Mekke'nin Fethi

Hüseyin Ustaoğlu

Tarih: 2007-12-11

Kabe-i Muazzama'nın da içinde bulunduğu ve Yüce Allah'ın (Celle Celalühü) Kur'ân-ı Kerim'de; "Bütün Şehirlerin Anası" unvânını verdiği Mekke, İslam dünyasının kutsal şehirlerinden olup, dünyanın merkezi kabul edilmektedir. Mekke'nin fethi ise İslâm tarihinde çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Bizzat Allah (Celle Celalühü) tarafından övülmüş olduğu halde şirkin yuvası konumuna getirilerek putlarla doldurulan Mekke'nin fethedilmesi, müslümanlar açısından en öncelikli meseleydi…

Mekke'de dünyaya gelen, çocukluğu ve gençliği burada geçen, ilk evliliğini Mekke'de yapan ve Peygamberlik görevinin kendisine verildiği şehir olan Mekke'nin, Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatındaki yeri de çok önemli ve kıymetlidir. Nitekim; "Sen ne güzel beldesin!.. Sen bana ne kadar sevgilisin!.. (1) buyurduğu kutlu beldedir Mekke...

Bilindiği gibi Sevgili Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekkeli müşriklerce eza ve cefalara maruz bırakılmış ve sonunda hicret etmeye zorlanmıştır. Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, hicret etmeye mecbur edilerek çıkartıldıkları kendi yurtları olan Mekke'ye, tam sekiz yıl sonra gönderilişlerindeki acımasız tutumlara inat, manidar bir farklılıkla, özenle ve nezaketle tekrar geri dönmüşlerdir.

Güneş takvimine göre her yılın 31 Aralık tarihine denk gelen bu gün, Mekke şehrinin fethine şahitlik eden tarihi bir zaman dilimidir. İşte bu tarihte, Mekke'nin Fethi ile birlikte yeni bir yıla başlar tüm dünya. İnsanlığın ufkuna doğan bu yeni gün, yeni bir yılın ve yeni fetihlerin habercisidir müslümanların hayatlarında...

Hicretten sonra geçen 8 yıllık zaman zarfında Mekke, müşriklerin putperestliğine tanıklık etmektedir. Mekkenin ve dünyanın kalbi olarak nitelendirdiğimiz Allah'ın evi Kâbe, müşrikler tarafından işgal altında tutulmuş ve putlarla doldurulmuştur. Bunlarla da yetinmeyen Mekke'nin cahilleri, Medine'de kurulmuş olan İslâm Devletine ve müslümanlara karşı, saldırılarına devam etmişlerdir. İşte Fetih suresi bu süreçte nazil olmuş ve Mekke'nin fethine işaret ederek müslümanların gönüllerine su serpmiştir.

Takvimler hicretin 8. yılını gösteren Ramazan ayına denk geldiğinde, müşrikler yaptıkları zulümlerine yenilerini eklemeye devam etmişlerdir. Antlaşma gereği Peygamberimizin himayesinde sayılan Huzâalılar kabilesine mensup 28 kişinin Mekkelilerce öldürülmüş olması ile yapılan Hudeybiye barış antlaşması bozulmuştur. Durumun Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haber verilmesi sonucunda; bu hadisenin barış antlaşmasının şartlarının ihlali anlamına geldiğini ifade etmek suretiyle Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); Mekkelilerden öldürülenlerin kan bedelini istemiştir. Bunu kabul etmeyen Mekke müşrikleri, harp ilan edeceklerini Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iletmişlerdir. İşte bu durum, Mekke'nin fethine dair zahiri sebepler zincirinin son halkasının da tamamlandığını göstermiştir.

Gelişen bu hadiselerin ardından Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), savaş hazırlıklarına başlamıştır. Mekke-i Mükerreme gibi Allah'ın evi Kabenin bulunduğu mübarek bir beldeye kan akıtmadan girmeyi düşünmek, kendisine yapılan bunca haksızlıklara rağmen, ancak Peygamber Efendimize ait bir incelik olabilirdi. Yeryüzünün en şerefli ve en faziletli mekanı olan Kâbe-i Muazzama'yı kimseyi öldürmeden putlardan temizlemeyi arzu ediyordu gönüllerin Efendisi... Bu nedenle; Mekke'nin fethedilmesi için yapılacak savaşın adresi ve savaş stratejisi ile birlikte düzenlenen harekat da tamamen gizli tutulmuştur. Nitekim, Efendimizin; "Allah'ım!.. Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez hâle getir! Beni, birdenbire görüp işitsinler!" (2) duası da bu niyetinin açık bir göstergesidir.

İşte bu güzel düşünce, savaşın hukukunu da ortaya koymakta en doğru ölçüdür. Hem de tüm zamanlar için!.. Günümüzün adalet tellallığını yapan, dünyaya barış ve huzur getirme hamiliğine soyunan, bunu tesis etmek için de onbinlerce insanı öldürmek çelişkisinden kurtulamayanlara örnek olsun iki cihanın güneşi Efendimiz…

Mekke'yi fethetmek üzere harekete geçen İslâm ordusu, 5 bine varan sayıları ile Medine'den çıkmış, Mekke'ye vardıklarında ise bu sayı civar bölgelerden katılan Müslümanlar ile 10 bine kadar ulaşmıştır. Her bir askere Mekke'nin hakim tepesinden ateş yakma emrini veren Allah'ın Resulü, yakılan 10 bin adet ateşle İslâm ordusunun kalabalıklığına dikkat çekerek dahiyane bir savaş taktiğine başvuruyordu… Yıllar önce aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinat güneşi Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şimdi etrafında onbin Sahabe ve tutuşturulan onbin ateş ile Mekke semalarını bütün ihtişamıyla yeniden aydınlatıyordu.
Bu büyük kalabalığı ve etrafı saran ateşleri gören müşrikler, durumun ciddiyetini anlayınca arabuluculuk yapması maksadı ile Ebu Süfyan'ı elçi olarak Peygamber Efendimiz'e göndermişlerdir.

Fakat sevgililer sevgilisi, onun arabuluculuğunu kabul etmediği gibi, kendisini de İslâma davet etmiştir. Hz. Peygamber'in telkin ve teklifiyle Müslümanlığı kabul eden Ebû Süfyan, ertesi gün Mekke'ye gönderilmiş ve Kureyş'in İslâm ordusuna karşı durmasını engellemek üzere görevlendirilmiştir. Bu süreçte, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Süfyan'a: "Git, Mekkeliler'e söyle, bu orduya karşı durmasınlar. Mescid-i Haram'a sığınanlara dokunmayacağız. Senin evine sığınanlara dokunmayacağız. Kendi evlerinde oturanlara da dokunmayacağız" diye emir buyurmuştur. Komutanlarına da; "Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz! Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz!" (3) "Mecbur kalmadıkça kan dökmemelerini, kaçanları izlememelerini, yaralı ve esirleri öldürmemelerini ve bu emirlere riâyet ederek Mekke'ye girdikten sonra, Safâ tepesinde kendisiyle buluşmalarını" emretmiştir. Elbetteki bu emirden, ömürleri İslâm'a zarar vermekle geçmiş azılı müşrikler istisna tutulacaktır. Onlar, Kâbe'nin altına dahi sığınmış olsalar yine de görüldükleri yerde öldürülmeleri talimatı verilmiştir.

Bunlar; İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Sa'd bin Ebî Serh, Habbar bin Esved bin Muttalib, Hüveyris bin Nukayz, Mıkyes bin Subabe el-Leysî Abdullah Hilâl bin Hatal, Hind binti Utbe bin Rebia, şarkıcı Sâre, Kureyne ve Ernebe. (4) ismindeki kimselerdir.

Hazırlıkların tamamlanmasının ardından dört koldan aynı anda Mekke'ye girilmesini planlayan Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) emirlerine riayetle hareket edildi. Takvimler, hicretin sekizinci yılı 20 Ramazan (Miladî 11 Ocak) 630'da öğle vaktini gösterirken İslâm Ordusu tekbirlerle plana uygun olarak Mekke'ye girdi. Peygamber Efendimiz, Mekke'ye girer girmez halka emân verdiğini ilân etti: "Kim Ebû Süfyan'ın evine sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, elinden silahını bırakırsa ona emân verilmiştir. Kim, evine girer, kapısını kapatırsa ona da emân verilmiştir." buyurdular. (5)

Mekke'nin fethi başlamıştır artık! Bu süreçte her şey yolunda gitmiş, önemli bir dirençle karşılaşılmamıştır. Kabenin kapısına kadar gelen Resûl-i Ekrem Efendimiz, mübârek yüzlerinde tebessüm ile halka bakıyor ve Allah'a hamd ve senâ ediyordu. Bu arada putların kırılması görevi kendisine verilen Hz. Ali görevinin başındaydı. Kabe'de bulunan 360 put kırılıp atıldıktan sonra, "Beytullah" iyice temizlendi. Sabah uykusundan uyanan Mekke halkı, hayretler içerisinde kalmış, taptıkları putların yerle bir oluşu karşısında, kendisine bile faydası olmayan edindikleri tanrılarının haline bakıp şaşkınlık içinde serzenişte bulunuyorlardı…

Hz. Bilâl'i Habeşinin yanık bir sesle Kâbe üzerinden okuduğu öğle ezanıyla "Allah'ın Evi" şenleniyordu. Binlerce yürek tek ağızdan tekbir getiriyor, Allahü Teâlâ'ya yapılan şükür ve hamd nidaları ile Mekke semaları yankılanıyordu…

Mekke'nin gerçek Efendisi, Rabbine şükürler ediyor ve Makam-ı İbrahim'e giderek iki rekât namaz kıldıktan sonra Zemzem kuyusundan su içiyor ve abdest alıyordu. Kendisine bu mübârek ve muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ve şükrünü takdim ettikten sonra, Mekkelilere birlik ve beraberlik hakkında bir hutbe irad ediyordu. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbesinde; İslâma çok zararı dokunan birkaç kişi dışında, bütün Mekke'lilere umumi af ilân ediyordu. "Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz."(6) O'nun bu merhameti ve affediciliği karşısında Mekke halkı şimdiye kadar kendisine yaptıklarından haya edip, kendi gönül rızaları ile İslâm ile şereflenmeye koşuyorlardı. Akın akın müslüman olmak suretiyle erkekli ve kadınlı guruplar halinde kabileler, Fahr-i Kâinat Efendimize biat ettiler …

İşte böyle başarılı bir savaş stratejisi ile Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'a boyun eğen Mekke, bu tarihten itibaren fethin araladığı kapılardan geçerek, yeni bir dönem yaşamaya adım atmıştır. Allahu Teâlâ'nın mübarek kıldığı İslâm dininin kalbi olan bu kutlu belde, şirkten, putperestlikten, cehaletten ve her türlü hurafeden arındırılarak yeni bir hayata kavuşmuştur. Kâbenin putlardan temizlenmesi ve Mekkelilerin İslâm ile şereflenmesinin ardından Mekke, asıl hüviyetine ve hürriyetine de kavuşmuş oldu…

Efendimizin yaptığı hicretin sonuçlarından da anlaşıldığına göre; demek ki her hicretin sonunda bir fetih gerçekleşmektedir. İnsanlar da günahlarından hicret etmek suretiyle kötülüklerden uzaklaşırsa, onlar için de manevî fetihler müyesser olacaktır. Dünyanın merkezi Kâbe'yi putlardan temizlemek ne kadar muhteşem bir güzellik ise, insanın merkezi konumunda olan kalbimizi de kötü duygulardan temizleyerek "ahlak-ı hamide"ye ulaşmak da aynı güzelliktedir.

Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önderliğinde gerçekleştirilen bu fetih; sadece askeri bir harekat planı olmayıp, aynı zamanda biz ümmeti için de manevi bir harekat planının tâ kendisidir. Mademki öyle; bizler de nefs ve şeytanın iç dünyamıza yönelik yaptığı tüm putlaştırmaları, gönül dünyamızdan sökmek için "Sünnet-i Seniyye"ye uygun hareket etmek suretiyle kötü alışkanlıklarımızdan arınmalıyız. Böylelikle iç fethimizi gerçekleştirdiğimizde, dış dünyamıza ait zahiri fetihlerin kapısı da bir bir kendiliğinden açılacaktır.

Mekke'nin fethinin nice manevi fetihlere vesile olması dileklerimle, Allaha emanet olunuz.

Hüseyin USTAOĞLU / email: huseyin_ustaoglu37@hotmail.com

Kaynaklar:

1- İbn Mâce, 2/1037 Hadis No: 3108
2- İbn-i Hişâm, IV, 14 , Sîre, 4:39-40.
3- Sîre 4:51
4- Tabakât, 2:136
5- Sîre, 4:46; Taberî, 3:116; İbn-i Kesîr, Sîre, 3:552; İnsanü'l-Uyûn, 3:18.
6- Sîre, 4:55; Tabakât, 2:142; Taberî, 3:120


Yazarın Diğer Makaleleri

Değer Vermek Kendini Görmekle Başlar

Değer dediğimiz kavram, günlük hayatın her aşamasında kendisine kıymet atfettiğimiz, anlam yüklediğimiz, beğenerek takdir ettiğimiz ve sonucunu da olumlu veya olums...

Hatadan Ders Almak Şuurdur

  Hayat bir mekteptir kâinatı koynunda taşıyan. Bir kitaptır bize nasıl yaşanılacağını okuyan. Bizim bize okuduğumuz değil, bilakis bize, bizim kim ve ne olduğu...

Gerçek Mücadele İnsanı Seyyidimiz...

Feyz'le, çeyrek asra yakın bir zamanı geride bıraktık. Hiç şüphe yok ki Feyz denince akla, Başyazarımız Seyyidimiz Şenel İlhan Beyefendi gelir. Bu üniversitenin zir...
Tüm Yazıları