Cömertliği, Diğergamlığı ve Fedakarlığı

Cömertliği, Diğergamlığı ve Fedakarlığı

Tarih: 2007-11-08

Seyyidim kimselerde şahid olmadığım bir boyutta diğergamdır; fedakardır, başkaları için kendini ihmal eder, hep ikinci planda tutar. Ama istismarcılar hariç... Mesela bütün insanların özlemidir; hiç olmazsa bazı günlerde, evde hanımı, çoluk çocuğuyla başbaşa olmak, bir akşam yemeği yemek ve dünyanın stres ve sıkıntısını evde çoçuklarıyla bir nebze olsun yaşıyarak atmak... Ama ben O'nu tanıdım tanıyalı, böyle bir ortamı ne dış dünyada, ne de kendi evinde bulamadı. Gerçekten kesinlikle bu anlatılanlar bir mübalağa değil; gündüz dışarıda sorunlar ve sorunlu insanlar, gece de evinde sabaha kadar binbir türlü sorunlar ve sorunlu insanlar...

Bu arada Allah (c.c) korkusu, sorumluluk duygusu, merhamet gibi duyguların yoğunluğu içinde, artık tamamen yorgunluktan bitmiş tükenmiş bir hale geldiğini itiraf etmek zorunda kalır ve yine de bu halden şikayet yerine; "Ben biyonik adam olmalıymışım, süpermen olmalıymışım; etrafımdaki bunca dertli insana, ancak o zaman güç yetirebilirmişim." diye espiriyle karışık bir şekilde içinde bulunduğu hali ifade ederlerdi...

Evet, Seyyidimin insanları mutlu ve kendisiyle barışık görmekten haz duyan, son derece iyilik sever bir yapısı var. O kadar yoğun bir hayatı, çileli bir yaşantısı oldu ve o çilelerin, kendi manevi sıkıntılarının arasında yine de sıkıntılarını hiç kimseye hissettirmeden, etrafındaki insanlara yardım etmeye devam etti. Normal yaşantısında, kendi yoğunluğunu ve sıkıntılarını hiç bir zaman çevresine yansıtmadı. Bu halde iken, hiçbir zaman ondan, halinden şikayet yollu bir sözü, hiç kimse işitmedi. Hep Rabbini hoşnut ve razı etmekti düşüncesi... Ve en zor zamanlarda bile, "Rabbimle arama kendim girsem, kendimi yok ederim; hiçbir şeyin O'nunla arama girmesine müsade etmem" derlerdi..

İhya-u Ulumiddin'de geçen "İnsanları hayvanlar gibi, nefsini de daha aşağı görmedikçe, insanın imanı kamil olmaz" hadis-i şerifinin manası, O'nun hayatında aynıyla zuhur etmişti. Şöyle ki, insanları Allah'a (c.c) nazaran veya O'nun emirlerine bağlılık noktasında değerlendirir; "Çok boş şeylerle uğraşıyorlar; bunlar akıl ve ilim noksanlığındandır!.." derdi. Hatta o insanlarla çok fazla ilgilenir, çok nasihat eder; cinsellikten tut da, psikolojik sorunlarına, maddi meselelerinden manevi sorunlarına kadar, gücünün yettiği bütün engellerini, bahanelerini kaldırır; ona rağmen, onların hala Allah'a (c.c) değil de ısrarla sadece dünyaya olan hırs ve ihtiraslarını görünce de, artık onlara kıymet vermez ve gönül gözünde de düşürürdü onları... Hatta; "İnsanların bu hali, benim ihlasımı daha da artırıyor, yaptığım herşeyi Allah (c.c) için yapmam gerektiğini, insanları tanıdıkça çok daha iyi anlıyorum" derdi... Bu hayat tecrübeleri neticesi şöyle derlerdi:"Bu zamanda Kur'an ve Sünnet ölçüsünden anlayan ve yaşayan insan sayısı çok az, azdan da az!... Bu ne biçim haldir? İnanın Allah'tan (c.c) utanmasam, bu tür insanlardan utanmam... Caiz olsa, bunların yanında kısa pantolonla gezerim de bunlardan yine utanmam" diye insanların, gerçek insanlık değerlerinden ne kadar çok uzaklaşmış olduklarını, çok acı bir şekilde ifade ederlerdi. İşte insanların genelinin ahvaline vukufiyetinden dolayı, Allah'ın (c.c) bir mahluku olarak onlara değer vermenin ötesinde, ihlasını bozacak şekilde kesinlikle onların düşüncelerine kıymet vermez; ama sırf Allah'ın (c.c) kulu oldukları için de onlarla ilgilenir ve her türlü meselelerine çözüm için, elinden ne geliyorsa esirgemezdi aynı zamanda. İşte bu sebepten dolayı, "Seyyidimde riyaset sevgisi var", diye vesveselenebilmek bile çok komik ve mantık dışı; O'nun yapısına, karekterine son derece ters birşey olur...

Evet, gerçekten çok ilginç bir insandır Seyyidim; çok ilginç... Her ahlakı yerli yerinde, ifrat ve tefritden uzak; tam dengede... İnsanların bu bozulmuş yapılarına, fıtrata uymayan bu yaşantılarına, fikirlerine ve değer yargılarına bakarak şöyle derdi; "İslam riyaset sevgisini yasak etmeseydi bile, ben yine de asla insanlara baş olmaktan dolayı kendimde bir kemal bulmazdım... Bu insanlara başkan olmak bile, Vallahi beni tatmin etmez" der ve gülümserlerdi...

Evet, Seyyidimin maddeye, paraya, topluca dünyaya amaç olarak hiçbir zaman kapılıp, değer vermediğine; an be an, gerek ben gerekse yakınları şahit olmuşlardır. Ama bu dünyaya değer vermeyişi, ahiret için lüzumlu olduğunu inkar etmek manasında hiç bir zaman olmadı...Çünkü, dünya hayatının ahiretin tarlası olduğunun en iyi şekilde bilincindeydi. Zira yirmi dört saati sadece Allah (c.c) rızasını düşünüp, bu uğurda hizmetle geçmiş ve hala da öyle olan bir insanın, dünya hayatının önemini bilmediğini düşünmek, zaten son derece saçma bir değerlendirme olur...

Yine konuyu cömertliğinden misallerle anlatmaya devam edelim: Hayatı an be an etrafına ihsan etmekle, cömertlikle, yemek yedirmekle ve her türlü fedakarlıkla geçen bir insanın ne kadar cömert olduğunu isbat etmek sadedinde bir iki örnek bulup vermeyi, aslında pek fazla yeterli ve anlamlı bulmuyorum. Ama başkaca da bu güzel hayatı anlatma şansımız yok, ne yapalım...

Tanıştığımız yıllarda yakın komşularından fakir olan bir aile vardı. Ne lazım olsa bakkala gitmez; çay, şeker, ekmek, nerdeyse bütün ihtiyaçları için onlara gelirlerdi ve tabii ki ihtiyaçları giderilirdi. Bu meyanda, yine bir kış mevsiminde; Seyyidimin evlerinin bahçesinde kendi ev ihtiyaçlarını karşılayacak kadar, bir kışlık odun vardır ve evlerinin duvarlarına yakın bir şekilde istif edimiştir. Seyyidim, bir gece odunların bir kısmının kapının önünden çalınmış olduğunu farkeder. Mübarek ; "Şu karda kışta odun çalan biri, mutlaka istemeye utanan ihtiyaçlı bir kimsedir. Bari odunları daha rahat alınacak bir yere koyayım da gelsin alsın" diyerek, odunları evin duvarından bahçe duvarının kenarına naklederler...

Yine gençlik yıllarıydı... Gıda maddesi satan bir toptancı dükkanına ortak olmuştu. Sofilerden ihtiyaç sahipleri, toptancı dükkanından ayrılmaz oldular. Daha önce ona küs olup konuşmayanlar bile barıştı...O da onların ihtiyaçlarını elinden geldiğince karşılar, bunu seve seve yapardı. Sofiler torba torba malzemeleri yüklenip evlerine giderlerdi. İşte böyle dost düşman herkes, Seyyidimin çok cömert olduğunda kesinlikle hemfikirdi. İşte bir gün, bu toptancı dükkanına, ortağının alacaklısı olan Laz bir toptancı tüccar gelir. Alacağını isteyip sıkıştırır, Seyyidim de "Tamam kardeşim yarın gel verelim" der. O esnada ihtiyar bir kadın gelir ve "Bana kibrit ver" der, Seyyidim verir. Deterjan ister, Seyyidim onu da verir. Bu cömertlik karşısında şaşıran kadın; "Evladım bir de benim battaniye ihtiyacım var, onu da verir misin?" der. Seyyidim, hiç ikiletmeden " Burası battaniye dükkanı değil ama; yarın gel onu da vereyim." der. Tüccar bu olaya şahit olduktan sonra çıkar gider. Ve ertesi gün, tüccar alacağı için tekrar dükkana gelir. O esnada ihtiyar dilenci kadın da gelir. Evindeki en güzel battaniyesini omuzladığı gibi dükkana getiren Seyyidim o ihtiyar kadına verir... Tüccar bu olaya da şahit olduktan sonra; "Ben dilenciye verdiği sözde durup da battaniye veren adamı, alacak için sıkıştırmaktan haya ederim. Ben size her hususta yardımcı olacağım, söz veriyorum" der ve gider.

Evet, insan O'nun bütün ahlaklarını ve fedakarlıklarını düşününce, o anda Asr-ı Saadet'te yapılan cömertliklerin, Hz.Ebu bekir (ra) gibi, Hz.Ali (ra) gibi Sahabelerin ahlaki özelliklerinin kalbine hücum etmesine engel olamıyor. Gerçekten de ehl-i beytin şanına yakışır bir ehl-i beyttir Seyyidim...

Nefsiyle mücadelesinin boyutlarıyla beraber cömertliğini çok güzel ifade eden şu örneği vermeden yapamayacağım: Nefsine karşı yoğun bir mücadele içinde olduğu dönemlerde ki, her zamanı zaten öyle geçmiştir, kendini bir takım küçük günahlardan ötürü aşırı derece levmeder, kınar; olmadı çok yürekten ağlayarak tevbe eder. Ama içi rahat edemez, affedildiği hususunda ikna olmak ister ve Allah'tan (c.c) gelen bir ilhamla sanki şöyle dua eder:"Ya Rabbi! Günahlarıma çok pişmanım! Beni ne olur affet! Eğer beni affettiysen de bunu ben bileyim ve rahat edeyim!" Sonra aklına bunu anlayacağı bir yol gelir ve şöyle devam eder; "Ya Rabbi! eğer beni affettiysen şu saatimi, Seyit sofi benden hiç bir şey söylemeden istesin. Ben de saatimi ona hediye edeyim.Ve affedildiğime inanayım, ne olur Allah'ım!" (Seyyidimin kolunda çok değerli bir saati vardır.Seyit sofi isimli kişi de, kimseden bir şey istemeyecek kadar içine kapanık, kendi dünyasında bir arkadaştır ve aynı zamanda o günlerde de Seyyidime dargındır. Seyyidimin, Rabbinden özellikle hem o günlerde kendisine küsen, hem kimseden birşey isteyemeyecek kadar içine kapanık olan Seyit sofinin, kendisinden saat istemesini niyazı, bu nedenle çok manidardır. Çünkü bu şartlarda, normal bir insan bile, küsmüş olduğu birinden asla kolundaki kıymetli bir saati isteyemeyecektir. Üstelik içine kapalı, hem de dargın... Seyyidimin şüpheci aklı, ancak böylesine imkansız birşeyle ikna ve mutmain olacaktır!..)

Evet, dua çok yürektendir; bakalım nasıl zuhur edecek?!

Seyyidim o günün sabahında, sofilerin toplanıp buluştukları sohbet yerine gelmiş oturmuştur. Canı sıkkın, morali bozuk, aklı günahında ve nefsinin bir an önce ıslahındadır... O gün sohbet yeri kalabalıktır ve duada ismi geçen Seyit sofi de tam karşıda, her zamanki durgun ve sessiz bekleyişinde... Belli ki kalabalıkta, ama yalnız, kendi kendine sohbette... Bir ara Seyyidimi görür ve kalkar bulunduğu yerden doğruca O'nun yanına gelir ve oturur. Sonra yavaşca sokularak; "Kurban sana bir şey diyeceğim de diyemiyorum!" der.

Seyidim: Hayrola Seyit! çekinme ne diyeceksen de !"
Seyit: Ya utanıyorum!
Seyidim: Utanma Seyit, hadi söyle!
Seyit: Ne zamandan beri senin şu saatine gözüm düşüyor, şu saati bana hediye eder misin? şeklinde bir diyalog geçer aralarında... Tabii Seyyidim, bu sözleri duyunca kulaklarına inanamıyor; sevinci had safhada...

"Aman Seyit kurban! Sen ne diyorsun, lafı mı olur; hemen vereyim!" der ve süratle kolundan saati çıkartır, oracıkta Seyit'e hediye eder; arkasından da Rabbine bol bol şükür ve minnet ...

İşte böyledir Seyyidimin Allah (c.c) sevgisi, O'na kavuşma O'nu razı etme isteği... Bu yüzden bırakın büyük günahları, küçük günahlar için bile nefsine karşı tepkisi böyleydi... O'nun çok yürekten ve daima bir cezbe hali içinde Allah'a (c.c) öyle tevbe edişleri vardı ki, hafızamdan silinmesi mümkün değil... Günahlardan kaçınmaya çok önem verir ve İmam-ı Rabban-i Hz.'nin Mektubat'ındaki bu hususla ilgili bir mektubu da zikrederek; "Allah'a (c.c) insanı yaklaştıran ibadetlerin başında, emirleri yapmaktan ziyade yasaklardan kaçınmak gelir. Günahlardan kaçmanın nefse tesiri daha fazladır. Hem ucuba düşme ihtimali de zordur" diye günahlardan kaçınma hususuna özellikle dikkatimizi çekerlerdi.

İnsan-ı kamil olmak için insan böyle bir cehd içinde olur da; onun kılıcını bileyecek, nefsini terbiye edecek düşmanları, hasetçileri Allah (c.c) onlara musallat etmez mi? Elbette olacak... Bütün büyüklerin çekemeyenleri olduğu gibi!..


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...