İlminin Derinliği

İlminin Derinliği

Tarih: 2007-11-08

Seyyidimiz, hem kendi için, hem de kendisinden faydanalanan etrafındaki insanlar için hayati öneme haiz bilgilerle kendini donatmıştır. Nedir bu bilgiler diye soracak olursak; şüphesiz ilk önce iman, bir insan için en lüzumlu şeydir. Bir kişinin imanı kurtulsa dağlar kadar günahı da olsa sonunda affedilebileceği için, imanın yanında hiçbir şey ona kıyasla, önem açısından emsal teşkil etmez. İşte o sebeble, bir ateistin, bir deistin veya bir hıristiyanın, yahudinin veya bir budistin sorularının cevabını hazırlamak, her şeyden önde gelir... Bu ilme, genel manada Kelam İlmi denir. İşte kelam ilminde Seyyidim, yukarıda bahsettiğim hususlar da dahil olmak üzere derin vukufiyeti nedeniyle, tam bir kaledir... İman kalesi... Fikir çilesi yıllarında insanlara imani boyutta yardımcı olma düşüncesi, Allah'ın (c.c) ona verdiği çok yüksek bir zeka ve yüksek bir ahlak sebebiyle onu, imani konularda vesveseli ve şüpheli insanların sığınacağı muhkem bir kale, veya küfür denizinde çalkalanan iman gemilerinin demir atabileceği en sağlam bir liman yapmıştır.

İşte, insanlık tarihinin geçmişinde meydana çıkmış bütün küfür düşünceleri, günümüzde de hala yürürlükte olup; imanları çalan küfür ekolleri ve ilerde olabilecek, olması muhtemel küfür vesveselerinin de en isbat ve ikna edici cevapları Seyyidimin bilgi dağarcığında, çok az bir kısmı ise yayınladığı kitaplarında, makalelerinde mevcuttur. Çok az bir kısmı diyorum, zira ihtiyaç oldukça veya imkan bulundukça diğer bilgilerin bir kısmı da kitap ve makalelerine geçecek ama hepsi asla... Niye hepsi yazılamayacak diye akla soru gelebilir ki; bunu da okuyucularımızı özellikle bu konu da bilgilendirmek ve hassas davranmalarını sağlamak için bir merak havası içinde vermek ihtiyacı hissettim. Nitekim, Seyyidim İmam-ı Şafi (ra)' den şöyle bir rivayette bulunurdu: "Meşhur olmayan küfür vesveselerini meşhur edenleri, atımın terkisine bağlayıp süründüresim gelir." demiş... O sebeple insanların durgun sularını gereksiz yere bulandırmanın, akıllarında yokken kalplerine ve kafalarına vesvese sokmanın hiç bir manası yoktur. Hastalar gelip gerektiği kadar ilacını alıp gitmelidir. "Sağlam insanlara hastalık sohbeti, vesveseli insanlarda hastalık vesvesesi meydana getirir derdi." İşte bu nedenle, ulu orta küfür vesveseleri hakkında soru sormamızı da istemez; genelde bu tür sohbetleri, vesveseli insanlarla, birebir konuşmalar içinde hallederdi. İşte Seyyidim için, insan ve imanı o kadar kıymetliydi ve ciddi bir hassasiyetle yapardı tüm konuşma ve sohbetlerini...

Dolayısıyla Seyyidimin, Kelam ilmi içinde değerlendirilen, geçmişteki bütün dinler, bütün mezhepler ve bütün felsefi görüşler hakkında çok detaylı bir bilgi birikimi vardır. Kelam ilminde, Allah'ın (c.c) varlığını, birliğini, isim ve sıfatlarını ispata yardımcı Fizik, Kimya, Biyoloji, Mantık, Matematik gibi konularda da tüm gerekli bilgi donanımına hakkıyla sahiptir. Kelam konularındaki hakimiyeti, hepimizi hayran bırakmanın ötesinde; "Filanca zat ile röportaj yapmaya" gittiğimizi duyduğunda, hemencecik orada ayaküstü sorduğu ve "O zata bunları da sorarsınız?" diye bir solukta söylediği sorular ve ayrı bir zamanda bu sorulara verdiği ilmi sırlarla yüklü cevaplar bizleri şaşkına çevirmişti. Ki bunlar, Seyyidimin; "Ben bunları çok rahat cevaplandırıyorum. Siz bir de o zata sorun dediği ve kendisinin hakikaten "peynir ekmek yer gibi" cevaplandırdığı sorulardı. Kısaca o sorulardan bir kısmını burada zikretmem de Seyyidimin kelam ilminde olan derin tefekkür ve vuzuhiyetini açıklar kanaatindeyim: "Biliyorsunuz dört Ehl-i Sünnet mezhebi var. Kader meselesinde de iki hakikat var. Birincisi; "kaderin olduğu" yani Allah'ın (c.c) herşeyi ezelde takdir ettiği ve herşeyin Allah'ın (c.c) yaratmasıyla olduğu... İkinci hakikat ise; "kulların iradesi olduğu..." Malumunuz bunlar hakikat ama, biliyorsunuz mezhepler arasındaki ihtilaf, işte bu hakikatin ortasını bulmakta çıkmıştır. Yani "Ne cebir vardır ne de tevfiz..." meselesinde ihtilaflar çıkmıştır. Bu meseleyi Eş'ari "kisbiyle", Maturidi "cüz'i iradesiyle" izah etmiş... Sizce Eş'ari bunu izah edebilmiş mi? Eğer izah edebildiyse, Eş'ari'nin "kisbinin" tanımını yapar mısınız?

İmam-ı Maturidi, insanın cüz'i iradesine " Hariçte yoktur." diyerek; "Allah (c.c) cüz'i iradeyi yaratmamıştır" diyor. Bu nasıl oluyor, izah eder misiniz? Efendim, kader mevzuunda, hadis-i şerifler gereği, derine dalmamak hasebiyle bir Hanefi olarak biz, " Selefi " itikadında olsak bir mahzuru olur mu? Allah'ın fiili sıfatlarından, irade ve tekvin gibi sıfatlarının, insanın fiillerine taallukunun izahını yapar mısınız? " gibi, kelamın en ağır konularına dair sorular...

Yine insan konusunda, insanın psikolojik ve sosyolojik yapısı ve davranışları hakkında alabildiğine kuşatıcı bilgi sahibidir ki; insan psikolojisi hakkında şimdiye kadar hiç söylenmemiş ve yazılmamış tespit ve tahlilleri vardır. O konuyla ilgili geniş bir açıklama yapmayı düşünüyorum İnşallah. Dini konularda, fıkıhta, özellikle zaruret-i diniyeden olan bilgileri kesinlikle öğrenir, fazla teferruatlı konular için kitaplıktan istifadeyi tercih ederdi. Onların ayrıca ezberlenmesi gibi bir gayreti uygun bulmaz ve uygulamazdı da... "İnsanların ilgi ve dikkatini çekmek için, aslında her zaman lazım olmayan dini bilgileri öğrenmek, ezberlemek dünyadandır" buyuran İmam-ı Gazali'nin (ra) görüşlerini söyler ve kendileri de öyle hareket ederlerdi.

Tasavvuf, O'nun gerçek bir uzmanlık alanıydı. Biraz subjektif bilgiye kayan yapısıyla tasavvuf konusu, her zaman istismara müsait olduğu için, bu konuda ipin ucunu kaçırmamış ve etrafındaki insanlara da kaçırtmamıştır. Hatta başına gelen iftira ve dedikoduların çoğunluğu, bu hususdaki titizliğinden kaynaklandığı halde taviz vermemiştir. Çok yalancı mürşit veya yalancı hal sahibi büyük sofi bilinen kişilerin foyalarını meydana çıkartması, herkesin bildiği birşeydir. Mesela 1984 yıllarında Taşova'dan gelen ve kendisinde acaip, istidraç nev'inden olağanüstü haller fışkıran bir zat, Tokat'taki bütün sofileri etkisi altına almış, onları halleriyle kandırmıştı... Ama Seyyidim,bu adamın Şeriatsiz hallerini tesbit etmiş, açığa çıkarmış ve o kişinin Tokat'tan gönderilmesine vesile olmuştu. Daha sonra da Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nden o zatın zorla halifelik istediğini, vermeyince kendini halife ilan ettiğini, sonra da tarikattan da şeriattan da kesinlikle uzaklaşıp perişan olduğunu öğrendik ki, bazılarımızın kalbi de ancak o zaman o kişinin sahtekar olduğuna tam kanaat getirmiş, hatta "Seyyidim, adama aşırı mı davrandı acaba?" vesveselerinden ancak o zaman tamamiyle çıkabilmiştik. Evet, onun bu husustaki ferasetine bir defa daha hayran kalmıştık...

Ondan bundan duyduğu bilgilere pek itibar etmez, işi ehlinden, sıhhatinden şüphe olmayan güvenilir alimlerin kitaplarından öğrenir; sonra onları taviz vermeden hayatına tatbik ederdi. Yani yapacağı herhangi bir iş için, o konu üzerinde enine boyuna düşünür, iştişare eder, araştırır ve birşey hakkında, şu şudur diye karar verdikten sonra da bir daha o fikrinde ısrarla devam ederdi. Dolasıyla, onun "şu şudur" demesinin fanatikçe bir tesbitle uzaktan yakından alakası olmaz, önce onu kendine isbat eder, sonra da artık o inanışında ısrar ederdi. İşte, bu şekilde, tasavvufu ana kaynaklarından özümsemiş, sonra da herşeye rağmen bu bilgilerinin gereğini hem yerine getirmiş hem de sonuna kadar savunmuştur.

Nitekim, sofilerin bir zamanlar cahillikleri sebebiyle imanı tehlikeye sokucu itikad ve davranışlarını tesbit etmiş, küfür sözlere ve itikattaki küfre varabilecek düşüncelere karşı arkadaşlarını devamlı uyarmıştır. Çevresindeki saçma sapan tepkilere rağmen ısrarla, İslam'ın "olmazsa olmaz" doğrularını savunagelmiştir. Yine, tasavvufta da güzel ahlakı, "olmazsa olmaz" mantığında savunur ve tasavvufu sadece abidlik ve zahidlik mantığından çıkararak; "İlle de ahlak, ille de ahlak!.. Ahlakı güzel olmayan adam, ağzı ile kuş tutsa tarikatta, tasavvufta bir milim ilerlemeyez!" diyerek anlatırdı. Neticede "iyi sofi iyi ahlaklı olandır" mentalitesi bizde öylesine sağlam bir ölçü olarak yer etti ki, bizler de bu ölçüyle çok "balon" dervişi, hayali makamlarından indirmişizdir; ve yine her zaman ahlak ölçüsü, bizim için iyi sofilerin tesbitinde vazgeçilmez bir ölçü olarak yerleşmiştir.

İslam'da güzel ahlak çok önemli bir yer kaplar. Tasavvuf da bu çok önemli ahlakın inceliklerinin, öğrenilip tatbik edildiği, hayata geçirildiği müesseseler mesabesinde işlev görür. Birşey var ki, güzel ahlaklı olmanın gerekliliğini çok kişi bilebilir de, güzel ahlakın sınırlarını belirlemek, hatta neyin güzel ahlak olup, neyin olmadığını tesbit edebilmek hususu, çok iyi bir Kur'an ve Sünnet bilgisinin yanında, ahlaktaki dengeleri kavrayabilecek ve bu konularda içtihat edebilecek bir zeka ve feraset düzeyinin olmasını gerektirir.

Mesela, merhamet güzeldir, ama nereye kadar olmalıdır. Merhamet, hangi sınırdan sonra merhametsizlik olmaya başlar. Dengeyi iyi kurmak lazımdır. Hakeza kibir nedir? Her kibir benzeri davranışa kibir diyebilir miyiz? Burada müslümanda olması gereken vakar ile kibrin davranış itibariyle benzerlikleri, mahiyet itibariyle ayrılıkları ve ayırdedici hassas dengeler... Bu anlamda hiç şüphesiz, tevazunun mantığını belirlemek, faziletini bilmekten daha çok önem arzediyor.

Yine aynı şekilde; cömerlik, çok güzel ve methedilen bir ahlaktır. Hem Kur'an'da hem Peygamber Efendimizin, hem de Ashabının hayatında çok büyük yeri ve önemi olan bir davranıştır. Ama burada da denge çok önemli... "Harama bir kuruş sarf eden şeytanın biraderidir!" ve "israf haramdır." hadis-i şeriflerinden hareketle, bir insan ne kadar ve nasıl cömert olmalıdır, yine denge...

Yine aynı şekilde tevekkülle tembellik arasındaki sınır; iffet, haya ve riya arasındaki sınır; zillet ve tevazu arasındaki sınır; ve bu sınırları iyi tesbit edebilmek, ifrat ve tefritten kaçarak dengeleri yakalayabilmek çok önemli... İslam'ın emrettiği "Sırat-ı Müstakım" olarak ifade edilen orta yolu anlayabilmek, kavrayabilmektir işin özü; işte bütün mesele burada...

Burada hemen şunu hatırlatmakta fayda var; bu işin maneviyatla birebir alakasından söz etmek de mümkün değil... Maneviyatta bir yerlere gelmiş denilen, Halife veya Şeyh bilinen bazı insanlarda da; bu yöndeki bilgisi yeterli değilse, ahlaki bazdaki dengesizlikleri görmemiz maalesef mümkün!.. Örnek verecek olursak; bazı mürşidlerin tevazuda bazen ileri gitmesine, kendi hak ve hukukunu hiç gereği olmayan kişilere farkında olmadan çiğnetmesine şahit olabiliyoruz; ama ortada kötü niyet ve kötü ahlak kesinlikle söz konusu değil ve sadece ahlaki bazdaki dengeleri yerli yerine oturtamamanın hataları, sıkıntıları var... Seyyidimin üzerinde çok fazla titizlikle durduğu çok hassas ve çok önemli bir konu, bu konu... Nitekim, ilim, kültür ve maneviyat; hepsi ayrı ayrı şeylerdir. Ve aynı manevi icazeti almış insanların temelde almış oldukları ilim ve ölçü farklılıkları, onları maneviyatta da farklı kılacaktır.

Mesela, bu konuda Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni Hz. ve bazı Sadatın da belirttikleri üzere; Seyr-i Sulük öncesi İslami İlimlerdeki vukufiyetlerine göre, Seyr-i Sulüklarını tamamlamaları sonrasında ulaşacakları manevi makamları da farklılık arz eder. Yani, ilmi fazla olanın maneviyatı da büyük olur. Evet bu önemli konu, Seyyidimin özellikle kainattaki dengeyle birarada işlediği bir konu... Ama bu konuda fazla konuşabilmek de benim harcım değil...

Anlatırken hata yapmaktan korktuğumu ifade etmeliyim..


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...