Şenel İlhan Beyefendi'nin Şecatinden Örnekler

Şenel İlhan Beyefendi'nin Şecatinden Örnekler

Tarih: 2007-11-08

Şenel İlhan Beyefendi bir gün anlattılar ki: "Bizim iki katlı evimiz ve altında da bir ahır vardı. Babamın da beyaz bir atı... (Şenel İlhan Beyefendi o yıllarda 15-16 yaşlarında.) Bir gece otururken, ahırdan atın acı acı kişnemesi duyuldu. Babam "Hırsız atı çalıyor!" diye ahıra fırlayınca, ben de beraber koştum. Hemen ahıra indik; ışığı yaktık, at kan ter içinde kalmıştı. Ama içeride kimse görünmüyor, üstelik kapı da içerden kilitliydi. Babam ter içindeki atı sakinleştirmeye çalışırken, atın yelelerine bakarak, bu ata Anadolu'da "alkarısı" tabir ettikleri bir cinin musallat olmuş olduğunu söyledi. Önceleri de şahit oldum; bunlar beyaz atı çok sever. Ona böyle musallat olurlar" dedi. Ben inanmadım. "Hadi be baba! Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri!.." (Cinler at yelesi örer mi anlamında) dedim. Babam; "Oğlum! Baksana atın yelelerini nasıl örmüş?!.." diye gösterdi.

Hakikaten atın yelelerinin bir kısmı, hayret edilecek bir şekil ve güzellikte, kızların üçlü saç örgüleri gibi aşağıya kadar örülüydü. Şaşırdım, ama yine de inanasım gelmedi. Atın yelesindeki örgüleri açtım. Biz yukardaki odaya dönmek üzere henüz çıkmıştık ki; ahırdan tekrar aynı gürültüler gelmeye başladı. Ben anında ahıra doğru fırlayarak lambayı yaktım; "Alkarısı mısın nesin, ben sana gösteririm!" diyordum. Ama ortalıkta yine kimseler yoktu!.. At aynı şekilde, uzun bir yoldan yeni gelmiş gibi ter içindeydi. Atı sakinleştirmek için yaklaştığımda, gözlerime inanamadım. Atın yelesindeki elimle henüz açtığım örgüler, tekrar örülmüştü!.. Aynı zamanda hayretim şuna idi ki, gürültüyü duymamla inmem arası, birkaç saniye ancak sürmüştü. Bu kadar kısa süre içinde bu incecik örgüleri atın yelesine, bu karanlıkta, kim ve nasıl örmüştü?.. Zira bu örgülerin insanlar tarafından örülmesi saatler alırdı... İşte bu olay, cin taifesinin işleriyle ilgili, o gençlik yıllarımda benim için objektif bir hatıra olmuştur.

Şenel İlhan Beyefendi'nin babası Emin Efendi ve amcası Mehmet Efendinin de korkusuzlukları yakınları tarafından çokca anlatılır. Lakin bu insanların korkusuzlukları şecaatten ziyade daha çok cesaret olarak anlattığı beyanlarına uygun düşüyor; zira o insanlar, şartları gereği pek fazla dini eğitim alamamışlar, fıtri korkusuzlukları, ölçüsüzlük yüzünden denge ifade eden şecaat ölçüleri içinde olmamış, olamamış... Çünkü bu insanlar, aynı zamanda tabancanın üzerine yürüyecek kadar da dayanaktan yoksun, ölçüsüzce cesurlarmış...

İşte Şenel İlhan Beyefendi, bu cesaretin, ancak Allah için yapılanını makul görürdü...Şenel İlhan Beyefendi'de cesareti hususunda, yapı itibariyle baba ve amcalarından farklı değildir ama maneviyat, ilim ve ölçü farkları; O'nu her ahlakında her bakımdan oldukça farklı ve dengeli kılmıştır. Daha henüz gençlik yıllarında, babası ve amcası gibi; tabancanın üzerine korkusuzca yürüyecek bir yapısı ve cesareti vardır.

O yıllarını ilginç bir şekilde yansıtan bir hatırasına burada da yer vermek istiyorum: O yıllarda İstanbul'un Fatih ilçesinde, Draman semtinde, bir arkadaşının evinde misafirdir. Sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu günlerdir... Arkadaşıyla oturduğu bir gece - daha sonradan anlaşıldığına göre, yanlışlıkla - misafir olduğu ev kurşunlanır. Evden yükselen "Vay Allahsızlar!.." sesleri üzerine, saldırganların, yanlışlık yaptıkları intibaıyla süratle çekip gittikleri görülür. Ama yine de kimin ve hangi niyetle evi kurşunladığı belli değildir... Şenel İlhan Beyefendi hemen, pervasızca, ateş eden üç kişinin peşinden koşar... Elinde ne silah vardır ne de korunacak bir alet!.. Süratle, ateş eden insanların peşinden koşarak ıssız ve karanlık ara sokaklarda, epeyce bir müddet, saldırganları arar... Aramalarının sonunda, mum ışıklarının sızdığı bir kahveye dalar... İçerde, soluk soluğa bekleyen ve şaşkın üç kişi... Aniden Seyyidimle burun buruna gelirler... Şenel İlhan Beyefendi hışımla; "Niye ateş ettiniz lan!..Tanıyor musunuz beni?" diye, son derece öfkeyle bağırır. Tacizciler donakalırlar... Kim eli silahlı üç kişinin peşinden koşar ki!.. Hem de olayın hemen akabinde... "Kardeşim sen ne biçim adamsın? Biz senin gibi adam hiç görmedik!.." Ve hatta ilk şaşkınlıklarını attıktan sonra içlerinden biri; " Malatyalı mısın sen yoksa?" diye sorar... Şenel İlhan Beyefendi ise, "Yok, Tokatlıyım.." der. Onlar da, bir yanlışlık olduğunu ifade ederler ve ne garip ki özür dilerler... Aralarında bir yakınlık hasıl olur... Ve bu olay böylece kapanır gider. Tabii burada, "Sen Malatyalı mısın?" diye soran şahsın sözleri , Malatyalılara da cesaret hususunda bir atıftır. Ama aynı zamanda güzel bir tevafuktur. O'nun ceddi de, Battal Gazi de Malatyalı değil miydi zaten.... Şenel İlhan Beyefendi daha sonra bu hadiseyi anlatırken; "İlk ateş ettiklerinde, refleks olarak kendimi sakınmış ve sinmiştim. Ve o an bu sinmemden dahi rahatsız olup, öfkeyle fırladığımı hatırlıyorum. O anki sakınma hissime dahi tahammül edememiştim" şeklinde duygularını ifade etmişti.

Şenel İlhan Beyefendi'nin şecaati hususundaki hatıralar, anlatmakla bitmez ve her biri diğerinden güzel hatıralardır. Ben yine de burada, çok çarpıcı olan bir hatırasını daha zikredeceğim: 18-19 yaşlarında bir delikanlıdır. Mekan, Tokat'ın dışında, kendilerine ait bir " Çiftlik..." Komşularından "Bekir Ağa" adlı birisinin, tıpkı İspanyol boğalarını andıran genç bir boğası vardır. Son derece azgın ve son derece baş belası bir hayvan... Zira çevresine çok fazla zarar vermektedir. Bir defasında, "Nimet" adlı bir kızı öldürmek üzere iken, elinden zor kurtarmışlardır. Kızcağızın üstünü başını parçalamıştır bu hayvan... Yine aynı boğa, bir başka zamanda, Şenel İlhan Beyefendi'nin Mehmed Amcasına ve babasına da ayrı ayrı zamanlarda saldırmıştır. Nitekim ikisi de çevrenin yardımlarıyla boğanın elinden canlarını zor kurtarmışlardır. Ki onların efelik ve yiğitlikleri dillere destan olduğu halde!... Evet, Şenel İlhan Beyefendi'nin çiftlikte olduğu bir gün, bu azgın boğa, çocukların oyalandıkları, yatıp kalktıkları bir yere doğru yönelir. O anda boğayı gören Şenel İlhan Beyefendi; " Düşündüm ki, bu boğa çocukların içine dalarsa hepsini mahveder. Hemen tedbir almam gerektiğini gördüm ve süratle koşup, yumruklarım sıkılı bir vaziyette boğanın önüne dikildim. Amacım onu kendi üzerime çekip, çocuklardan uzak tutmaktı. Bunda muvaffak oldum ve boğa peşimden koşmaya başladı. Sonunda boğayı istediğim bir alana çektim ve arkamı bir duvara alarak, sakin sakin boğanın gelmesini bekledim. Bu arada boğanın boynuna, yumuşak, etli bir yerine vurabilmek için, hafif yüksekçe bir yere çıktım. Elime de büyücek bir taş aldım. Gayem onu öldürmek değil, onu tesirsiz hale getirmekti. Nitekim boğa da, bana iyice yaklaştıktan sonra duraklamış ve hınca hınç soluyordu... Boğa üzerime atılır atılmaz, elimdeki taşı, tam ensesine yerleştirdim. Taşı yer yemez, iki dizinin üzerine çöktü... Olacak şey değildi!.. Taşı yiyen o kudurmuş boğa, kuzu gibi oluvermişti...

Şenel İlhan Beyefendi bu olayı anlatırken; "O olaydan sonra, azgınlığından ve saldırganlığından hiçbir şey kaybetmeyen bu boğa, beni ne zaman görse kuzuya dönerdi... Boğanın sahibi Bekir Ağanın hanımı Selver Nine, ne zaman boğayla başı derde girse, beni çağırırdı... Ben de onu ahıra götürür ve bağlardım. Daha sonra ise, bu uslanmaz boğadan canı bağrı yanan sahibinin, gözü bağlı bir şekilde; iki kişi çeke çeke, hayvanı kasaba götürdüklerini görmüştüm." diye ifade etmiş ve bizlere de; "Boğa gibi azgın olan nefsinize karşı öyle olun ki, sizin karşınızda kuzu gibi olsun..." diyerek, o olaya atıfla bizlere de nasihatte bulunmuştu.

Şenel İlhan Beyefendi'nin önemli bir özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Kendileri hocalardan kungfu ve karate gibi kavga sanatıyla ilgili dersler almış ve bu derslerle de kalmayıp, zekası ve son derece çevik oluşu, kuvvetli oluşu gibi yetenekleri sayesinde kendine has onlarca da döğüş tekniği icat etmişti. Bizlerin her zaman müşahade ettiği bu özelliğini, çok ünlü karete ve tekvando ustalarından, kendi itiraflarıyla birlikte dinledim. Buna rağmen, kavgayı hiç bir zaman tercih etmemiş, basit görmüştür. Nitekim Şenel İlhan Beyefendi; " Ben hayatta kavgayı sevmem ve insanlar bana vursalar, elleri acır mı diye onların ellerine acıyacak kadar da merhamet duygusuyla doluyum. Bu bir riya değil, gerçeğin ta kendisi... Mecbur kalmadıkça kimseyle kavga etmedim, etmem de.. Benim amacım, insanlar bana sataşmasınlar da onlara vurmak, sonra da üzülmek zorunda kalmayayım diye onları korkutmak. Bu sayede çok kavgadan kurtulduğumu da ifade edeyim." Gerçekten şu ince duyguya bakınız...

Yine bu özelliğini çocuk terbiyesinde de görüyordum. Derdi ki, "Çocuk dayakla terbiye edilmez. Ama bazen illa ki tehlikeli işler yapmaması için korkutmak gerekebilir. Bunun için ben oğluma, dövme numarası yaparım ve çıkardığım gürültüyle onu korkuturum. Gayet öfkeli bir eda ile onun canını hiç yakmadan bir koltuktan öbür koltuğa atarım veya elime aldığım bir şeyi ona vuruyormuş da ıskalamış gibi yapıp, şiddetle yere vururum; böylece bu çıkardığım seslerden çocuk yeterince korkmuş olur. Ve istediğim amacı elde ederim. Çocuk şiddet yerine sevgiyle terbiye edilmeli." İşte bu yüzden tanıyan bütün çocuklar, O'nu kendi ana babalalarından daha çok severler. Çünkü çocuklarla çok fazla arkadaş olur, onların kişiliklerini geliştirerek, toplum içinde aşağılık duygusuna kapılmalarını engelleyecek şekilde onlara kişilik ve şahsiyet aşılar. Onları sever ve özellikle topluluk içinde başarılarını abartacak şekilde överdi... Şimdi bu konuyu kapatarak, çocuklarla ilgili konuyu çocuk terbiyesi bahsinde vermek istiyorum.

İşte akıl, zeka, şecaat, kuvvet ve çeviklik gibi bir çok üstün vasıfları kendinde toplayan bu insanla; daha gençlik yıllarında bile, kimse kavga etmeye cesaret edemezdi. Anlatılmaz bir heybeti vardı doğrusu... Nitekim gerek kendi ifadeleri, gerekse bir çok şahidin ifadelerinden de bunu anlıyoruz. Sakin bir insan olarak bilinmesine rağmen, kimse onunla uzun süre göz göze gelemez; vakarı ve heybeti karşısında aciz kalırlardı. Onun bu halinden dolayı, etrafındaki insanlarda da O'na karşı bir çekingenlik ve saygı oluşurdu.

Baştan beri anlattığım Şenel İlhan Beyefendi'nin şecaati ve bunun örneklerini anlatmakla bitirmem mümkün değil... Sadece şecaati bile, sayfalarca anlatmakla bitmez... Burada sadece herkese hitap edip, ölçü boyutunda insanlara faydalı olabilecek birkaç çarpıcı örnekle yetinmek zorunda kaldım. O'nun manevi derinliğini ifade edebilecek olan daha pek çok şecaat örneklerini de, en güzel hatıralarım olarak, anılarımda bıraktım... Nereye kadar anlatabilirdim ki... En samimi bir şekilde; "Gerekirse tek başıma bir orduyla karşılaşmaktan da, savaşmaktan da korkmam! Azdan az, çoktan da çok gider, derim ve yok edilecek olsam da, bunu onlara pahalıya maletmenin hesaplarını yaparım" diyebilen ve her konuda söylediğini yapan bir insandı Şenel İlhan Beyefendi...

Evet, O gerçekten de tek kişilik bir ordudur...

Gayet sabırlı, insan ilişkilerinde son derece kibar, fedakar ve kalpleri kırmaktan son derece imtina eden bir insan olmakla beraber, gariban insanlara reva görülen kötü muameleler, sabrını son derece zorlayan davranışlardı...

Evet, haksızlığa hiç tahammülü yoktur. Günümüzde haksızlığın, adaletsizliğin, rüşvetin, adam kayırmanın veya ilgisizliğin, vatandaşı hiçe saymanın en bol örneklerinin yaşandığı hastaneler, devlet kurumları gibi yerlere girmek istemez; "Bazı insanların yaptığı haksızlıkları görürsem kesinlikle sessiz kalamam; yoktan yere başımı bu insanlarla derde sokmak istemiyorum!" der ve bundan imtina eder...


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...