Allah Delisi Bir İnsan

Allah Delisi Bir İnsan

Tarih: 2007-11-08

Yine O'nu tanıdığım ilk yıllara dönerek anlatmak istiyorum.1983 ve sonraki seksenli yıllara... Henüz daha çok genç 23, 24 yaşlarında... Genç, dinamik ve yine son derece, Allah (c.c) yolunda gayretli o yaşlarda... Maşaallah... Hatta benim o yıllarda kendimce O'na yakıştırdığım bir lakabım vardır,"Allah (c.c) Delisi"...

Öyle kendini vermiş, öyle kendini kaptırmış ki Rabbine, gözü hiç bir şeyi göresi değil... Zaten çektiği çilelere, başına gelen iftiralara baktığımızda halen O'nu hizmet ediyorken görebilmemizi, O'nun Rabbine olan sevgi ve tutkusuna bağlamaktan başka birşey yapamazsınız. O da zaten sohbetlerinde hep söylerdi; "Allah'a (c.c) giden bu seyr-i süluk denen yolun çileleri, dikenleri, sıkıntıları kesinlikle muhabbetsiz aşılmaz... Siz ne yaparsanız yapın, gayretinizi arttırmak için önce muhabbetinizi arttırmanın çarelerini düşünün... Sık sık Mürşit ziyareti yapın, bolca tefekkür edin, her zaman size Allah'ı (c.c) hatırlatacak bir takım semboller taşıyın üzerinizde; özellikle bulunduğunuz ortamlarda sizi gafletten kurtaracak bir takım zahiri tedbirler alın..." derdi...

Ve kendisi Allah'ı (c.c) çok sevdiğini, O'nun ismini zikretmekten daha tatlı birşey bilmediğini ve sık sık, Allah'ın (c.c) ismini, aşığın maşukunu anması gibi teleffuz edip, bundan müthiş zevk ve haz aldıklarını söylerlerdi...Ve çok cezbeli bir seyr-i süluk hayatı oldu; ve cezbesinde Allah (c.c) lafzının çok fazla yer aldığını hepimiz biliriz ki, bu O'nun sevgisinin neticesi, Allah'ın (c.c) O'na bir lütfu idi...

O gençlik yıllarında sabahlara kadar kitap okur, kesinlikle geceleri uyumazdı. Okuduğu kitapları düşünür, onların içindeki bilgileri özümser, sonra hemen bizlere aktarırdı. Ve bilgiyi sadece bilgilenmek için değil kesinlikle yaşamak için öğrenir ve öğrendiği şeyleri hemen hayat geçirirdi; nefsinin bu hususta hiç şansı yoktu... Mutlaka öğrendiklerini en zor bir şey de olsa hayatına geçirir, kendine malederdi... Senelerce bu husustaki iradesi ve azmi, beni her zaman hayretlerde bırakmıştır.

İnsana verdiği değerin en belirgin cephesi, O'nun insan psikolojisinde olan derin bilgisi, insanı anlama, algılama ve doğru yönlendirmedeki becerisidir hiç şüphesiz... "Nefsim başka ben başkayım" tesbitiyle; nefis terbiyesine soyunmuş ama neyi nasıl yapacağını bilemeyen ve her an kafası karışan pek çok insana yardımcı olmuş ve çevresindeki insanların seyr-i süluğa soyunmalarında ve terakkilerinde en kıymetli ipuçlarını vermiştir onlara... İnsanların karşılıklı diyalog ve birbirlerini doğru anlayabilmelerindeki eksiklikleri, yanlış tutum ve davranışlarını değiştirebilmeleri ve birbirlerine yardımcı olmalarını, hoşgörülü davranmalarını sağlamak için ise; "İnsan başka, davranışları yine başkadır." diyerek, birbirlerine tahammülü olmayan ve birbiriyle anlaşmamak için bahane arayan tiplere dahi birbirlerini doğru anlayabilmenin yollarını göstermiştir.

Ve insanlara, günlük hayatta düştükleri çelişkileri göstermek, bırakın başkalarını herşeyden önce kendilerini doğru anlamaları yani önce insanın kendine ulaşmasını sağlamak için, insana insanı tanıtan ince ve derin sohbetler yapmıştır. Kısa ipuçları vermek bakımından bu konuda bir iki anekdot sunmak gerekirse; mesela, aile içinde eşlerin birbirlerini doğru anlamaları için "gururlu fakir mantığı" diye ifade ettiği, sevgiye ihtiyacı olan ama değişik nedenlerle sevgiyi reddeden eş tiplerini ifade etmiş ve bunun ne kadar yaygın olduğunu isimsiz örneklerle göstermiştir. Mesela kendi davranışlarındaki riyayı dahi farkedemeyen insancıklar hakkında da "düşen adam" örneğini verirdi. Yani çamurlu yada tozlu bir yolda giderken yere düşen ama çevresindeki insanları görünce gülerek üstünü silkeleyen ve o esnada içinde bulunduğu zilleti örtmeye çalışırken, insanların gülmesine engel olmak için kendisi gülerek mukabele eden insan gibi... Nitekim aynı insan, kimseciklerin olmadığı bir ortamda çamurlu ya da tozlu bir yolda tökezleyip yere düşse; bu sefer ki tepkisi de bir taraftan öfkeyle üstünü temizlerken, bir taraftan da kendi kendine kızma ve bağırıp çağırma şeklinde olmaktadır ki, asla çevresine bakıp gülücükler dağıtmaya çalışmaz...

O çok sevdiği ve aynı zamanda çok korktuğu Rabbine karşı, müthiş bir sevgi ve saygısı vardı. Ve aralarına ne nefsinin ne de herhangi bir kulun girme olasılığı kesinlikle yoktu... Bu hususta her hangi bir zorlamada, hemen çok büyük bir öfkeyle öfkelenir ve karşısında korkudan kimse duramazdı ki, hala bu ahlakı böyledir. Bu husustaki titizliği her geçen gün artmış, asla azalmamıştır...

Evet ta gençlik yıllarında, kimseden doğru düzgün bir şey öğrenmeden, tasavvuftaki sağlam ölçülere kavuşuyor. Aklı, gayreti ve ilim öğrenmedeki aşkıyla, daha tasavvufa intisap eder etmez 30 yıllık dervişleri geride bırakıyor. İlimde, ahlakta, ölçüde, gayrette ve herşeyde tam puan... Bu çerçevede hep ifade ederlerdi; " Evliya, on üzerinden on alandır..."

Yine O'nun yıllardan beri en vazgeçmediği sohbetleri, hep güzel ahlak temeline oturmuş... "İhlas, cömertlik, merhamet, fedarkarlık, gayret, muhabbet, teslimiyet" diyor ve devamlı bu konuları işliyor, inceliyor, insanlar üzerinde bunların kritiğini yapıyor. Kimde ne eksikse, o ahlakı vermek için herkese ayrı ayrı sohbetler ve tahliller yapıyordu. Evet, her zaman etrafındakiler O'nun en birinci derdiydi...

Arkadaşları ve akrabaları, hiçbir zaman ihmal etmediği, edemediği; hayatının birer parçalarıydı, bazen mutluluk ve çoğu kere de çileleri...

Sofi arkadaşlarını çok iyi takip ederdi. Onların bakışlarından, hallerinden ne tür bir sıkıntı içinde olduklarını farkeder, hemen yardıma çalışırdı. Önce kendi imkanlarıyla halleder; kendi imkanlarıyla yetişemezse, sohbetle durumu iyi olanları yardıma teşvik eder ve o ihtiyaçlı insanların maddi ve manevi ihtiyaçları bu şekilde giderilirdi. Genellikle böyle durumlarda kimseye söylemeden ihtiyaç sahibi kimselerin ihtiyaçlarını kendisi hallederdi. Çok mecbur kalınca başkalarını da bu hususta fiilen, hayra teşvik ederdi.

Ve o zamanlar Seyyidim bütün yardımlarını içten gelen bir itmeyle, merhametinin itmesiyle yapar, bundan da kendine bir büyüklenme asla çıkarmazdı. Amelde "ucub" meselesini aklından ve ilminden kaynaklanan diyalektikle kolayca halletmiştir. O kendi cömertliğini şöyle izah ederdi: "Ağanın biri insanlara ziyafet veriyor. Bunun için kazan kazan yemek pişirmiş...Yemekleri dağıtmak için de kepçeyi bana vermiş...Yemek ağanın, ziyafet ağanın, burada cimrilik de ayıp ve saçma, bundan kendine pay çıkarmak da...

Aynı onun gibi, Herşey Allah'ın (c.c), mülk de Allah'ın (c.c); bizim, içinde neyimiz var ki... İşte hayata, paraya, mala bakışı özetlediği şekilde geçti ve bu günlere geldi. Seyyidimin aşırı derecedeki merhameti, şüphesiz cömertliğinde büyük bir itici güç oldu. Ama, O bazı olaylarda, yani "merhametinin devreye giremediği durumlarda, aklının ve ilminin onayıyla da" ihsanlarını, gerektiğinde yağdırmasını bildi. Çünkü başına öyle olaylar geldi ki veya bazı insanlardan öyle istismarlar gördü ve öyle yıldı ki; yine de bu insanlara gerektiğinde ihsandan, cömetlikten geri kalmadı. Bu ahlakı da ayrıca dikkatle incelenip, örnek alınacak çok önemli bir İslam ahlakıdır elbette...

Evet, Seyyidim derler ki: "Benim okul hayatım, askerliğim ve sonraki yıllarım, hep zayıfları kollamak, fakirleri korumakla geçti. Askerdeyken bana gelen parayı veya sigaraları hemen garibanlara dağıtırdım.O yüzden çok sevilirdim. Parasız kalmış bir askerin önüne, para veya bir paket sigara koyduğumda, onun gözlerinde gördüğüm pırıltının hazzı bana keyif olarak yeterdi.

Yine askerde gariban, suçsuz bir askeri kollamak yüzünden, çavuşun birini dövmüştüm. Çavuş benden çok korkardı. Beni bölük komutanına şikayet etti. Ben de bölük komutanının yanında, çavuşu yine dövdüm. Bunun üzerine bölük komutanı benim korkusuzluğuma ve cesaretime şaşırmış ve aynı zamanda bu halimi sevmiş, hoşuna da gitmişti ki; bana herhangi bir ceza vermeden bu işten vazgeçti...

Yukarda anlattığım olayda olduğu gibi, hakkımı arama hususunda korkusuz ve acılara tahammüllü ve inatçıyımdır. Kendimi bilerek tehlikeye atmam. Yapabileceğime inandığım şeyi de yapmaktan geri kalmam." diye anlatmışlardı.

Aslında Seyyidime sadece cömert demenin şüphesiz çok eksik bir tanımlama olduğunu ifade etmek zorundayım. Zira ona İslam litaretüründe, kendi ihtiyacı olan şeyi başkasına veren manasında" isar" denir ki, nitekim O'nun hayatı sadece cömertlikle değil, baştan beri hep isarla geçti. Bu fedakarlığı maddi şeylerde olabildiği gibi; rahatı, huzuru, aile saadeti gibi hemen hemen her konuda geçerliydi... Kendi ihtiyacı için aldığı elbiseyi, çok güzel bir paltoyu, daha hiç giymeden başkalarına hediye etmesi çok sıklıkla şahid olduğumuz olaylardandır.

Altını çizerek bu arada çok önemli bir özelliğini de hemen belirtmek istiyorum. Kimseden de kesinlikle hediye kabul etmezdi ki, bunu arkadaşları çok iyi bilirler ve kimse hediye getirmeyi teklif bile etmez. Ama bu arada şöyle bir soru akla gelebilir: "Hediyeleşmek sünnet değil mi?.." Hiç şüphesiz sünnet. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); "Hediyeleşin" buyurmuştur ama; fitne korkusu olduğu zaman hediye almanın zararının faydasından çok olacağı da ortadadır.

Bu sebeple Seyyidim, hediye alma konusunda çok hassastır....


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...