Şenel İlhan Beyefendi Ölçü İnsanıdır

Şenel İlhan Beyefendi Ölçü İnsanıdır

Tarih: 2007-11-01

O tam bir İslami ölçü hayranı ve ölçü bozukluğunun da en büyük düşmanıdır. Bu meyanda; " Tasavvufta, Kur'an ve Sünnet en büyük ölçüdür. Sünnet'te en büyük yeri de; güzel ahlak alır." der ve güzel ahlakın bütün şubelerinin ölçülerini koymada daçok ustadır. "Merhamette ölçü,cömertlikte ölçü, Mürşide bağlılıkta teslimiyetin ölçüsü ve sınırları, tevekkülde ölçü, ifrat ve tefrit, itidal, tevbede ölçü... Yine, şeriatsizlik denince ne anlaşılır; ameli manadaki şeriatsizlikle, itikadi manadaki şeriatsizlik nedir? Hangisi itikadi bakımdan tehlikelidir? Hangisinde mutlaka tavizsiz olunmalı gibi konulardaki ölçüler...Vesvese nedir, şüphe nedir?.." bunların kritiğini en güzel şekilde yapar; vesveseli insanların, kendilerini şüpheli insanlar gibi sanmalarından dolayı girdikleri bunalımdan çok kısa sürede onları çıkarır.

O'nun bu yöndeki ihtisası çok meşhurdur ve vesveseyi bugüne kadar bu kadar muhteva zenginliğiyle ve güzel irdeleyen, günümüz insanının yaralarına ciddi bir şekilde merhem olan pek eser yok gibidir, hatta onun gibisi yoktur. Şenel İlhan Beyefendi'nin bu manada yazmış olduğu "Vesveseye İlaç" adlı kitabı, başlıbaşına bir örnek ve istifade kaynağıdır. Bütün bu ilimlere, hem korkunç derecedeki talebi, bu arada merhameti, anlama ve kavrama kabiliyeti, çok yüksek derecedeki zekası sayesinde, hem de yaza boza ulaştığını, insanlardan bu hususta gözlem olarak çok faydalandığını her zaman söylerdi.

Ayrıca "Ben senelerce uğraşarak, düşünerek, yazarak çizerek elde ettiğim o güzelim ilimleri; kuşların yavrusunu gagasıyla beslemesi gibi binbir yoldan toplayarak getiriyorum. Ama sizler bu ilimleri hak edecek şekilde hiçbir icraat yapmıyorsunuz. Benim başımda bu bilgileri bana öğretecek bir büyüğüm olsaydı, ben onun yirmi dört saat hizmetçisi olurdum. Ben hiçbir şeyi kolaylıkla elde etmedim, Rabbim bu hususta beni, hep işlerin en zoruna koştu; ama Elhamdülillah, demek ki öyle icap ediyormuş..."

Daha sonraları; "İlmi ehli olmayana öğretmeyiniz" hadis-i şerifinden hareketle, ilim öğretmek için daha seçici olmaya ve hatta bazı insanlardan bazı ilimleri esirgemeye başladı. Çünkü, basiret sahibi İslam alimlerinin; "İlmi yağmura benzeterek, şayet yağmur, zehirli meyve veren kötü bir ağaca yağarsa, kesinlikle zararını artırdığı gibi, tatlı ve güzel meyve veren bir ağaca yağdığı zaman ise yararı ve güzelliğini artırdığını" ısrarla söylediklerini ifade ederdi.

İnsanlara yardımcı olmak onun en büyük idealiydi ve kendisini buna zorlayan sebep olarak, onlara çok acıdıklarını ve Allah (c.c) nezdinde sorumluluk duyduklarını belirtirlerdi...Ve bu hal de,O'nun zaten mizacında var olan ilim öğrenme duygusunu daha da kamçılar ve gece gündüz, sofilik yapamayan bazı arkadaşların ne gibi engelleri varsa, o engelleri kaldırmaya uğraşırdı. Bu sorun para ise, varsa yardım eder; yoksa çok rahatlatıcı vaadlerde bulunurdu. Böylece birkaç gün de olsa o kişinin huzurlu olmasından keyf duyar, mutlu olurdu...Ve ilk fırsatta da elinden geldiğince ihtiyaçlarını giderirdi. O kişinin sofilik yapamamasının sebebi günahlarına fazla takılması ise, hemen tevbeden, tevbenin hakikatinden, insanların Peygamber olamayacağından vs. bahsederdi. Ve günah işlememenin ancak Peygamberler için mümkün olduğundan hareketle, çok kısa bir sohbet eder ve o kişiyi günahının affolunacağına ikna ederdi.

Ayrıca kendini eski günahlarından dolayı kötü hissetmemesi için nefsin mahiyetinden bahseder; yaratılış itibariyle nefsin, akla gelebilecek her türlü cinsel sapkınlıklar da dahil olmak üzere bütün günahlara rahatça dalabileceğini anlatırdı. Ve o kişilere gerçekten İslamı yaşamak, Allah (c.c) dostluğuna soyunmak gibi ulvi gayelere yönelmelerinde yardımcı olurdu ki, bu tür sohbetlerini dinleyip de şifa ve hayat bulmayan yoktur.

"Bir toplumda en zor olan şey, yerleşik ölçüleri değiştirmektir. Bazı insanlar, bir toplumu değiştirmeyi başarmışlardır ama genellikle bunu hayatlarıyla ödeyerek ...Ve gerçek lider, doğru ölçü vermeyi başarabilen, eski ölçüleri kaldırabilendir." derdi. Mesela İmam-ı Rabbani Hz. İslam'a karıştırılmış bidatları temizlemek isteyince yine müslümanlar tarafından hapse attırılmıştır. Dolayısıyla her zaman, Müslümanın en büyük düşmanı, yine ölçüsü bozuk ve cahil müslümanlar olmuştur ki, "İslama Düşman Müslüman" adlı makalesi de, geçmişte ve günümüzde bu konuda verilen mücadeleleri özetler...

Yaşlı sofilere bir şeyler verebilmenin zorluğu hatta imkansızlığı; "Ağaç yaşken eğilir" sözünü aynen doğrulamaktadır. Bunun üzerine, hizmet alanı Tokat'taki yüksek okul ve üniversite hocalarının, öğrencilerinin üzerine kaydı. Niye sağcı olduğunu, niye solcu olduğunu, niçin inandığını veya niçin inanmadığını bilemeyen çok bozuk aile ortamlarında büyümüş gençlere bakarak; " Bizde çoçuk büyütmek vardır; yetiştirme yok!" diye bu halimizi çok güzel ifade ederdi. İşte böyle insanlar çevresinde çoğalmaya başlamıştı. Gençlerin farkı, doğruyu anlatınca anlayabilme özellikleri ve düzelme istekleriydi...Ama ortam yine onun tabiriyle tam bir manevi engelliler hastanesi oluvermişti. O da kendi mütevazi deyimiyle o hastanede hasta bakıcı, Seyda Hz. de (ksa) bu hastanenin doktoru... Feyz, tasarruf, mübarek mürşidimizden; Şeriat Sünnet ölçülerini vermek, ahlakta akılda denge, ahlak ve iman boyutundaki vesveselere cevap ve ölçü düzetmeler de Seyyidimden... Evet, bizler bu anlamda çok şanslıydık ve yine çok şanslıyız...

Bu arada hiç bir yerde okumadığım bir tesbit daha: Manevi hastalıklar nedenleri itibariyle ikiye ayrılırlar:

1. Yapısal hastalıklar (nefisten),
2. Sosyal psikolojik nedenlere bağlı hastalıklar...

Nefisten kaynaklanan hastalıklar; kibir, riya, cimrilik gibi tasavvuf kitaplarında bildirilen hastalıklardır ki tedavileri mürşid aracılığıyla olur. Sosyal ve psikolojik nedenlere bağlı hastalıklar (mesela; sigara tiryakiliği gibi) ise; kişinin aslında olmayıp, ailesindeki ve çevresindeki yetişme ve yetiştirme şartlarının bozukluğundan edindiği hastalıklardır ki, bunlara da "davranış bozuklukları" denir. İşte insanın nefsiyle mücadele edecek seviyeye gelebilmesi için evvela sosyal ve psikolojik hastalıklarından kurtulması lazımdır. Yoksa nefis hastalıklarıyla mücadele edemez ve bu sosyal ve psikolojik hastalıkların ilacı da mürşitlerden alınmaz...

Davranış ve düşünce bozuklukları içerisinde bocalayan insanın, tasavuf terbiyesini tam olarak benimsemesi ve uygulayabilmesi mümkün değildir. Bu tesbitten hareketle de tasavvufu şöyle isbat eder: "Psikoterapistlere göre insanların; çevresinden, ailelerinden edindikleri davranış bozukluklarından çıkmaları, kendi kendilerine çok zordur ve kesinlikle bir terapiste ihtiyaçları vardır... Peki, insan sonradan olma davranış bozuklarını değiştirmekte bu kadar zorlanırsa; yapısal olan nefis hastalıklarıyla hem de mürşidsiz nasıl baş eder!..."

Yine sohbetin devamında; "İnsan, beden ülkesindeki nefis ve ruh kavgası nedeniyle, çatışmalı bir canlıdır.Çoğu insan bunu, bunalım olarak algılar. Bunalıma girmek aslında bu anlamda, iyi bir şeydir. Bunun hastalık olmadığı bilinirse, nedenleri de bilindiği için o insana yardımcı olunabilir. Çünkü beden ülkesinde nefis-ruh kavgası olan insan akıllı ve kaliteli insandır ve ancak bu insanlar kendini geliştirebilir. Ve ruh-i insani ile nefsi çatışırken, bu mücadelede, ruha ancak mürşidler yardım edebilir. Ama sonradan olma hastalıklar dediğimiz davranış bozuklukları ise ancak bir psikoterapistçe düzeltilebilir."

O gerçekten süper bir psikoterapistti ve bir psikoterapistte olması gereken özellikleri ve asrımız psikoloji biliminin bulunduğu yeri şöyle ifade etmişti bir sohbetlerinde: Bu zamanda olsun geçmiş zaman da olsun; gerçek manada psikanalizci çok az gelmiştir. Psikanaliz yapmak öyle kolay mıdır? İnsanların ta çocukluk yaşlarından itibaren üstesinden gelemedikleri ve "içime atıyorum" diye diye "bilinç altına" attıkları, maddi ve manevi sorunlarını bilinç düzeyine çıkarmak psikanaliz ise; o çok kolay bir şeydir. Bunu çok kişi başarabilir. Ama bilinç düzeyine çıkan sorunlarla baş edebilmek için her dalda son derece bilgili, maharetli olmak ve insanlara karşı son derece şefkat, merhamet hisleri taşımak, onları iyi tanımak icabeder. Mesela maddi sorunları olan insana maddi çözümler getirebilmeli, hatta hastasına gerekirse maddi yardım da yapabilmelidir; hem de karşılıksız...

Cinsel sorunları olan insanları, cinsel yönden doyurucu sohbetlerle, bütün cinsel komplekslerinden kurtarabilmelidir. Dindar olup itikadi sorunları olan insanlara karşı usta bir kelam alimi olup sorunlarını halledebilmeli; dolayısıyla da insanoğlunun ne kadar sorunları varsa, o kadar konuda aydınlatıcı bilgilerle donanmış olmalıdır. Yoksa hastanın içindeki sorunların dışarı dökülmesi neyi halledecektir; biraz sonra tekrar bilinç altına atılmak zorundadır, o sorunlar...

Dolayısıyla psikologların teşhisleri doğru fakat tedavileri genelde yanlıştır. Mesela ilaçla tedavi sadece hastayı belirli bir süre dinlendirme, sorunlarını bir süre erteleme operasyonudur. Hiçbir zaman da tam bir çözüm değildir. Hakeza elektroşok tedavisi, elektrikle tedavi olup bozuk bir radyoyu belki çalışır umuduyla sallamaya, onu yumruklamaya benzer bir metotdur. Bu ise karanlığa yumruk atmaktan başka bir şey değildir. (1990) derlerdi..


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...