bir diğer ciheti, alem-i İslam içerisinde ehil olmayan insanların idareye geçmesi, ehliyetli insanların idareden uzaklaştırılmış olmaları ve onların da, hakikat ilmine vakıf olmamaları, İslamiyetin teorik ilmine ağırlık verip idareye bakmamış olmaları yüzünden bu kargaşa, bu kaos meydana gelmiştir. Ehil olmayan insanlar, kendi ehliyetsizliklerini iyi bildikleri için, asıl idareyi götürmesi gereken insanların da liyakatini iyi bildikleri için onları tasfiye yoluna gitmişlerdir. Onların önünü kesme yoluna gitmişlerdir. Kerbela hadisesinin meydana gelmesine fiziki sebepte budur. Yani ehliyetli insanların önünü kesmek ve bertaraf etmek hadisesi, Yezid’in yaptığı budur. Amma velakin, bu hadiseye Cenab-ı Hak, müsaade etmekle, Habibinin (S.A.V.) torununun şehadeteni, Ehl-i İslam’ın eliyle gerçekleştirmiş olmakla, İslamiyet için yeni bir devre açılmıştır. En büyük imamın o anda şehid edilmiş olması, hakikat ilmini de, -bugün “tasavvuf” dediğimiz, hakikat ilmini- kendinde toplayan zatın gitmiş olması, ümmeti , müthiş bir reaksiyona itmiş, müthiş bir uyanıklığa sebep olmuş; demişler ki, “eyvah! din gidiyor, din gidiyor!…”, “İslam Dini elden gidiyor!” demişlerdir. Alem-i İslam’ın her bir yerinden hamiyetli insanlar, bu sefer, dini muhafaza için ayağa kalkmışlar. Bütün muhaddisler, müfessirler, müçtehidler işte ondan sonra ortaya çıkmaya başlamış.

Bir kısmı hadisleri toplamış, bir kısmı tefsir ilminde derinleşmişler, bir kısmı fıkıh ilmi-ne girmişler. Böylece İslamiyet dini, yazılı olarak tedvin edilmiş, ortaya çıkmış, bugünkü şeklini almıştır, elhamdülillah. Kerbela Vakası’nın asıl tesiri budur. Tabi, bunun dışında, menfi tesirleri olmamış mıdır? Olmuştur. Mesela Koca bir Sasani imparatorluğunun, Müslüman Araplar eliyle yıkılmasından duydukları aşağılık hissini, psikolojik ezikliği, ehl-i beyt hadisesiyle kamufle eden İran’lı hadisesi ortaya çıkmıştır. Yani, ehl-i beyt muhabbetini kendisine bir bayrak olarak almış amma, asıl içte yatan sebep, Fars milliyetçiliğinin, Arap milleti karşısında yara almış olması…

O yarayı, “ben Fars olduğum için Araplar bana böyle yaptı!” diye çıkmamış da, Şia muhabbetiyle ortaya çıkarak, o has-talığını kamufle etmiş. Şimdi böyle hasta bir unsur ortaya çıkmış. Şia’nın, asıl, ehl-i beyt muhabbetiyle hareket eden ehl-i hakikat olması gerekirken, işin içerisine maalesef ırkçılık boyutu girmiştir. Bu olayın hastalıklı yan tesirleri de bunlar olmuştur. Zaten Bediüzzaman Hz. “Kerbela Hadisesi niye Hz. Hüseyin ve etbaının şehadetiyle netice-lendi?”diye bunun tahlil ederken, ehl-i hakikatten naklediliyor: “Hz. Hüseyin’in etbaı içinde, milliyet hissiyle, ırkçılık hissiyle hareket eden zevat vardı. Cenab-ı Hak buna müsaade etmiyor. “Yani Emevilere karşı, bir kabile, bir ırk üstünlüğü hissi taşıyan insanlar vardı. Bu grubun içinde… Onun için, Cenab-ı Hak, hakikat noktasında buna müsaade etmiyor. Çünkü ehl-i beytin vazifesi, İslam’ın hakikatini muhafaza etmek….

Onlar direk veya gemilerin bağlandığı; baba gibidirler. Onlar sağlam durur, ümmet ne kadar sağa sola giderse gitsin, neticede onların etrafında toplanır.1400 senedir bu böyle gelmiş, gerek maddi sahada, gerek manevi sahada Seyyidler birer bayrak olmuşlar alev olmuşlar ümmete, Libya’da, Cezayir tarafında, Yemen’de Seyyidler fahri kumandanlık yapmışlar. Manevi saha-daysa Abdülkadir Geylani Hz. gibi, Hasen-i Şazeli gibi, Ahmed-i Bedevi gibi zatlar, ehl-i beytin mümtaz insanları manevi sahada birer kutup olmuşlardır. Ümmeti, maddi-manevi, etraflarında toplayarak, delalete gitmesini önlemişlerdir. Ehl-i beyte bugün, ehl-i sünnet ve ehl-i şianın bakışı kısmına gelince; görünüşte, ehl-i beytin taraftarı “Şia…”Aleviler ve Şia; görünüşte böyle. Ehl-i Sünnet de, sanki ehl-i beyte taraftar değilmiş gibi bir hava meydana gelmiş. Bu bir kere, temelden yanlış, bana göre, temelden yanlış.

FEYZ: Ehl-i beyti sevmek, ehl-i sünnet itikadında “vacip”değil mi?

– Gayet tabii. Bu görüntü yanlış yani. Çünkü, ehl-i beyti sevmek, ehl-i sünnetin inanç esaslarından biridir. Çünkü ehl-i beyti sevmek, Kur’an’ın açık nassıdır. Ehl-i beyti sevmeyenin imanında noksanlık olur. Nasıl sevmeyecek? Eğer ehl-i sünnetse, bizatihi ehl-i beyti sevmekle mükellef… Bir şia ise, ehl-i beyti sevmeyi bir olarak yapmakla beraber, ehl-i beyt sevgisini lafızdan, sözden öteye geçiremiyor. Ehl-i beyt sevgisi nedir? Ehl-i beyt sevgisi, kuru kuru sadece şahısları sevmek değildir. Hz. Ali’nin şahsını… Hz. Resulullah’ın şahsını, Hz.. Hasan veya Hz. Hüseyin’in şahsını ve onların temsil ettiği İslam’ın hakikatini sevmektir. Asıl ehl-i beyt sevgisi budur. Onlar inançlarında, burada kırılma meydana getirmiştir..

Şahsa sevgi vardır; Hz. Ali’nin temsil ettiği misyon değildir sevilen!.. Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi sevdiği için sevilse yine güzel. Ama öyle değil de Hz. Peygambere olan sevgi bile, Hz. Ali’nin şahsını sevmeye bir referans kabul ediliyor burada. Oysa Hz. Peygamber sevdiği için Hz. Ali’yi sevmek;o,imandır işte. Yani özellikle Resulullah sevdiği için seviyoruz biz Hz. Ali’yi. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); O’nu (K.V)sevmiş; Hz.Ali de O’nu (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sevmiş… Bu muhabbetten dolayı Hz. Ali’yi sevmek haktır. Ama Hz. Ali Efendimizin zatını sevip, zatını sevmeye karşı yani şahsı mübarekleştirme hadisesine karşı, ehl-i sünnetten gelen tenkidi ortadan kaldırmak için Resulullah’ın (S.A.V.) referansına sığınma hadi-sesi var burada, takiyye var yani.

FEYZ: Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şerifinde, Hz. Ali Efen-dimize; “Sende İsa’ya benzer bir taraf var. Yahudiler O’na (A.S) iftira attılar, hristiyanlarsa O’nu (A.S) O’nda olmayan sıfatlarla ululadılar.” buyurmuştur?

– Evet, doğru. Emeviler bir tarafını, Şia da diğer tarafını yaptığı için, maalesef doğru. Halbuki Hz. Ali (K.V), İslam’ı mücessem yaşayan bir kimsedir, tabiri caizse, hayatında, küçük bir Resulullah’tır. Resulullah’ın (SAV) küçük bir modeli olmuş Hz. Ali (KV).. İslam’ın bütün emir ve yasaklarını şahsında yaşamış. Üstelik, hakikat ilminin en yüksek zirvesi olmuş, Sahabenin içerisinde… Ehl-i Sünnet, ehl-i beyti sevmek dinin bir emri olduğu halde, bu noktada bilgisiz ve sanki hissiz gibi. Yani bir hissizlik var. Uydurma tabirle duyarsızlık var. Hassas değil o meselede. Evet, bu konuyu i-nancın bir parçası olarak kabul etmekle birlikte, o noktada biraz, hassasiyet zayıflamış.

FEYZ: Ehl-i beyti sevmeyi sanki, alevilere mi bırakmış!..

– Tabiri caizse öyle, sevmeyi o tarafa bırakmışlar, o noktada hassasiyetleri zayıflamış. Ehl-i Şia ise, aleviler ise, bu noktada, ilmi bir sevmeye gelmemişler; şahsa bağlılık şeklinde devam ediyorlar. Ve hatta hakiki Şia’nın, İran’daki şianın, yani kitaba bağlı olan insanların da, imamet meselesini, ehl-i sünnetin anladığının dışında anlamak suretiyle, yani onların devamlı içtihad yapabilmeleri noktasındaki inançlarıyla ehl-i sünnetin inancına uymamak suretiyle, bir fıkhi yanlışın içerisine de girmişlerdir. Ehl-i sünnetin itikadına göre, fıkhi bir yanlışlığın içerisine de girmişlerdir, böylece ehl-i beyte olan sevgi, hakiki manasıyla bir sevgi, iki tarafta da gözükmüyor…

Şimdi bunun bir başka gerekçesi de Seyyidler sülalesinden olan zevatı, al-i kadrin, Hz. Ali’den tavarus eden 12 imamdan tevarus eden hakikat mesleğini hakkıyla yürütecek liyakati bulamamış olmalarıdır. Öyleleri de gözükmüyor. Şu andaki ehl-i beyt mensupları, Seyyidlerden olan zevat, Hz. Ali gibi, Hz. Hasan, İmam-ı Zeynel Abidin gibi, İmam-ı Cafer gibi, yahut o 12 i-mamdan gelen hakikat mesleğin de ,yani tasavvufun özünde: bir Şah-ı Geylani; bir Ahmed-i Bedevi gibi tam yaşayarak, ona liyakati olduğunu gösteremiyorlar. Bunun da tesiri var. Yani ümmetin bu hassasiyetsizliğinde veya yanlış bir kabülün içerisine girmesinde ehl-i beyt mensuplarındaki liyakat noksanlığının da rolü var. Burada sadece,bir nesle mensup olmak kafi değil. O nesilden gelen liyakate sahip çıkmaları lazım. O mirasa sahip çıkmalarıyla o zaman ehl-i beyt, birden “ehl-i beyt”olacak. Ümmet, bir anda, bu halkanın etrafında toplanacak.

FEYZ: Mutlaka bu durum, her zaman böyle gitmeyecektir. Bediüzzaman Said Nursi Hz., risalelerinde; Ehl-i beyt’in ahir zaman da, mühim görevler alacağını ifade buyurmaktadır. Bu anlamda günümüzü değerlendirir misiniz?

– Bediüzzaman Hz.’nin verdiği o haber, bizzat Mehdi (A.S) ile ilgi-lidir. O’nu anlatırken bunları söylüyor zaten. Evvela, o sülalede, ehl-i beytin içerisinde bir zatı, Cenab-ı Hak “kumandan” olarak tayin edecek ve O’nu manevi teçhizatla donatacak. Yani o zat, mucizelerle ortaya çıkacak, ehl-i beytin lideri olarak. Ama, İslam’ın misyonunu, tam üstlenmiş olarak ortaya çıkacak. Hakiki liyakati gösterecek. O hakiki liyakatle ortaya çıkan zatın, devletini kurmuş olmasıyla birlikte, alem-i İslamın her tarafına yayılmış olan ehl-i beyt, ehl-i beyt mensupları, Seyyidler Cemaati, birden uya-narak, misyonlarının farkına vararak, reislerinin peşine koşacaklar. Bediuzzaman Hz. bunu söylüyor; “O seyyidler cemaati, Hz. Mehdi’nin has ordusu olacaktır.” buyuruyor. Has ordusu…

Yani, Alem-i İslam içerisinde, Hz.Mehdi’nin çıkışıyla birlikte, etrafına, yardımına koşacak ilk insanlar,işte bu Seyyidler, ehl-i beyt olacaktır. Şu anda ne kadar bilinmeseler de, şu anda şecereleri olmamış dahi olsa, işte o nesebi bağlılık var ya, Resulullah’a (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olan o hakiki kan bağı, onları, birden feveran ettirecektir. Azim bir heyecan meydana gelecektir. Bütün o Seyyidler, Hz. Mehdi’nin etrafında toplanacaklar; “Onlar, sayıları milyonları geçen bir ordudur.” Diyor Bediüzzaman Hazretleri. İşte o kumandanları olmadığı için şu anda, dağınık ve gözükmez haldeler.. Birden ortaya çıkacaklar. Şeriat-ı Garra’yı tam yaşayacaklar, kumandanın emri etrafında. Ve o zaman alem-i İslam, bugünkü yanlışlıktan, bugünkü zilletten kurtulacak Allah’ın (C.C) izniyle…Yani bütün vazife yine ehl-i beyte düşüyor. Yine kumandanlığı onlar yapacak.

FEYZ: Türkiye ölçeğinde ele alırsak konuyu, İslami değerler adını, alevi ve sünni toplumunda, Kur’an ve Sünnetten sonra en güzel ortak paydamız ehl-i beyt sevgisi olduğuna göre- her ne kadar hakkı verilmese de-Türkiye’deki alevi toplumu içinde, İslamı yaşama noktasında, bu ehl-i beyt sevgisi ne kadar belirleyici olabilir, hakkıyla oluyormu, olabiliyor mu? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Alevileri, şu anda içine düştükleri gerek itikadi ve gerekse ameli yanlışlıklardan kurtaracak tek sihirli formül vardır, tek, tek; ikincisini ben düşünemiyorum… Tek sihirli formül; o da ehl-i beyt sevgisini, hakiki haliyle onlara anlatabilmek. Hakiki haliyle anlatabilmek. Yani Hz. Ali’yi nasıl sevmek gerektiğini, Hz. Hüseyin’i nasıl sevmek gerektiğini, İmam-ı Cafer’i nasıl sevmek gerektiğini, onlara birileri anlatabilirse, Allah’ın (C.C) izniyle onlar itidale ve normale gelirler. Benim bundan hiç tereddütüm yok. Ama zındıka bunu bırakmıyor. O inancı yıkıyorlar. O çok zayıf bir bağ bile olsa, ehl-i beyt muhabbeti, isimden de ibaret olsa, durursa eğer, inşallah, doğru anlatılması şartıyla onlar itidale gelirler. Bu vazife de, yine bi-rinci derecede ehl-i beyt aşıklarına düşüyor. Biz ne kadar anlatsak, yine tesirimiz zayıf olur.

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,851BeğenenlerBeğen
3,049TakipçilerTakip Et
18,900AboneAbone Ol

İlgili Makaleler