Slide Slide

Hidayete Erenler

Metin Yapıcı
1962 Turhal doğumluyum. Çocukluğum oldukça hareketli geçti. Ailenin son çocuğu olmam hatalarımın hoş görülmesi ve isteklerimin yerine getirilmesi konusunda benim için çok büyük avantajdı. Bunu çok iyi kullanıyor o küçücük aklımla planlar yapıp, isteklerimi elde etmek için her yola başvuruyordum. Ailem, dinini bildikleri ölçüsünde yaşamaya çalışan, örf ve adetlerine bağlı mutaassıp bir aile görünümünde idi. Bu yapının şekillenmesinde rahmetli dedemin çok büyük tesirleri vardı. Dedem Erzurumlu köklü bir ailenin içinde tam bir Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş biriydi. Kendisi Nakşibendi tarikatı silsilesinden Mustafa Efendi Hz.’ye bağlı olmanın şükrü içinde, teslimiyetli, vazifelerine bağlı ve ilim tahsilinde oldukça gayretli, ferasetli ve aydın biriydi. Çocukluğum, dedemin gece yarılarına kadar uzayan, gönlümde başka başka alemlere pencerelerin açılmasına vesile olan manevi sohbetleri dinleyerek geçti. Kendisinden yaşadığı “Kurtuluş (!) Savaşı” ile sonrasında gerçekleştirilen devrimlerin (!) perde arkasını, neticede işlenen cinayetleri ve bunun topluma nasıl fatura edildiğini öğrenmiştim. Dedemin ani ölümü aile için çok büyük bir manevi kayıp oldu. Artık ne o güzel manevi sohbetler, ne de yanlış yapıldığında kulak çekip, nasihat edecek bir istişare mercii vardı. Herkes bildiğince yaşamaya koyuldu.
İlkokulu birincilikle bitirdim. Ailemin ve çevremin telkinleriyle amacımı biliyordum: “Büyük adam” olmak. Büyüklükten kasıt “etiketin” büyük olmasıydı. Akıllı ve iyi çocuk bilinmek bana yetmiyordu. Tatmini imkansız, korkunç bir “ilgi ve sevgi” hastalığına yakalanmıştım. Bayramlarda, eğlence gecelerinde ve düğünlerde şiirler okumak, şarkılar söylemek, piyeslerde rol almak, spikerlik yapmak en büyük tatmin araçlarımdan birkaçıydı. Eee büyük adam olmak için tanınmak gerekiyordu, her ne pahasına olursa olsun…
Ortaokul yıllarında buluğa ermekle birlikte hakkında hiç bilgi sahibi olamadığım yeni yeni duygu ve düşüncelerle tanışmaya başladım. Konu: “Cinsellik”… Toplumun genelinin muzdarip olduğu cehalette ortak bir çevrenin cinsellikle ilgili tabuları, milyonlarca genci olduğu gibi beni de açmazların içine sokmuştu. Malum cinsellik konusu yasaklar listesinin başını çekiyordu. Bu tür konulan açmaya göresin, adın “yüzsüz, edepsiz”, cevap ise “ayıptır, sus” oluyordu. Allah’ın varlığı, birliği ve diğer itikadı konularla ilgili sorularım kaçamak ve tatminden uzak cevaplarla geçiştirilmeye çalışılıyordu. Özellikle cinsel konularda, çevreden edinilen yalan yanlış ve hatta sapıkça bilgiler, nefsanî ve şeytanî duygularla şeytanın elçisi haline gelmiş insanların telkinleri birleşince ortaya çıkan fatura çok acı oluyordu. Böylece ergenliğimin ilk yılları itikat ve cinsellikle ilgili binlerce cevapsız soruların içinde yeni yeni günahlarla tanışmak ve kenarından köşesinden bunlara bulaşmakla geçti. Pişmanlıklarla dolu, sıkıntılı ve stresli günlerdi o günler.
Liseye başlamamla birlikte, hareketli olduğu kadar heyecanlı yeni bir dönemin kapıları daha açıldı. Gündem: Siyasi olaylar ve anarşi… Allah’a inancım, hareketlilikten ve aktiflikten hoşlanan yapım gereği gayri ihtiyari kendime en uygun olan siyasi grubun içinde yerimi aldım. Seminerler, formlar, konferanslar, mitingler, taşlı sopalı, kanlı bıçaklı olaylar… Özellikle çok temiz bir arkadaşımın bıçaklanarak öldürülmesi ve cenazesindeki olaylar bende çok derin izler bıraktı. Zaman zaman olayların akışına kapılarak canavarlaştığımı , kin ve öfkemi kusmak için fırsat kolladığımı görüyor, kendi kendimden korkuyordum. Bu arada fikir yönünden güçlü olmak için kitaplar okuyordum. Okudukça öğreniyor, öğrendikçe mücadele verip yaşamamız gerekenlerle, yaşadıklarım arasındaki korkunç uçurumları fark ediyordum. Özellikle kendimle baş başa kalıp, iç muhasebemde yoğunlaştığım zamanlarda rahatsızlığım artıyor, her şey tatsızlığa bürünüyordu. Kendi alemimdeki korkunç boyutlara ulaşmış nizamsızlığı göre göre “Nizamı Alem” gibi ulvi bir davanın savunuculuğunu yapmanın riya ve kendini tatminden öte hiç bir manası olmadığını idrak ediyordum. Aynı dertten muzdarip samimi arkadaşların sayısı az değildi. Bu arada hızla yaygınlaşan müstehcenlik ve fuhuş furyası pek çok kişinin nefsanî arzularına teslim olmasına ve çizgiden çıkmasına sebep oldu. Görüyor, üzülüyor ancak yardımcı olamıyordum.
Üniversite hayatım, şartların ve imkanların elverişsizliği yüzünden baskı altına alınmış pek çok duygu ve düşüncelerin su yüzüne çıkmasına, kendi kendimle tanışmama vesile oldu. Özellikle yurt hayatında mevcut sosyal ilişkilerin yoğunluğu, hem kendimi, hem de çevremdeki insanları tanıma ve tahlil etme hususunda çok önemli malzeme idi. Özellikle sabahlara kadar süren oda sohbetleri değişik konularda alternatif düşüncelerle karşılaşmamızda fikri planda yoğunluğa vesile oldu. Bu arada devam eden siyasi faaliyetler içinde birkaç sivri çıkışımdan dolayı hiç hak etmedikleri kadrolar işgal etmiş insanları görmek beni sıkıyordu. Bunun yanında çok samimi ihlaslı, fikir ve şahsiyet olarak kemal bulmuş insanlarla da tanışıyordum. İşi omuzlayan, çilesine talip olanlarda bunlardı zaten. İşte bunlardan biri olan, kendisine saygı duyduğum Balıkesirli bir ağabeyimizle özel olarak yaptığımız bir sohbette çok samimi bir şekilde sıkıntılarımı, kaygılarımı, inandıklarımı yaşama noktasındaki zafiyetimden uzun uzun bahsettim. Beni sabırla dinledikten sonra İslami esasları pratikte hayatımıza intikal ettirmede tasavvufun, tarikatın ve mürşidi kamil, Allah dostu velilerin ne gibi fonksiyonlar icra ettiğini, müşahhas örneklerle anlattı. Bence en güzel örneklerden birisi kendisiydi. Neticede bana, bu hususta, kendisinin bağlı olduğu ve büyük istifadeler gördüğü Güneydoğuda bir büyük “Gönüller Sultanı”na gitmemi istifadem için ne gerekirse onu feda etmekten de kaçınmamamı, kesinlikle çok büyük istifadem olacağını söyledi. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi ile ortaya çıkan, mide bulandırıcı samimiyetsizlik tabloları karşısında şok olmuş, ne yapacağını şaşırmış, ben ve benim gibi birçok kişinin ihtiyaç duyduğu çok önemli çıkış kapılarının anahtarını gösteren bu sohbetin önemini daha sonradan idrak etmeye başladım. Çok müthiş derecede şüpheci ve bir o kadar da diyalektikçi yapıya sahip ben gibi biri için bir şeyi kabullenmek hele de teslim olmak kolay iş değildi. Allah’a kulluğun hakikatlerini öğrenmek ve yaşamak noktasındaki böylesi önemli bir vesile söz konusu olduğunda azgın nesf, şeytan ve şeytanın askerleri tüm engelleri önüme çıkarıyor. Sineması, televizyonu, radyosuyla ve bir türlü rota tutmayan, çarpık ve bir o kadar da sapık eğitim ve öğretimiyle sistemin tüm mevcutlarıyla, dostları ile el ele vermiş İslam ve iman adına neye rastlarsa onu yok etme savaşında… Böylesi bir savaşta bozuk ölçüleri, yetersiz ilmiyle kendini tanımaktan aciz zavallı ben…
Artık bir arayış ve kendi kendini sorgulama dönemi başlamıştı. Çok büyük bir şevk ve heyecanla başlayan okuma, araştırma, öğrenme ve hayata tatbik gayretlerim, iç ve dış şer kuvvetlerin yoğun saldırıları karşısında sık sık yok olma noktasına geliyordum. Allah’tan ne havlu atmayı, ne de nakavt olmayı kendime kabullendiremiyor, her seferinde ayağa kalkmayı başarıyordum. Bilgilenme alanımı çok geniş tutuyor, İslami konuların yanı sıra, Mecusîlikten Brahmanizme, Taoizmden Şintoizme kadar ne kadar batın din ve felsefi akım varsa hepsini araştırıyor, mukayese yolu ile sapıklıklarını görmeye çalışıyordum. Zaman zaman korkunç diyebileceğim, düşünce soru cevap kabuslarına yakalanıyor, kaçışı uykuda buluyordum. Çevremdeki kişileri rahatsız edebilecek seviyelerde bazen kırk sekiz saati bulan uyku daha doğrusu kabus nöbetlerim başladı. “Sanırım bu terazi, bu sıkleti çekmeyecek” diyerek ümitsizliğe kapıldığım da oluyordu. Bu şekilde tek başıma işin içinden çıkamayacağımı kabullenip bu defa İslâmî cemaatleri araştırmaya onlarla tanışıp, fikir ve faaliyetlerini öğrenmeye koyuldum. Zaman zaman cemaatlerin büyükleri ile, hatta liderleri ile sorulu cevaplı sohbetlere katıldım. Bazı istifadelerim oluyordu ancak genele ait hastalıkları sayıp döken, yine ezberlene gelmiş klasik reçeteleri herkese ve her derde tatbike çalışan, hatta bazen ilaç tavsiyesini bile beceremeyen, daha çok işin kabuğunda dolaşıp duran, cicili bicili bir iki edebî sözle gönülleri feth etmeye soyunmuş kişilerin, pek çok samimi ve kabiliyetli insanı oyaladıklarını, avuttuklarını görmek canımı sıkmıştı. Bu arada ehli sünnet düşmanı dış destekli bid’at fırkalara mensup sapıklık denilebilecek seviye de itikat bozukluğu içindeki gruplarla da karşılaştım. Günlerce süren tartışmalarımız oldu. Sırf Ehli Sünnet itikadını bilmediği olayların daha çok görüntü ve heyecanına kapıldığı için bu bid ’atçıların içinde yer almış bazı arkadaşların gerçeklerle tanışmasına, olayların perde arkasını görmelerine ve neticede dönüş yapmaları beni çok mutlu etmişti. Böylece bir yılım geçti gitti.
Benim gibi arayış içinde olan samimi arkadaşlarımdan tasavvufa gönül verenlerin İslamı yaşama ve olaylara bakıştaki şuur ve diğer insanlarla sosyal ilişkiler yönünden süper diyebileceğim değişmelere uğradıklarını görüyordum. Ancak bunun yanında beni hemen istifadeden alıkoyan, zahir ve şekil ölçülerine takılıp kalmış, batınî meselelerden hatta itikadî bilgilerin ve farz-ı ayn olan ilimlerin pek çoğundan hiç haberi bile olmayan, bazı kulaktan dolma bilgileri, menkıbe ve kerametleri tekrar tekrar anlatarak gezmeyi tebliğ sayanlar topluluğu vardı ki, tahammül edilecek gibi değillerdi. Hatta bazıları kitap okumaya, ilim öğrenmeye karşı çıkabilecek kadar işi ileriye götürmüşlerdi. Tıp Fakültesinde okuyan çok kültürlü samimi bir müslüman ve mücahit sofi kardeşimin vesilesi ile büyük bir merak ve heyecan içinde Güneydoğudaki o büyük “Allah Dostu”na giden kafilede yerimi aldım. Öyle bir alemlere girdik ki, dilimi yutmuştum. Fikirde, dilde, meşrepte, meslekte birbirinden farklı binlerce insanın İs lamın emrettiği manada kardeşliğe soyunduğu, dünyalık etiket ve makamların bir kenara bırakılıp, herkesin bir olduğu çok yoğun bir manevî atmosferin içindeyim ve işte o beklenen an o büyük “Gönüller Fatihi” ile ilk karşılaşma. İnsan, bakmaktan öte delip geçen ve başka alemlere götüren bir çift gözün karşısında eriyor. Her halinde sünnetin satır satır okunduğu, yüzünü görenlerin Allah’ı hatırladığı bu büyük şevkat ve merhamet deryasının, manevi cazibesine kendimi bırakıyorum. Gözyaşları içinde tövbe ve biat… Bu komalık hasta ümmete böylesi bir şifa vesilesi gönderen Rabbime sonsuz şükretme secdesin deyim. Ah… Keşke, keşke diyorum, bu hasta ümmete lider olma sevdasına tutulmuş olanlar gelseler de bu “Allah Dostu”nun aynasında kendi hastalıklarını görüp, boylarının ölçüsünü alıp, hadlerini bilseler…
Dönüşte, karşılıklı oturup konuşabileceğim ve istifade edebileceğim kişilerin azlığı zaman zaman kendimi yalnızlığa mahkum etmeme sebep oluyordu. Böylece birkaç yıl geçti. Tokat’a ağabeyimi ziyarete gelmiş, arkadaşların toplandığı yerin adresini öğrenmiştim. O gün hayatımda, özellikle tasavvufu anlamaya ve başkalarına bu mutlu müjdeyi ulaştırmada köklü değişikliklere ve kendimi tanımama vesile olacak, yirmi beş yaşlarında o büyük “Gönüller Fatihi “nin dostluğunun tüm nişanelerini üzerinde taşıyan bir ağabeyimizle tanıştım. İçimdeki ses “işte aradığım insanlar” diyordu. Sevgim hemen karşılık buldu, ardından sabahlara kadar süren tarifi imkansız manevi hazların yanı sıra bana işin hakikatini ve istifadenin kapısını açmamı öğreten çok önemli bilgi ve ölçülerin yer aldığı sohbetler… Neticede “Gönüller Fatihi ” nin himmet ve tasarrufları altında zahir ve batın aleminde gözle görülür inkişaflar.
Bu kutlu yolun manevi nisbetinden feyz alarak, ne öğrendiysem maddi ve manevi cömertliği ile bizlere vermeye çalışan ağabeyimizin yanında “Feyz Dergisi”nde, Allah Dostlarının aynasından İslamı ve felaha ulaştırıcı muştusunu gücümüz nisbetinde insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz. Rabbim hizmet ve gayretimizi daim, bizleri bu kutlu yola sadık eylesin (Amin)

Önceki İçerikFetvalar
Sonraki İçerikHidayete Erenler

Yorum Yap

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Oops...
Slider with alias slider 1 1 not found.

Sosyal Medya

22,246BeğenenlerBeğen
2,995TakipçilerTakip Et
18,700AboneAbone Ol

İlgili Makaleler