Slide Slide

Gerçek Aşk Üzerine; Seni Seviyorum…

  Bir insan, hem de karşısındakinin gözünün içine baka baka “seni seviyorum” der de, hâlâ kalbi nasıl durmaz bilemiyorum. Bu söz gerçek adresini bulduğunda sanırım o kalp “Küt” diye duruverir Allah muhafaza. Bu söz o kadar ucuz değil. İnsanlar birini bırakıp öbürünü alırken, hatta birini bırakmadan öteki ile beraber olurken, bir yandan da aşk’tan söz ettiklerinde diyorum ki, ya ben çok ucuz bir duyguyu bütün hayatıma fon yapmışım, ya da insanlar aşkı ayağa düşürmüşler, meşk’i aşk etmişler. Ben, gül verirken bile çekinirdim sevgilime, ola ki eline diken batar diye uyarırdım. Sevgilimin eline diken batsa, artık dikeni düşman bilirdim ömür boyu, sevgilimi incitti diye. Sevgimi anlatacak bir cümle bulmak için sabahlara kadar düşünürdüm. Onun için nasıl tutuştuğumu dile getirecek kelimeleri bulamazdım da, dua ederdim ki, “Allah’ım beni ona, onu sevdiğim gibi sevdir ki, aşkımın büyüklüğünü anlasın.” Görülüyor ki, gerçek aşkın içinde kesinlikle Allah var ve o kişiye Allah’tan başka kimse yardım edemiyor.

  Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre gibi, edebiyat tarihine mal olmuş aşk hikâyelerine baktığım zaman, hepsinde ortak olan bir özellik gördüm. Bu aşkların hepsinde de kişi sevdiği ile zahiri olarak beraber değil. Hiç dokunamamış sevgilisine. Belki çok nadiren görebilmiş ayın on dördü gibi parlayan güzel yüzünü ve hep ona kavuşma özlemi içinde geçirmiş bütün ömrünü. Sanki onunla beraber olduğu zaman bu aşk bitecekmiş gibi uzaktan sevmiş hep. Kim bilir belki de hiç bitmeyen bir özlemi doyasıya yaşamak için bilerek böyle devam ettirmiş aşkını. Bu aşkı her an yüreğinde ve bütün benliğinde kesintisiz yaşamak, onunla beraber olmaktan daha mutlu etmiş aşığı sanki. Yani doyamamış onun güzelliklerine. İçinde onunla ilgili, ona ait olan her şeye karşı bir özlem, bir merak kalmış hep. Hayal âlemini, onunla olmayan beraberliklerle doldurmuş ve hayalleri gerçekleşene kadar da merakını hep taze tutmuş mecburen. Ve tabii ki hayalleri gerçekleşmeyince destan oluvermiş aşkı. Neden olmasın ki, neredeyse bir ömür boyu hep sevgiliye kavuşma özlemi içinde tutuşmuş yüreği. Ne pamuk ellerinden bir defa tutabilmiş, ne misk-u amber kokulu saçlarını bir kez okşayabilmiş, ne de yaban gülü yanaklarından bir kez olsun öpebilmiş mi ki bu aşkı yok sayabilsin. Ne demiş âşık, “sevda baştan gitmiyor, sarılıp yatmayınca.” Bu ateşi ancak beraberlik söndüreceğine göre, bu aşk ömür boyu biter mi hiç. Bitmez de destan olur yedi düvele. Sonra ağızdan ağza ve her anlatanın da bire on kata kata anlattığı bu aşk dilden dile dolaşır durur ebedî.

  Ne aşklar yaşanıyor günümüzde hala. Belki onların aşklarından daha büyüklerini yaşayanlar var aramızda. O halde neden hiç biri destan olup dilden dile dolaşmıyor biliyor musunuz.? Çünkü o aşklar, kitap olarak yazılmadan önce yıllar yılı dilden dile dolaştı durdu. Roman olmadan önce, herkesin dilinde masal olmuştu onlar zaten. Peki, şimdi neden böyle aşklara rastlanmıyor derseniz, sanırım bunun sebebi ahlaktır. Hani her şeyin bir adabı, bir ahlakı vardır ya, işte âşık olmanın da bir ahlakı vardır. Eskiden, âşık olan kişi, diğer bütün aşklara kapılarını kapatırdı. Kalbine onun sevgisinden başka bir sevgi, onun aşkından başka bir aşk, onun hayalinden başka bir hayal girmesine izin vermezdi. Ne yedi renkli nadide bir çiçek ondan daha güzel, ne de yıldızlarla dolu bir gökyüzü ona olan aşkından daha derin olamazdı. Ahlakları buna izin vermezdi. İştahları öylesi değildi, delikanlı gibiydi. Sözüne sadıktı âşıklar, söz namustu. Dürüsttüler. Ölümüne severlerdi. Öylesine doluydu ki yürekleri sevgiliye olan aşkla, kafasını kaldırıp da bakmazlardı bir başkasına. Kalplerindeki sevgiliye olan muhabbetine bir zarar gelmesin diye, akıllarına güzel olan hiçbir şeyi komazlardı. Onlar için tek güzel, sevgili idi. Sevgiliye olan aşkları ile açlık çekmezlerdi. Aylarca göremeseler birbirlerini, yıllarca haber alamasalar bile, bilirlerdi birbirlerini hasretle beklediklerini, gece gündüz isimlerini sayıkladıklarını, aynı özlemle yanıp tutuştuklarını ve hala sözlerinden dönmediklerini. Allah vardı onların aşklarının içinde. Karşılaşmaları, kavuşmaları, kavuşamamaları hep Allah’ın takdiri idi onlar için. Her şeyden üstündü sevgilinin hatırı. Sevgilinin bir gülümsemesi mutlu olmak için, bir gözyaşı ise perişan olmaları için yeterliydi. Onların aşklarında dünya ve içindekiler yoktu. Öylesine büyük olan aşklarının içinde adeta kendileri bile yoktu, sadece sevgili vardı. Onlar için sevgili, tek olan ve yerine asla hiç kimseyi koyamayacakları yaşama gayeleri ve bu hayattaki tek dostlarıydı.

Günümüzde de insanlar aşk yaşadıklarını söylüyor. Fakat ne tür bir aşk yaşadıklarını sanırım analiz etmekten acizler. Birisinin peşinden koşup da elde edemediğinde, ondan daha büyük bir aşkı rahatlıkla yaşayabilen bir kişi, aşk adına ne söyleyebilir ki. Birisi ile dolu dulu bir aşk yaşadığını söyleyen kişinin sevgilisi ile ne yaşadığına baktığımız zaman, onunla cinsellikten başka bir şey yaşamadığını ve bu aşksa eğer, evet, alabildiğine yaşadığını görüyoruz. Şimdi, Yunus Emre de aşk yaşamış ve bu aşkı ile o da çöllere düşmüştür. Üstelik Yunus Emre’nin aşkı gerçek bir aşktı ve olunabilecek olanların en mükemmeline âşık olmuştu. O halde net olarak görülüyor ki, aşkı fiziksel olarak yaşamak ile manevi olarak yaşamak arasında oldukça kalın bir çizgi var. Hatta uçurum var desem mübalağa etmiş olmam. Gerçek aşk ile, âşık olmak arasında çok fark var. Zira böylesine iddialı bir aşk yaşadığını söyleyen kişinin ilk fırsatta aşkını başka aşklara veya maddi unsurlara rahatlıkla satabildiklerini gördüğümüze göre, gerçek aşkın, çok sevilecek birisiyle karşılaşmakla oluşmayıp, sonunda aslına rücu ettirilmesi muradı ile Allah vergisi bir duygu olduğunu, gerçek aşkın maneviyat olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, gerçek aşkta bedenin değil, yüreğin tatmin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yıllar süren bir beraberliği bir çift başka göze veya son model bir arabaya değişebilen nefsimizin, gerçek aşktan nasibi olduğunu söyleyebilmemiz imkânsızdır. Gerçek aşk fedakârlık ister. Nefsinden fedakârlık, bedeninden fedakârlık, cebinden fedakârlık, uykundan, miğdenden, her türlü eğlencenden ve elbette bilfiil canından bile fedakârlıktır. Ne diyordu Sezen Aksu bir şarkısında, “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk.”

  Kerem’ler, Mecnun’lar, Tahir’ler… Onların aşkı gerçek aşktı işte. Çünkü onlar bu aşk vesilesi ile Allah’a âşık oldular. Yunus Emre’nin aşkı da böyle başlamıştı. Yusuf’un aşkı, Leyla’ya mecnun olan Kays’ın aşkı da böyle başlamıştı. Ve onlar samimi olan aşkları sebebi ile gerçek aşkı buldular. Allah aşkını. O âşıklar ki, hiçbir sebep sevgililerinin kalplerini kırmalarını başaramadı, hiçbir hatalarını yüzlerine vurdurmadı, hiçbir özellikleri gözlerine kötü görünmedi. Burunlarının ucunda çıkan bir sivilceye bile güle bakar gibi bakmalarını sağlayan gerçek bir muhabbet beslediler yüreklerinde. Onlar yalnızken de adeta sevgililerinin yanındaydılar. Yerken onunla yediler, anlatırken ona anlattılar, dinlerken onu dinlediler, uyurken onunla uyudular, sabah onunla kalktılar aralarında kilometreler varken bile. Yürekleri öylesine bağlıydı ki, malum olurlardı birbirlerine. Tek bir güzel için, güzel olan her şeyden vaz geçip, hatırı için dağları delecek kadar her güçlüğe katlanacak büyük bir aşktı onlarınki. Karşılaştıklarında zaman dururdu, yürek dururdu, akıl dururdu, beden dururdu, sadece gözler onu izlerdi. Artık ne gerek vardı ki cennet bahçesinin içinde çiçeklerden bahsetmeye. Yan yana geldiklerinde sevgilileri değil de, sanki güneşti gökyüzünden inip tüm güzelliği ve yakıcılığı ile karşılarına dikilen. O anda artık söze ne hacet, karşılarındaydı anlatılmak istenen o dağ gibi Halil İbrahim ateşi. Hani o kimsenin bulamadığı kelimeleri yan yana getirip de söylenmek istenen sevgi sözleri. Karşısındaydı artık yaratılmış ve yaratılacak tüm çiçeklerden bir dal koparıp da yaptığı buket. Budur işte. Aşk budur.

  Gönül eğlendirmeyi, kaçamak yapmayı dolu dolu aşk yaşamak zanneden kararmış yüreklere bir çift sözüm var. Sizler için çok üzülüyorum. Çünkü sizin aşklarınız var. Benimse, aşkım. Bu dünyada yaşanmamasının ne büyük bir kayıp olduğunu bilmediğiniz o gerçek aşkı artık yaşayamadan göçüp gideceksiniz. Geç kaldınız. Aşk cıvatanız yalama oldu. Ve aşka biraz saygınız varsa, Allah aşkına aşktan bahsetmeyin. Âşık olanların ve âşık olunanların en mükemmeli olan Allah(Celle Celalühü), gerçek aşkı yaşattığı kullarından eylesin bizleri.

Allah’a emanet olun. 

aliserdarcinemre@mynet.com

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,884TakipçilerTakip Et
18,100AboneAbone Ol

İlgili Makaleler